kan. İhlâller: Bir Beden, İki Kişi -hayır üç!, 
Tevfik Kanoğlu, 2023,
Kalabalık

Giriş

Halk bir yalnızlar toplamıdır. Yalnızlığın en görünür hâlidir o, o kadar ki, şakacıdır; türlü numaralarla kendisini çoğul, sık ve başarılı gösterir.

Sabah uyanıp işe koyulan, mesaiye başlayan insan bir evin ona ördüğü kabuktan sıyrılmak zorundadır ilk önce. Evde çocuklar, ana, baba, kardeş, büyük küçük bir aile vardır, yoksa bile evcil hayvanlar vardır yahut saksılar, çiçekler, yalnızlığın kalabalığı vardır; anılarla, geçmiş hesaplara dönmekle ve iç tartışmalarla, en çok da aynalarla çoğalan. İşe gidecek kişi ilk önce bu çoğulluğu terk edip yalnızlaşmak zorundadır. Mahallesini, sitesini, apartmanını terk etmek zorundadır yüksek olasılıkla. Bir yerden başka bir yere geçmenin vazgeçme duygusunda da acayip bir yalnızlık vardır. Bilinçli veya bilinçsiz bunu yapan çalışanların, işverenlerin toplamı değil midir halk dediğimiz? Kentlerde kalabalık gözükmemiz odanın, antrenin, yatak odasının, aynanın, evi paylaştığımız kişi ve kişilerin bizim başımıza sardığı ve bizi sorumlu kıldığı çoğulluktan kurtulma mecburiyetini duymamızla da alakalı. Yalnız bununla alakalı olmayabilir ama bununla da alakası çok güçlü.

Halk, işte tüm bu çağrışımların, döngülerin beslendiği bir kendilik ve yalnızlık toplamıdır. Halk bireydir, bireyin biricikliği ve yalnızlığıdır. Kişinin artık kaybedemez olduğu sevinçli bir düşkünlüktür; ne yapar eder halka kaçarız. Kaçacak başka bir yerimiz yoktur. Bazen aylakça bir yürüyüşle, bazen bir park kenarına, kafeteryaya ilişerek, bazen bir mesaiye giderek, bazen kavşaklarındaki, meydanlarındaki saatlere bakıp içimizdeki zamanın yalnızlığını tartarak. Elbette yazarak. Güç versin bize yalnızlığımız. Yalnızız.

Zevkler

Yaşamını yitirenin dramındansa hayatta kalanın çabası ve hayatta kalma suçluluğu bana hep daha ilgi çekici gelmiştir.

Ayağımı dağınık çarşafın iliştiği ince kenara koyuyorum, sağ ayağımın birkaç parmağını. Karşımdakine “Sürekli aynı şeyleri yapıyorum, farklı şeyler yapabilmeye yeteneğim olmadığından değil. Sürekli aynı şeyleri yapıyorum. Yeni bir şeyler yapabilmeye cesaretim olmadığından değil. Sürekli aynı şeyleri yapmam, sürekli aynı şeyleri yapmakla yargılanmanın verdiği suçluluğu aşamamamdan” diyorum. Bir karşılık veriyor karşımdaki ama ne karşılık verdiğini ve onun kim olduğunu tam hatırlamıyorum. Yatağın üzerinde uzanıyor, perdelerin epeyce çekili olduğu bir cama doğru konuşuyor. Yaz. Sıcaktan yarı çıplak dolanıyoruz.

Önce Özkan Uğur sonra Erkin Koray gitti. Gidişlerine üzüldüm. Yalnızca onlar değil giden. Yazları hep böyle kötü haberler gelir, neden? Neden bilmem, Erkin Koray’ın vefat haberini almadan birkaç gün evvel onun Çok Derinlerde’sine sarmıştım. Özkan Uğur, aklımda en çok Beter Ali olarak kaldı ki yazarlık işiyle ilgisi büyüktür bu karakterin. Yazmanın bir bakıma kalpazanlığa da çıkıyor oluşunun verdiği o etik, nasıl aşılacağının bilinmediği suçluluk duygusuna dair bir karakter olarak aklımda kalmıştır hep kendisi. Şimdi bu cümleleri kurarken bile neyi ne kadar diyecek olmanın kimi ne kadar rencide etmek anlamına geleceğini düşünüp duruyor fakat işin sonunda kendime dönüyorum.

Fakat bireysel bir yazı olmayacak bu.

Yalnızlığın, birliğin, yalnızca kendinle bir arada olmanın zevkleri vardır. “Bunu şimdiye nasıl düşünemedim” dedim. Öte yandan, neden böyle şeyler düşünüyorum? Neden aynalar kırış kırış, eskiyen bir şeyler var. Eskisi gibi değil.

Dışardan gelen müthiş bir terör var. İletişimden, çalışmaktan, yaşamaya mecbur olmaktan doğan. Toplum seni öyle bir kıstırıyor ki hayvanlığını hatırlıyorsun anbean, ben var olmaya mecburum diyorsun. Atalarım da böyleydi, onların ataları da; kuşaklar ötesine taşınan bu istek gerilimi. Demek ki sadece toplumsal bir terör değil bu, varoluşsal bir mecburiyet aynı zamanda.

Ama işte kartondan da olsa bazen aylaklığının tutması lüksüne sahipsindir. Ama bir hafta ama bir mevsim.

Bir kapatırsın kendini. Çok da dibe çekilmene izin vermeden. Belli bir sınırı koruyarak. Sadece ekmek, süt ve sigara için dışarıya çıkmaklığın ya da telefonundan, dışarıyı içeriye çağırmaklığın vardır, sigara kullanmamaklığın. Dolabın da doludur. Ömrünün bir aralığı bu garip varoluşsal absürtlüğü kendi yalnızlığında sınamana imkân veren bir aylaklık mevsimi yaratır sana, sanki senin budalalığından olmamıştır da bu durum, her şey tatlı bir tesadüftür. Havluyu perdenin kıyısına bırakırsın, pek az insanla konuşursun. Külleri halıya filan çırparsın. Ama sınır burasıdır, ötesi tehlikeli çünkü.

Yaz güneşi kalın perdeleri delmeye, alnına doğru, sana doğru geçmeye, sana nüfuz etmeye kalkışır. Perdeleri de kapatırsın.

Sınava taksiyle gitmeme rağmen dönüş yolunda sırtımın pişeceğini bilmeme, yolun ortalarına varmadan tişörtümden donuma kadar sırılsıklam olacağımı tahmin etmeme rağmen yürüyeceğim tuttu. Yolların kenarına itilmiş daracık ve incecik kaldırımlarda, kim bilir içinde hangi işin yürütüldüğü, o an için kapalı veya tamamen hurdaya çıkmış gibi duran, bazısının camı kırık gecekonduların arasından, ötesinden ilerleye ilerleye Kıbrıs Caddesi’ne kadar yürüdüm. Havada insan teri kokusu vardı.

Bozuk yokuşlar, dik yokuşlar.

Bir otobüs inişi. Ayak boşa düşüyor. Alnım geriye atıyor kendini. Tak diye mekanik bir ses, bir geçiş efekti sanki. Mekanik, böyle hortumlu, eskil, ağır sanayi ürünü bir ses. Dönüp duran çamaşır makinesini seyrediyorum, ağzımda kahvaltı, epey eskiler, şimdiden çok uzak. Ağzım hayretle açık. Seyrediyorum ve seyrediyorum. Dönüyor.

Otobüsten inerken parmak uçlarım ilerde, ayağım dikine denebilecek derecedeydi. Anatomik bir problemim yok ama yürümeye dair sanki bir inadım vardı, varmış, böyle hatırlıyorum. Sibernetik robotlar gibi, yerle temasımda bir varlık problemi yaşıyormuşum gibi, yeri yanlış algılıyormuşum gibi. Geliştirilmem gerekiyormuş gibi.

Şehrin dönüşümü, nerede ne vardı, ne değişti, aa sahi, ben yirmi güne yakındır buralardan geçmiyorum. Ya da geçtim mi, eğer geçtiysem neden bura kendini böyle bozup yeniden kurmuş gibi yabancı? Şehir aynı, bende bir farklılık var ama bir değişim değil bu.

Hayatı nerede bıraktığımı hatırlıyorum.

Terzi dükkânları, kapıları açık, eski mobilyacılar. Gölgeli, döşeme taşları olmayan, dağınık zeminli bahçesinde bir dayı uyukluyor. Suratı yabani bir köpek gibi buruşmuş. Nakliye araçları trafiği tıkıyor. Aa şu İmam Hatip Lisesi’nin oradaki çalışma bitmiş. Yol nasıl hâlâ tozla ve çakıl taşlarıyla dolu. Oradan dalsam eve daha kolay yürürüm ama yapmıyorum. Uzak çünkü, yirmi günden de uzak. Uzak ve yabancı. Yirmi gün önceki gibi tanıdık değil. Alışmam lazım.

Göbek bağım henüz kesilmiş gibi bir his. Çocukluk. Sadece arabalardan, yalnızca onlardan oluşan bir oyuncak kutusu. Neden sadece arabalar?

Üzerime günlerin oyduğu, kirli mermerden tıraş talaş kokusu gibi etrafa yayılıyor. Rüzgâr da olmamasına rağmen. Çekirdekte bekleyen, diğeri gibi üç beş yıllık değil, onlarca yıllık bir ömrü olan, neredeyse yirmi küsurluk bir ömrün heykeli bu çekirdek. İşte onunlayım ama donuk bir canlı o. İçerdekk. Yazamıyorum, şu an ters bir pozisyondayım, doğrusunu siz yazın. İçerdeki. Cenin gibi. Nokta gibi. Budak gibi.

Yalnızlığın zevkleri vardır. Kimse ne karıştırdığınızı bilmez. Kimseye de anlatmazsınız. Yaya kalmış bir türsünüzdür, onca imkâna rağmen, cepte paranız olmasına rağmen araçları tercih etmezsiniz. Oysaki bir başkasının canına minnet, şu sıcakta yapış yapış, uzun bir yolu arşınlamak mı? İstemem, çıldırmadım.

Yalnızlığın zevkleri vardır. Garip bir belirsizlik verir. Hayata bıraktığınız yerden geri dönüp dönemeyeceğinizi kestiremezsiniz. Ancak iradenize güvenirsiniz, işlerin yolundan çıkmadığını, sadece bir inatla yolundan çıkmış gibi bir role büründüğünü hissedersiniz.

Ayağımı yani ayağımdaki birkaç parmağı yatağın kenarına koyuyorum. Garip bir açı bu, diğer insanlar ayaklarını kenara köşeye böyle koymuyorlar. Ve diyorum karşımdakine: Zihnimde kaç kişi var? Bunların kaçından kurtulmam gerekir değişebilmek için? Biri yeterli mi? Bir de doğru kişiyi bulmak gerek; masum olanı yok etmek istemem. Neredeyse ağzına kadar kapalı, perdelerle kapalı bir cama gözlerini bir süt bardağına daldırır gibi dokundurarak bana karşılık veriyor ama ne dediğini hatırlamıyorum.

Can Başkent’in şimdi başlığını hatırlamıyorum, bir yazısını işime geldiği şekliyle okuyorum. Bazı paragraflar atlanıyor. Heh burası, daha benlik. Bir dergi koleksiyoneri olmak isterdim. Öyle rahata erişmiş bir internet koleksiyoneri de değil. Nesne neredeyse, onu olduğu çukurdan eliyle çıkaran birisi. Çok giriştim buna. Hatta işin içinden çıkamadım, bir ara yerde bulduğum boş ve ezik büzük sigara paketlerini de biriktirmeye başladım. Sadece sigara paketleri de değil; kozalaklar, yemişler, kara büyülü gibi duran, garip renklerde objeler, denizin sığ ucundan çıkardığım taş nesneler tek tük. Odama taşıdım bunları. Tek tük. Sonra attım, attılar.

Kitapları, içinde beğendiğim yazıları olduğu, çeşitli insanlar tarafından meydana getirildiği ve en önemlisi içinde çeşitli fikirler barındırdığı için değil, kapaklarını, mizanpajlarını, kapak tasarımlarını beğendiğim hatta ne tasarımı, sayfa inceliğini beğendiğim için bile biriktirmek istedim. …’in çevirdiği klasikler, bu konuda en çok ilgimi çekenlerdi. …’in çevirdiği klasiklerde sayfa o kadar inceydi ki, bir paragrafı okurken, bir palimpsest1 varmış gibi hissediyordum elimde, öyle ki metnin arkası görünüyordu, arka sayfa. Sırf bunun için …’i sevdim, sonra sevgimden vazgeçtim. Çeşitli mantıklı sebepler buldum buna, ideolojimi değiştirdim. Ayrıca, sırf çok sevdiğim Bacon (ressam olan) hakkında bir eseri var diye, hiç sevmediğim, tövbe billah okumayacağım Deleuze’ü okuyabilirdim.

Şov

Bir uğultudan çözünüyor. Ses. Müzik sesi. Şu sıralar The Weeknd dinliyorum. Is There Someone Else, Sacrifice, After Hours, Don’t Break My Heart, Less Than Zero, Moth to a Flame, Gasoline. Ama en çok Is There Someone Else. Biraz da Cengiz Kurtoğlu. Küllenen Aşk. Zamanımızın Jackson’ı diyorlar onun için. The Weeknd için. Ne açıdan bu bilmiyorum. Tarz mı, konser turlarındaki aşırı özen mi, dev bir kadroyla büyük işler çıkarıp kalitesini koruma becerisi mi yoksa bir Afro oluşu mu, hepsi mi, bunlardan birkaçı mı? Jackson demişken. Biraz bakınıyorum. Vanity Fair’de bir yazı. Hayatına bakıyorum onun, biraz da ölümüne. Şüpheler, iddialar gırla. Hangisi doğru? Medya doğruyu söylemek için mi var yoksa bir mesajı beyne monte etmek için mi?

Endüstri diyorum, büyük olsun küçük olsun, sözleşmelerle ve paranın sıcak döngüsüyle işliyor. Bir gün kralsın, bir gün ise yüzünün kızarıklığından dışarı çıkmanı istemiyorlar. Propofol, alprazolam, anksiyolitik, benzodiazepin, uyarıcı ve cismini bilmediğim başka bir sürü şey. Kimyevi ilaç isminden geçilmiyor ortalık, gözüm kanayacak neredeyse. Şov nedir biliyorum, sahne nedir bilmesem de. Bir sahnenin inşası için insan varlığını, onun doğal gücünü tüketme gereği nedir, buna duyulan hastalıklı mecburiyet nedir, bunu biliyorum.

Sakin Bir Final

Uzayı insan zihninde aramalı. Rüyalar, solucan delikleri…

Yoksa hiçbir şey bilmediğimden mi böyle bebek gibi, ortalık yerde, doğanın tüm acımasızlığına mezeymiş gibi, yemmiş gibi, katatonik2 kalıyorum. Kaslarım donacak neredeyse. Onun öldüğüne kendimi bir türlü ikna edemedim. Yolumu yavaşlattı. Burnuma doğru keskin bir barut kokusuyla seken mermilere, mütecaviz ateşlere ve Almanların yakıcı sövgülerine, tehditlere rağmen onu sırtımda taşıdım. Sonu bu olacakmış demek ki sadakatte bir sınır tanımayışımın. Teğmen mutfağa, kapıya, yakıt tankına bile sıçanların dadandığını, bu gidişle diri diri kemirileceğimizi, hayatta kalsak bile geride bıraktığımız ailelerimizin üzerimizdeki bu insan dışı sıçan heyulasıyla bizi kabul etmeyeceğini, insana yaraşır bir iş yapmak adına, cesetleri yakmamız gerektiğini dikte edip duruyor. Tankın yanında tedbir ne, savaş ne, nasıl erkek olunur bilmeyen acemi erlerin ateş yakması da cabası. Çürüyorlar köşede, Tanrım sen affet, sonra sıçanlar geliyor işte.

Savaş, insan dışı. Ama mecburuz. Canımız ve halkımız için. Sanki yalnızca gölgem var, sanki tek bir oda var, sanki onca ölüm görmedi gözlerim, uyum sağlamadı bu insan feryadının sıradanlaştığı çılgınlığa. Isidore’un soğumuş, birkaç saatlik cesedini bir tür krematoryum olarak kullandığımız yarı göçük, bir insan kadavrası gibi çökkün, eskiden revir olan odaya taşıyorum. Tüm yalnızlığımı almıştı, korkumu; onunla omuz omuza savaşmanın bir tadı vardı. Bir ideal yoktu ama onun yanımda olması sahte de olsa bir ideale inanmamı sağlıyordu. Savaşa davet eden renkli propaganda afişlerindeki gibi değil burası. Yemekhanenin çürük çarık tavanına da bir Fransız bayrağı germişler.

Niçin savaştığımı bilmediğim gibi, şimdi niçin onu yakmam gerektiğini de tam olarak bilmiyorum. Montevideo güzel yermiş, oradan geldiğini söylemişti Isidore. Bu sığınaktan kurtulmamız lazım, sırtımızı ezen, belimizi büken, bizi bir tür savaşma korkusuna hapseden bu sığınaktan. Birkaç parça bir şey yiyorum, bir tas da sulu bir bulamaç içiyorum çorba niyetine. Uyumak istiyorum. Birazcık şarap, savaşma direnci vermesi için mebzul miktarda uyarıcı ya da hiç değilse Allah’ım birazcık tütün.

Şüphe ediyorum. Isidore’un bileklerinde derin kara tüneller vardı resmen. “Kemirgen yaraları” dediler.

Şiir herhalde böyle bir şey diyorum. Umudun, ömrün, sadakatin kemirildiği bir yerde bir çoban ateşi yakma isteği. Ama kaskatı ve capcahil kalakalmak. Hiçbir şey bilmemişim, bildiğimi sanmışım. Aklıma Trakl’nın şiirleri geliyor, nasıl yazıldıklarını artık az çok anlıyorum.

Sık olur böyle kâbuslar. Bir tane daha gördüydüm aynından. Ama kâbuslarımda bir Türk olmayı öğrenmeliyim artık, ben bir Fransız değilim. Hiçbir şey anlamıyorum. Göğüslerim ve karnım bedenime ait değil de sanki yapay, kauçuktan birer eklenti, sarkıyorum. Kadınlığımdan rahatsız oluyorum.

Onun yani Soner’in ne dediğini hatırlıyorum, güçlü bir erkek olarak sürebilmenin, sürüp gidebilmenin gizli gururunu. Senin sevincinle sevinebilen bir insanın yakınlığını hissedebilmenin ne kadar erdemli bir iş olduğunu. Sadece arabalardan oluşan bir oyuncak kutusunun neden var olduğunu peki. Çok, çok iyi hatırlıyorum. Çağrılmayan Yakup’u3 neredeyse yaşadığımı çokça anımsıyorum. Şey işte, Yakup diyorum, affedin, Fatih Fatih. Çağrıldığı hâlde gitmeyen. Fatma. Fabien, Fern. Onun sadece birkaç günlüğüne, birkaç mevsimliğine değil, kendini bildiğinden beri böyle olduğunu, herkesin bir mit gibi kendine imrendiği eli açıklığından ve sevdiklerini esirgeyişinden artık eser kalmadığını. Değiştiğini. Artık bunun garip bir hazza dönüştüğünü ve büyük bir suçluluğa. Toplumun anlayışsızlık teröründe nasıl ezildiğimi, ezildiğini, senin evet, senin de nasıl ezildiğini çok iyi hatırlıyorum. Neden uzun köşe yazıları? Neden üzerinde yürüdüğümü de onların, parmak uçlarımın, hatırlıyorum. Küçükken. Neden yirmi gündür böyle kaldığımı, ne yirmisi… Karşımdakinin gözünde kımıldayan zekâda hatırlıyorum bunları. Kim olduğumu, ne yapmak istediğimi, nasıl başaramadığımı ve Kanoğlu’nun ben olmadığını, artık hatırlıyorum. Nasıl başardığımı.

1. Eskiden kâğıt üretimi tuzlu olduğundan, elyazmalarında tasarruf için, yeni metinler eski metnin mürekkebinin suyla yıkanarak veya üzeri kazılarak gizlendiği yeni bir yüzeye yazılırdı. Bu işlemin gerçekleştirildiği belgelere palimpsest deniyor. Palimpsestlerde, güç de olsa, birden fazla metin bir arada okunabiliyor.

2. Hareketsizlik, temel becerilerde zayıflık veya tümden çöküş, konuşmama gibi bulgularla kendini belli eden bir psikiyatrik olgu. Katatoninin eşlik ettiği vakalarda, hastanın en belirgin özelliği temel becerilerin neredeyse tümüyle yokluğudur. Hastanın elini kaldırırsınız, kaldırdığınız şekliyle kalır; onu hareket ettirip hiç değilse eski şekline koymaya bir istek duymaz fakat bilinci açıktır.

3. Edip Cansever’in aynı isimli bir kitabında bulunan şiiri. Kitabın 1966 yılındaki ilk baskısı, De Yayınevi’ne aittir.

deneme, edebiyat, kent, savaş, Tevfik Kanoğlu, yalnızlık