Bir Dizi Olay #6
Yolağzı, dostbildi, kelimesırnaşık. Bu tür sözcük bireşimlerini acaba tam oturdu mu, oldu mu duygusuyla tatminsiz tatminsiz yazıya geçiriyordu. Şiir dediyse de yazmayı beceremez. Bayrıl mısraları gibi haddinden fazla barok, gülünce kaçıyor bir noktadan sonra. Sesin o ağır ağır takip edilişi, bugünde mayası tutmayacak o aşırı inat. V.B. demek. İsimdeki bu broş da, nasıldı, beceriyordu usanmadan büyülemeyi, zamanın huylarını aşan bir ciddiyeti kuşanmayı. Sahi, W.B. Yeats. W. Faulkner. T.S. Eliot. E.A. Poe. W.S. Burroughs. Tevfik F. Kanoğlu. S.B. Beckett. Hünerli zihinlere sahip oldukları, bu arkasındaki derin mimari seçilen isimlerin hinterlandına bakıldığında, şeffaf bir gözlükle anlaşılıyordu. Meslektaşları arasında gizli bir anlaşmaydı, umursanmaz gibi olunup gizli bir çabayla bir magnum opusa çevrilmek; ismi de esere ve bir kurgu gibi yaşanan hayata puzzle etmek gerekirdi. Fakat Arturo Efendi henüz göbek ismini teşrih masasına yatıracak kadar kendine güveniyor değil, daha vardı. Önce okuru ikna edecek kadar bir tiraj yakalanmalıydı, oysaki basılı tek bir eseri bile yoktu. Böyle dedikçe suratı, geceden beri antidepresan çekilmesiyle omuriliğini zihninin zorluklarına hapseden bir “Otuz Beş Yaş” şiiri rengini alıyordu.
Çok çok yazar, pek az konuşur. Yazdıkları, tüm acayip uydularıyla çileci bir Sovyet. Yazdıkları yine tüm uydularıyla sekter bir nasyonalizm. Yumuşak perdeden girmeyi bir türlü öğrenemiyor. Özel dinliyor, dizeler okunmaktan çok işitilmeli, araya çalı çırpı veya robot süpürge sesleri, dijital sayfanın tekerleği kaçmamalı. Okuması kolaydır diye kısa klasikleri hıfzediyor. Taş Mektep’ten, Mülkiye’den geçiyor nisan günü. Yerlere bakıyor, karıncalar karoları delik deşik etmiş. Üzeri paspal, kalabalıklara yakınmaktan. Bir Goghdisco, kulaklarını çınlatıyor ki kulakları her şeyi işitir, zulüm; sevgi, anlamak gibi şeyler dışında. Fakat iyi bir sabaha uyanıyor hiç paylaşılmamış eserlerin yazarı.
Nisan güneşi, çimen rengi şimşekleriyle dans ediyor retinada. Sabah dediysek de öğleyi geçkin. Zira Arturo Beyefendi gece odasının kilidini şimdi şehla gözleri sürmelenmiş Misi’sinin gürültücü oyunculuğundan bile sakınacak şekilde üst üste üç-dört defa kilitleyip fotoğrafçılık çalışmıştı. Biraz fazla çalışmış olmalı ki ağzında külrengi kelebekler uçuşan tabladan, kirpiklerinde saman aleviyle tutuşan çapaklara kadar bir çok nesneyi bir Talbot fotoğrafı gibi üzeri noisy bir tülle örtülüymüşçesine algılıyordu. Yemeği biraz geciktirecekti, yazmak ve çalışmak kuru kuruya gitmiyordu. Naif alışkanlıklarla, çok çok aşırıya kaçmadan geceleri, civardaki bütün başka pencereleri kuytu bir sessizlik dönerken onunkini uzayan bir uykusuzluğun vınlamasına katlanabilmek için bol bol sigara ziftlenir, tütünün bittiği yerde de bir eski saat yelkovanı gibi zamanı yumuşak karnından sokmuş izmaritleri çakmaklardı. Ağzındaki bu dilenci ve ekşi pide yorgunluğu bundandı.
Bilgisayarındaki yığınla dosyaya bakıyor. Kolajlar çeşitli dizilere ayrılmış. Dikkati hemen başka bir yerde. Hop. Yayımlandığı online’ı, matbusu çeşitli dergilere bakıyor. “Her yazdığın yayımlanmayınca, o süre boyunca hiç yazmamışsın sanıyorlar ya, o çok kötü” diyor, kaşları ter atıyor. On yıllık gözlük çerçevesine ekranın ışığı mermi gibi saplanıyor. Her estetik aracın bu olanca ağırlığı, her zerreyi yakalamak istiyor. Neşeli olsun veya değil, zaman her şekilde kaçıyor.
Telefondan, PC’den yazmazmış taklidi yapıyor. Metinlerinde ekâbir, oysa her şeyleri eleştirdikten sonra o eleştirdiği şeylere sırf birtakım hususlar ve duyarlıklardan geri kalmamak için kendini yakınsıyor. Yakınsıyor ki yalnız kalmasın, dışlanmasın. Saatlerini aradan on yıl kadar geçmesine rağmen yazdıklarından, yayınlatamadığı kargacık burgacık word dosyasının içine yığılan diyagramatik kelime istilalarından oluşan bilinç şablonlarını saymaya ayırıyor. Bin sayfayı geçiyor.
Yayımlanmamak ona daha cazip geliyor. Çağı böyle alaya alıyor, ancak buna gücü yetiyor. Hem diyor, şimdi bir de yayıncıyla arkadaş olmaya ne gerek var. Şiirin nasıl olması gerektiğine dair üç forma, barok terkiplerle dolu bir eleştiri metni örüyor ki bu metin bir bakıma edebiyat, dahası gazetecilik: edebi gazetecilik. Hani çok da bilmiyor, yanında sözlük taşıyor bir bakıma, bir sekme kadar uzağında. Kafası bulandığında bir geceliğine arkadaşına taşınıyor. “Hadi lan oradan, on sene olmuşmuş, taş çatlasa altı yıl” deniyor kendisine, kendisi yayımlanmama konusunda kaç yıl tahsil yaptığını yanındakine prekambriyen kadar eskil fakat alışılmadık bir sözle söyleyince.
O da bir düşünüyor, taş çatlasa yedi sekiz eder, evet diyor. İkna olmuyor, katılmıyor ama tahammül ediyor. Misafirliği tatlı geçiyor, kediler ve portakallar arasında vızıldayan, tatlı bir soğutucu sesiyle kulağa yerleşen eski Japon filmleri. Üstelik kendi evi gibi değil bura. Eşyalar, mobilyalar. Hepsinin uçları eliptik, köşeli değil. Tanımadığı bitkiler var.
Henüz yayımlanmamış metinlerin yazarı, ben diyor “Ben çalışmayı ve üretimi kendime aşk ettim.” Kronofotografi gibi öylesi ara bir teknik formu bulanların hışmını andırır şekilde, ipe sapa gelmez bir şeyleri keşfetmiş olmanın yapay onuruyla “Bundandır bir sevgilimin olmayışı (!)” Bu adam ne yiyor, ne içiyor, geliri nedir, neden aşırı muhafazakârlar gibi kasıtlı olarak bazı haftalar hiç telefon kullanmıyor?
Bütün fırsatları kaçırmalıyım. Kaçırılacak bir fırsat, bir bakıma, mahzun başka bir fırsat doğurur. Yetişilemeyecek, arzu taşkın verircesine istense de tanışılmayacak kişiler olmalı ki aşk geciksin. Böyle düşünüyor. Zevk gibi şeyler üzerine saplantılı, manik fikirler geliştiriyor ki onları da yaşamak için değil yazmak için geliştiriyor. Ki yazıyor yazmasına da, biz ne anladık bu işten, yazdığını başkaları okuyup takdir etmedikçe. Gizlenmenin, görünür olmamanın onu bazı tehlikelerden koruduğuna inanıyor. Sayılı şair yazar arkadaşına da gizlenmelerini tavsiye ediyor. Ateşten gömlek giymekten kurtulursunuz. Yazarları, hele ki pek de sevmediği şairlik taslayanları popüler sanıyor. Şiir dergilerinin üç, edebiyat dergilerinin dört, sanat dergilerinin bir veya birkaç abonman tarafından idare edildiğini biliyor bilmesine ama Melville’in, Dickens’ın, en kötü Blanchot’nun çağında tatlı bir basiretsizlik yaşıyormuş gibi farazi düşlere kapılıyor.
Kâğıt denen forma alışmak istememesi de bundan. Hani, satın alınsa bastıracağım, emekli öğretmen gibi, ertelenmiş bir gençlik intiharı boyunca saklanmış müzmin sayıklamaların bir heves kâğıda döşenip eşe dosta yetecek kadar pay edilmesinden benim kârım ne! On okunacaksam sade kendime yazarım. Yani, eğer sade kendimle sınırlı tutmayacaksam kendimi, o zaman ben de fiziksel olmayan bir şeye dönüştürürüm kendimi. Kopya edilebilir hiperlinklerin soyut network’ünde efervesan bir tablet, bir macun gibi thread’lerde eriyen sanal bir content. Paranın, aşkın olmadığı bir dünyada yalnızca yazmak ve yayımlatmamak neşesi.
Şiir sandıklarıyla, çağın âdetleriyle alay edenler aklına gelir sonra beyefendinin. Biriktirmek işini huy edinenlerin yolunu tutmak, felanca zamanda keşfedilmek ihtirası duyanların falan yolunda olmak için değildi bu düşünceleri. Yok canım n’alaka. O zaten görünür olmamanın yasaklandığı bir dünyada şöhretin olmadığına inanıyordu.
Fakat Nerval-Tanpınar kırması bir içerdekalmışlıkla şöyle tüm eserlerini listeleyip şehir ve kimlik değiştirme, yeni, bambaşka, para eden yahut para talep ettiğinde utanmasının gerekmediği bir mesleği tercih etme fantezilerine de kapılmıyor değildi: Gerçi göçmenliğe ruhi tecrübesi alışkındı, hiç, milim kıpırdamasa; Doğu Akdeniz’i tüm sebze bahçelerinden, tombul meyvelerinden solumuş kadar olurdu, düşüncesi tembelce de olsa dört beş sıcak köşeden derlenip güzel bir memleket imar edebilecek kadar seyahate açıktı. Arturo Bey’in birkaç kuşak öncesine uzanan ataları, Abdülmecid zamanında İstanbul’a yerleşmiş İtalyanlardandı.
Akdeniz. Antalya. Veya bir İstanbul adasında varsa bir tanıdığa birkaç mevsim sığınmak. Şöyle, bu çağda pek de karşılığı olmadığı farz edilen mesleklerin ikametgâhlarına; mesela nakliye dükkânlarına, spotçulara, bilet gişelerine, kunduracılara, işportacılara, kitap tezgâhlarına, elma şekercilere bakan ufak çaplı, teri alnında kurumayacak kadar acemi bir mülk edinmek. Pastanelerden saçılan kokuların ökse macunu gibi değip denizin kirini kandırdığı sakin bir kıyıyı seyretmek. Bu tür heveslere kapılıyordu, denize dair yeni bir iş edinmek. Parayla çok da derdi yoktu gerçi, bir ürünün bir telif değeri olması meselesini bir türlü, nedense içselleştirememişti.
İkinci Savaş Sonrası buhranı diyordu bu kaybolma, boğuntu ve perişanlık hislerinin o dönem edebiyatında fazla yer işgal edişine. Bazen bir mısra yazacak oluyordu. Kadife bir şemsiye gibi eğreti, iki bin sonrası doğmuş bir gencin gözüne bu nasıl yaklaşsındı: Kalın hamurlu bir ekmeğin içine basılmış, çelik külçesi kadar peynirin kitap ciltleri gibi kağşayışı. O ağır küf ve toz kokusu. Eski, tahta mobilyalar, sandalye arkalıklarının gıcırtısı, tombul bir bedenin oturduğu yerde ekşi ekşi ter atışı.
Bayrıl şiirlerini anımsatıyordu ona bu durum. Fazla trajikleştirilince gülünce çıkıyordu, insanın halıya yuvarlanası geliyordu. Ama buradaki şairane inadı da Beyefendi D’Franca’nın hıçkırığa karışan utangaç bir sevgi hecesiyle okşamak istemediğini söylesek yalan söylemiş oluruz. Üstelik bugünün hâletiruhiyesine; bırakın Botter Apartmanı’nın kapı aralığındaki çiçek işlemeleri, belki de büyük büyük diplomat, bürokrat dedelerinin makamına uğrayan, gençliklerinin bütün ilgileri toplayan sıcakkanlı yılları geri çekildiğinde yoksulluğa kanaat etmek zorunda bırakılan yetenekli saray mimarlarının; heykeltıraşların ördüğü ve bin dokuz yüzlü yılların İstanbul’unda ancak ufak nüanslarda itidal bir ideolojinin bayraksı sıcaklığı ve zevklerini yakalayan estet gözlerin fark edebileceği, unutulmuş; müzelik değer bile görmeyen her türden kent zanaati kadar bile değil, daha da ötesi; Erdebil Tekkesi hatta İskit rölyefleri kadar uzak düşüyordu böyle yazmak, tınmak veya düşlemek. Hakaret etmek için değil elbette, yalnızca poetik bir mülahaza beyanındadır. Şairlere de hevesli olunmaması gerektiğini düşünüyordu, sayılı arkadaşını da zaten serserilerden seçiyordu. Serseri dediğimiz ruh terbiyesi bakımından çok yontulmamış, özgür bırakılmış kişilik anlamında yoksa eşkıya, suçlu gibi değil. Şairlik vesikaları parlıyordu gözünde. Garip bir alay geçidi şeklinde gözünün önünden kayıyordu, her bir şair kendi hünerini sergiliyordu. Kimi estet bir giyimle, kimisi takla attırdığı kelime terkipleriyle öne çıkıyordu. Kimiyse az laf çok iş anlamı çıkartmamız istenilen beylik suskunluklar içinde kendini takdim ediyordu. Necatigil’in bile gençliğinde, aklında müsamereleri çağrıştıran betik toplantılarına filan katıldığını okumuştu geçen doğru yanlış bir biyografiden. Ya da yazmamasıyla, ilhamını bulamamasıyla, zaten yayımlatamadığı barok şiirlerini bastıramamak türünden boş bir telaşı terk etmekle: Şiiri bırakmakla övünmeye kalkışan şairleri anımsıyordu. Yorgun ve eskil TSM toplantıları. Musiki denen disiplinin o, sadece yaşa hürmeten seviliyormuş gibi yapılan ihtiyar doğası. Şiir toplantıları bugün de yapılıyor. Pasta yeniyor mu buralarda, kanepeler, kuruyemişler. Kuru kahve tonlarında serpilen o tuzlu gulyabani.
Yeniliğe dair yazdığı bir eleştirisinden başını kaldırdı; yalnızca henüz yazmadıklarını şu ana kadar yazdıklarına rakip olarak gören Arturo D’Franca, “yeni” diye diye oturduğu yerde ağırlık almanın ızdırabıyla ağlayacak oldu, kaşları ter, teni tuz attı. Saman kâğıdını baby boomer buldu, hatta ona iki boyutlu dijital sayfalar bile öyle gözüküyordu. Hatta NFT sohbetlerinde gözlediği, o “Bir şeyleri kaçırmayalım, yetişelim!” motivasyonunun bile eskidiğine hükmetti iki dakikada.
Yazdıkları gerçekten çok çok fazlaydı. Bir gün laptopuna bir şey olur da her birikim uçar diye tırsmak bir yana dursun öte yandan da “Ben bu çağın keşişiyim” demekle kendini avutuyor ve her şeyden vazgeçme edaları takınıyordu. Yalnız, keşiş olmak için sıkı bir dopamin diyetine ihtiyacı vardı, artık o nasıl bir şeyse.
Çok çok fazla, haddinden fazla. Derinlere dalınıp, üzeri defalarca tırmalanmış oyuntuları zihnen iyice yontacak olduğunda karşısına bir bitkinin duruşunu saatlerce tarifleyen, paranın doğası üzerine üç dört forma giyinen sözcükler çıkıyordu. Toplumca beğenilmek toplarına filan hiç girmiyordu. Siz toplumu hicvederseniz muktedirlerin dümen suyunu takip ede ede sevinçleri kirli bir asfalta düşen çürük dutlara dönmüş aslında sevi dolu olan bu mazlum insanlar da sizin yüzünüze bakmaz, bu kadar basitti. Kim okuyacaktı bunları, bu garip erotomaninin, bu soyut aşk falcılığının, bir karşılığı olması gereken kaotik bilinç diyagramlarının bir müzayede görmesi gerekiyor muydu gerçekten? Dokuz dile değilse bile üç dile filan çevrilse yeterdi. Üç dile çevrilsin; onun oryantalist anlayışınca bir nüshası Kuzey Afrika’ya, Kartaca’ya falan, bir nüshası Romanya taraflarına falan, bir nüshası da yurt genelinde kopya edilmek usulüyle dağıtılsın. Korece de olurdu, bir arkadaşı Korece biliyordu.
Kahvaltı masasına oturdu. Kendine karşı muhkem bir acımasızlıkla eline henüz aldığı çatalı rastgele fırlattı. Gerçi tam da fırlatmadı, fırlatma taklidi yaptı. Tam o an, yazmamayı tercih etti. Fakat düşüncesine ek yaptı: Kitap çıkartma isteği, kişisel alan duygusuna bağlanıyor olmalı, yani... Bir gayrimenkule yatırım yapmak gibi. Ziyaretçisi az, ruhu etsiz olsa da, bir gün değeri niçin artmasın. Peki ya, çok eski, iyi yazılmış bir şiir, neden kendinde taşıdığı duygu esansına bizi hapseder? Günün o anki akışında oysa bebek cırlar yahut ezan okunur veya başka yerde başka uğraşılar başka uğraşılarda bambaşka duygu zarları titrer. O soyutlanmanın, bizi dışardaki her şeyden ayıklayıp kendinde kutsayan o anın sırrı nedir? Onca gülünç şey köşe başında bekler, sokakta akar oncası... Yani nasıl olur da bize ait olmayan fakat o anımızı işgal edebilecek biri yapay biri doğal bu iki duygudan suni olanını seçeriz. Demek ki bazı şeyleri yapmamak isteriz, sevgimiz bile buna engel olamaz.
1. İşlemenin sağ yakasında bugün glitch diyebileceğimiz fakat kendi zamanına göre oldukça grotesk bir izlenim uyandıran kasıtlı bir deformasyon bırakılmıştır: Apartman, gerek Art Nouveau kaynaklarını nitelikli kullanımıyla gerekse Batılı sanat tarihi yazımında glitched effect diye anılan bu meşhur kapı deseni ile yalnızca İstanbul’un değil o dönem Orta Avrupa mimari zevklerinin de en verimli çıktılarından biri olarak görülür. Okurla paylaştığım bu görsel, kaynak linki arşivlenmediği için şimdi erişemediğim, ortadan kalkmış, yerli bir mimari sitesinden alınmıştır ve yapının nihai halini belgelemektedir, ilgili yabancı bir çok olası kaynakta aratmama rağmen önceden eriştiğim belgeye şimdi maalesef erişemedim. Wikipedi’den ulaşılan fotoğrafta ise bu tatlı deformatif etkinin henüz esere uygulanmadığı bir fotoğraf nüshası mevcuttur. Deformasyonun herhangi bir fotomanipülasyon tekniği ile elde edilmediğini, mimarın şakacı güzellik anlayışınca desenin yerleştiği bölgeye doğrudan uygulandığını da ayrıca belirteyim; mimarımız Gaudí tipi acayip, akım belirleyebilen karakterde bir sanatçı. Dediğimin doğruluğu Botter Apartmanı hakkında yapılacak kısa bir araştırma veya binaya gerçekleştirilecek bir ziyaretle doğrulanabilir.
