Rânâ, Ofelya (temiz versiyon), Kreuzberg, Berlin, 2025
Yeraltından Sesler: Triangle
Yasaklı Bir Albüm ve
Bir Dizi Olay #6

17.2 

Vultures çalıyordu, arada bir kasis engel falan olduğunda ikisinin de omzu titriyordu: “Biraz dikkatli sürsene”, “Ne bileyim şarap filan… Şarap ister misin? İyi değil gibisin?” Ben erkenden çıktım, sigara içerek bekledim, bir tane daha sigara içerek bekledim onu. Sonra bir tane daha. Blockbuster1 bir filme gitmeye ikna etmiştim kendisini. Villeneuve’den Dune’un üçüncü ve son bölümü. Villeneuve… Yani sanat sineması ve büyük bütçeli sinemanın güzel bir çocuğu. Zor bela ikna etmiştim, ittirdim biraz, yanaşmamıştı. Ben ondan daha az dayanabildim salona ancak sebebi film değildi, başkaydı. Heyecanıma engel olamıyordum. Onu içimde soğukkanlılıkla tutmasını beceremiyordum; gerçi bir yabancı benim bu hâlime dışarıdan baksa, denk gelse, ne kadar özgüvenli ve kendinden emin bir kişiyle karşılaştığını söyler veya düşünür.

Rânâ ile telefon ve şu Triangle denen lanet albüm biraz kafasını karıştırmıştı ama müzik kesinkes içine işlemişti. Artık korkmadan dışarı çıkacak cüreti ona sağlamıştı. Dışarıda olmalıydı, bir gövde gösterisi. İçeride oldukça kafese tıkılıyordu. Hem herkes insandı, bir bakıma tedbirsizlerdi. Memurlar, komiserler, emniyet amirleri, siyaset adamları cart curt bile, 797 yıldan yargılanan birine kıyasla daha az tedbirler alarak günlerini geçiriyordu. Her tedbirini almıştı. İlk önce aklını sağlama almalıydı.

Eşine, yüzünü bile görme ihtiyacı duymadan, kibarca kapıyı biraz aralayıp seslenmişti. “Aşkım işlerim var, beni uzun bir süre rahatsız etme.” Öteden, mutfak tarafından gelen, terlik seslerine ve doğrama darbelerine karışan belirsiz ve uzun mu uzun heceli, duyulsun diye yüksek perdeden bir “Tamam!”dan başka hiçbir şey işitilmedi ilkin. Sonrası küt terlik sesleri kapı önünde durdu, “Hallettin mi bari işini?” “Hallettim bir tanem hallettim, senlik bir şey yok merak etme.” “İyi bari, aman bir sorun olmasın da” diyerek, olaya çok da ilgili değil gibi evin bir köşesine doğru, sanki kulağı başka bir haberin telaşında fıtır fıtır yürüdü.

Nihayet çoraplarımı da geçirdim. Beyaz, kısa çoraplar. Pencereyi açtım baktım, daha martın girişindeyiz. Ama valla, şöyle insanın içini tuhaf eden türden tatlı bir esinti vurdu hemen omuzlarıma, üşürüm gibi. Nereye gideceğim meçhul, ne olacağım meçhul, havanın ne olacağı meçhul. Üste bir şeyler almak lazım sanki. Bunların bir önemi kesinlikle yok ama takıntı işte. Tam bir gösteri, tam bir şov olmalı. O yüzden önemli yalnızca. Üstüme bir ceket alıp almamak konusunda kararsız kaldım, omuzlarım üşüyebilirdi… Ya da bir çanta… Ama sallamadım. Bu sefer ne makyaj yaptım ne de küpe taktım. Aksesuarlardan oldum olası nefret ettim. Boyalardan. Oyalanma gibi göründüler gözüme kadınlarda. Kıyafetin kendisi zaten bir aksesuardı, tenin/tırnağın kendisi boyaydı; onları muhteşem bir biçimde kullanmak yeterli olmalıydı. Her köşeyi, modelin her yanını detayla doldurmak açgözlülüktü. Çatlak ve kirli, kurnaz dudaklarımı olduğu gibi bıraktım. Aynaya son bir kez baktım, straplez büstiyerim göğsümdeki dikiş izlerini, onların geniş çemberleri dışarı taşan kızarmış yaylarını gizleyemiyordu tam ama olsundu; cüretkârlığın böylesi! İyi ki zamanında şu tıpçı arkadaşımdan dikiş nasıl atılır öğrenmişim, yoksa yapamayacaktım. Zahmetli bir iş çünkü.

18. 

Halka iniyordum. İndim de. İlk işim aslında kargo için söylediğim Sarıkaya’nın Naber’inin son sayısını almak oldu. On ikinci sayı. Bir D&R’a girdim.  Çıktım. Sanki on yıl öncesine ait bir baskıydı. Uykusuz’ların aksine ortadan zımbalanmıştı, gülünç duruyordu bu ama tam da Sarıkayalık, senede bir bile zar zor çıkan bir dergilik absürtlüğe çok yakışıyordu. Akatlar’dan gitmiştim çoktan. Bir saattir yürümüşümdür anasını satayım. Şişli’ye en son ne zaman geldim bilmem, bir arkadaş ziyaretiydi belki. Seneler sonra, kendisi hakkında bana anlattıklarını düşünüyorum da o da benim gibiydi. Aynı olmadığımız konusunda yanıldım, benim gibi belki yüz binlerce insanın var olduğu gerçeğini aklıma bir türlü geçiremedim. Olsa ne yazar. Ev üst katlardaydı. O eski, kirlenmiş sütbeyazı vantilatör, açık pencere… Nasıl da tarhana kokan güneşliği dalgalandırıyordu. O zaman da yalnız hissediyordum kendimi, şimdi de. Yoruldum. “Fatih, biraz da karıncalar ve kolonyalar hakkında konuşalım. Muhabbetin sardı…” Böyle demişti. Karıncalar, öyle ya. Dilim gırtlağımda işte, olan o. Oradakilere de D&R’dakilere de derdimi anlatamadım belki böyle peltek, dilim damağımda konuştuğumdan.

Kimsenin çok da umurunda olmadım orada. Alışkınlardı kurumluluğa. Onlarca senedir böyleymişim gibi davrandılar bana, çok görmüş bir tavırları vardı, gözleri nasıl yalandı… Hiç bilmediğim yerlere doğru yürüdüm. Yaya geçitlerini kullanarak karşı kaldırımlara geçtim. Kalın topuklu, tokaları parlayan simsiyah, tek kayışlı, rugan mary’lerimle. Tak tuk. Tak tuk. Daha tok sesler. Sevgilimin çektiği bir fotoğrafın içinde yaşıyordum sanki. Yani… Bundan sonra öyle olacak gibiydi. Şimdilik ortalık tekin anne. Kıra kaçmak istiyorum, su kenarında yürümek, belki boğulmak. Özür dilerim sevgilim, beni affet. Son son üçgenimsi metal teknenin içinde kıvranıp, kurbanlık bir hayvandan artakalmış gibi köpüklü köpüklü şarap hesabı ve esmer esmer kan kokan kesikler… Göğüslerimi, kaburgalarımı sayacak kadar elledim, bir hastalığı yoklar gibi. Ah! Bir tarafı o sacın içinde, bilincinden bağımsızdı; bir tarafı toprağa yem, Körfez açığında, yağmurun belki hâlen dövdüğü, ismini bile bilmediğim bir yerde… Heyecanlandım. Dudağımda onunla son boğuşmamızdan kalan hırpani bir böğürtlenimsi leke. “Karın aman işitmesin!” Evet, karım asla işitmemeli bunları yaptığımı, burada olduğumu, devlet de öyle. Besbelli müzik bu. Şeytani bir müzik. Ha ha, hepsini nasıl kandırdım anne, şahitsin.

19.

14 Mart gecesi. Yerel bir internet gazetesinin (Hür Ses Kocaeli) haberinden kısa bir alıntı: 

Genç yazarın şüpheli ölümü!

Komşularının verdiği bilgiye göre tahminen dün akşam saatlerinde, uzun süredir içinde bulunduğu psikolojik sorunların ağırlaşan koşullarından bunaldığı varsayılarak evden kaçtığı ve daha sonra kendisinden haber alınamadığı öğrenilen F.K.’nın Dilovası açıklarında cesedine ulaşıldı… Aidat için dairesini ziyaret eden site yöneticisinin kendisine ulaşamaması üzerine ilçe emniyetine yapılan kayıp ihbarını takip eden süreçten sonra olay mahalline doğru harekete geçen ekipler, olay yerinde bulduğu, üzerinde kadın kıyafetleri olduğu görülen cesedin kendilerine verilen tüm eşkallerle uyuştuğunu onayladı. Osmangazi Köprüsü yakınlarında bulunan cesedin, aktarılana göre su üzerinde çok dikkat çektiği için halk tarafından emniyete daha önce birkaç defa daha bildirildiği, ancak ilk etapta ihbarın asılsız olduğu düşünülerek durumun pek ciddiye alınmadığı ifade edildi. Bipolar olduğu, son dönemde durumunun ağırlaştığı bilinen F.K.’nın İstanbul/Beşiktaş’taki dubleks dairesinden aniden çıkıp Kocaeli’ye neden gittiği ise henüz merak konusu… Şaibeli olayı takiben açılan soruşturmanın titizlikle sürdürüldüğü aktarıldı; genç yazarın ölüm sebebinin bir intihar mı yoksa bir cinayet mi olduğuna dair araştırma devam ediyor.

20.

Aynı gün gece yarısı, İlkhaber Kocaeli gazetesi: “...kadın kılığına girerek kadınları öldürdüğü düşünülen F.K…” Daha sol görüşlü yerel bir gazetenin (Eşit Gündem) kısacık bir köşe yazısından bir başka alıntı: “Katilin odasında Dressed to Kill, Postal, Manhunt gibi akıllara zarar, ahlak dışı ve patriyarşik2 sapıklığa delil sözüm ona oyunlar/filmler bulunmuş. Bir de yasaklı bir müzik albümü. Albüm üç kişilik bir aşk üzerinden güya sistem eleştirisinde bulunuyormuş. Fail eril özne, görülüyor ki kendi saplantılı sanatını üretmeyi sürdürüyor. Elimizde daha fazla detay bulunmasına rağmen, soruşturmanın gizliliği ilkesine dayanarak, daha fazla detay veremiyoruz…”

21.

Okur yorumları oradan buradan, gazetelerin ve haber sitelerinin okur yorumu kısımlarından, sosyal medyadaki yorumlardan: “Allah belanı versin!”, “bunnaları, bu sucları işlemeden bulup kfalarını kıtır kıtır keseceksin!..”, “Yine mi bir kadın cinayeti!? Hem de bu şekilde.. Bela mı okusam halimize mi ağlasam bilemedim!”

Korkunç ki cinayet olduğuna hükmedilen (yani daha doğrusu, bir veya birkaç cinayet işledikten sonra kendini öldürdüğü varsayılan bir failin varlığına hükmedilen) bu olayı olumlayan kişiler de çıkıyor. Bunların varlığını da aktarmak durumundayız kesin bir gözlem için. Bu kişilere yanıt olarak verilen bir başka yorum: “Hakkında suç duyurusunda bulundum!”

22.

“Özellikle demişler ki,
güya ben ya da Kulüp (ki ikisi de aynı kapıya çıkar)
iyi işlenmiş cinayetlere ödüller koyuyormuşuz.”3

Anlatıcı yok. Tarih yok. Güzel bir ikindi doğrusu. Henüz bitmiş yağmur kıyamet kopardı. Kül rengi göğün ağırlığı, güneşin açtığı bulutların boynu bükük, özür diler gibi dağılması sonrası, açılıyor. Etrafın, zamanın rengi ne güzel. Rubens pembesi. Tuğla kırmızısı bir ışık. Kimsesizler mezarlığı. Yaz günü yere düşen kuru yaprak adedince insan, hiç yokla birazcık var arası bir kalabalık, sessiz sessiz ve biraz da gönülsüz namazlarını kılıyor. Birisi defnediliyor. Toprağın karnında oyulmuş derin bir karanlık. Küreklerden kulaklara sıçrayan kurşuni sesler. Etrafta ben hariç yalnızca mezarlık çalışanları var. Üç beş kişiyi geçmeyen buruk bir cenaze alayı ancak herkes mutlu mutlu dua ediyor. Sanki ortada hüzün değil de bir başarım var. Avuçlarım güneş ışığını nasıl topluyor, avucumda biriken ter, sanki ölüp gidenin ruhundan tenime sızan kanlı canlı bir delil. Dayanamıyor, hastaca gülmeye başlıyorum bir yandan. Yana yöne bakıyorum. Kimse gülmüyor. Kimse bana, benim bu hoyrat gülüşüme niye bakmıyor? Hepsinin gözleri yalnız, biraz baktığımda ellerine, bir cam parlaklığıyla gözümü alan, terlemiş ve titreyen avuçlarında bekliyor ve kimse bakmıyor. Gerildim, engel olamadım buna. Günlerdir üzerimdeki gömleğimin kirlenmiş, kravatsız yakalarına parmaklarımdaki teri sildim.

Rahmetlinin kıymetli bir değerimiz olduğunda karar kılındı. Ölümünün şaibeler içinde bırakıldığı, aydınlatılması gerektiği fikri, medyada hâkim bir düşünce hâlini aldı. Her sene mart gelince, ilk iki hafta bu olanlar hakkında konuşulur oldu. Onlardan yalnızca bir tanesi.

Yıllar sonra, ölüm yıl dönümünde Milliyet’in haber sitesinde 14 Mart 2029 tarihli upuzun bir söyleşiden kısacık bir kesit:

O, Anlaşılamadı!

Alman Lisesi’nde […] müzik öğretmenliğini yapan Stefan Kumar’ın merhum gazeteci hakkında dedikleri ise yürek burktu. “Onunla olan dostluğumuz ömürlüktü. Mezuniyetinden sonra da peşini bırakmadım. Çünkü abi, ondan öğrenecek çok şeyim varmış gibi hissederdim hep… Artık bir dönemden sonra, sanki artık, yani aramızda değil gibiydi. İçimizden biri olmaktan çıkmıştı, bizden biri değildi artık (gözlerini büyütüyor Stefan Hoca) enerjik, şakacı, o çöpçatan neşeli çocuk gitti; sanki abi, onun yerine meczup, derbeder biri geldi. Bilir misin, günden güne hayal ile gerçeği karıştırdığını gördükçe, en son kendisine yazdım, işte mesaj yolladım böyle böyle… Sana bir şey olmasından korkuyorum, o yüzden yanlış anlama beni oğlum ama bana iyi gelmiyorsun (ağlamaklı oluyor burada ‘Keşke sahip çıkabilseydim’). O, anlaşılamadı. Onunla, canım benim, biz abi kardeş gibiydik, ben onu oğlum gibi görürdüm ha (Dudakları titreyerek gülüyor). Haberleri ilk duyduğumda inanamadım. Olur da böyle olmaz dedim, bu kadarını ondan beklemedim. Olabilecek en hazin sondu herhalde onun için. Bir cana kıyabileceğine hiç ihtimal vermemiştim… İster kendinin olsun bu can ister bir başkasının abi. Hâlâ daha konuşanlar var bir de yok şöyleydi, yok böyleydi diye.”

“Gerçi bilir misin dost. Nasıl denir… En beklemediğimiz insanlardır hakkımızda en incelikli kötülükleri tasarlayanlar. Yanlış anlaşılmasın, bir niyetle değil, bir gözlemle diyorum bunu, ondaki o tranquillo4 durumdan, ne zaman ne yapacağı, ne diyeceği hiç belli olmayan sert bir duruma geçiş öğrenciliğinden beri bildiğim bir şeydi. Bu yüzden, ‘acaba’ dediğim de olmadı değil. Ah, nereden bakarsan bak dost, vahim bir coda…”5

23.

Yaklaşık bir ay sonra.

Yalnızca yerel Kocaeli basını meselenin üzerine gidiyor. Bunun sebebi muhtemelen, böyle kirli ve belirsiz yönlere çıkabilecek bir konunun üzerini çok da uzamadan kapatmak; böylelikle ana akımın hiç umursamadığı, internet gazeteciliği tarafından bile sansüre uğrayan bu olay üzerinden bir sözde basın özgürlüğü söylemini oluşturabilecek gerekli referanslara sahip olabileceklerini düşünmek olasılıkla. Bu sayede hem yerel basına bir özgürlükçülük imkânı doğacaktı hem de konu kapanacaktı, zira epey pis ve büyüktü. O kadar büyüktü ki medyada değersizleştirilen, sıradanlaştırılan ne kadar cinayet haberi varsa tüm bunların küresel bir kötülüğün bu ülkedeki küçük bir uzantısına çıktığını düşündürecek kadar insanı sanrıya sürüklüyordu. Yani en azından beni, bu metnin yazarını. Yazıyorum, tüm bunları yazdım diye yazar sayılmam gerçi. Mesleğim başkadır…

Okuyarak veya bizzat, doğrudan olmasa da dolaylı olarak tanıklık ettiğim şeyler üzerinden kurdum bu metni. Gerçek bir olaya dayanması öyle küçümsenir bir şey değil yani. Bu konudaki ısrarcılığımın, gerçeğe kayıtsız şartsız yakın bir öykü ortaya çıkartmak konusundaki takıntılarımın aslını astarını burada açacak olsam medyaya bir lokma daha sansür gelecektir, o yüzden hiç bahsetmemeli bundan.

Şimdi diyeceklerimi okuyunca bunu metnin yazarı sıfatıyla bizzat benim yazı yoluyla kurguladığımı düşüneceksiniz belki ancak isimsiz bir haber sitesinden servis edilen nihai son, “...ismi bilinmeyen genç bir yazarın intiharı şeklinde” oldu. Müteveffanın6 kuşaklar doyurmaya yetecek zenginliğine niyeyse değinilmedi; yani küçük bir “zengin” sıfatı, yazar isminin önüne eklenebilirdi; hadi halkın bu zenginlikten ve siyasi erkten yazar ölene kadar haberi yoktu, ki bu şöhretten yoksunluk da pekâlâ yazar kimliğinden kaynaklanıyordu, hadi bunları anladık, hadi halkın zengin ve meşhur bir kişiye, diğer zengin ve meşhurların aksine, tevazuunun ancak onun ortadan kaybolup canına kıymasıyla birlikte artacağı, ölenin meşhurluğunu yalnızca onun ölümü üzerinden onaylayacağı tuttu, tamam anladık da kendisinin, sanki bir başkasından bahsediliyor gibi haber edilmesi neden, merhumu tanımasak alternatif bir gerçekte, bir başkası öldü zannedeceğiz. Üstelik sadece bu değil. Fatih kimseyi asla öldürmedi. İşin daha da kötüsü, kendi canına da kıymış gibi durmuyor hiç. Medya gayet açık bir şekilde gerçekliği belli olan bu vahim olayı bilinçli bir şekilde bulandırdı. Şaibeler, söylentiler çıkarmak buradan, elbette işlerine geldi.

Demem o ki olayın en risksiz, olayı bizzat tecrübe edenler, olaya yakından tanıklık edenler haricindekileri en az üzecek hatta onlarda küçük bir şok etkisinin üzerinde, yüzeysel olmaktan kurtulabilen hiçbir merak yaratmayacak bu bir dizi vakanın size yazarak anlattığımdan, benden anlatılması istenilen kadarından çok daha başka neticeleri olmuş olabilir. Öyle değil mi? Olamaz mı? Bu son dediklerimi diyebilmemi de bazı avantajlarıma borçluyum, bunu da açıklayayım ki bana dair bir şaşkınlık yaratmasın sizin tarafınızda. Bana bir şey olmaz. Hep dört ayak üzerine düşerim. Olan size olur. Susayım ve rolümü sürdüreyim:

Sonuç, olayın ilk haberini yapan Dilovası merkezli yerel Kocaeli basını Hür Ses Kocaeli tarafından açıklanıyor. Kısa alıntılar, tarih 13 Nisan: “...daireden fotoğraflar toplandı. Bu fotoğraflarda F.K.’nın kendi kendine yarım ası, eksik ası7 denemeleri yaptığı, kendini zorla bağlı konuma getirdiği, tüm bunlar esnasında kadın kıyafetleri giydiği[…] Olayın aydınlatılmasında tanıklığına başvurulan eski dostu R.K.’nın anlattığına göre yazarın yer yer, sanatsal bir gerekçe bahane gösterilerek eski dostundan (dostlarından) ricada bulunarak kendisini bağlamasını, fotoğraflamasını istediği ve bu isteğinde de başarılı olduğu anlaşıldı… Bir süredir psikoz bağlantılı bipolar tedavisi gördüğü bilinen[…] Titiz olay yeri incelemeleri ve otopsi sonuçları sonrasında olayın sebebinin, intihar (cana kıyma) kaynaklı olduğunda kesin karar kılındı.” “...Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla genç yazarın cenazesi bugün ikindi vakti belediye tarafından Gölcük’teki kimsesizler mezarlığına gömüldü.”

Romantik bir intihar. Belki F.K. da böyle romantik bir biçimde öldü ancak detay vermek istemedim. Belki kazara öldü, ölmeyi hiç hak etmedi. Yazı neyi kanıtlar sevgili okur, belki hiçbir şey okuduğun şekliyle yaşanmadı. Tıpkı yaşam gibi.

Güzel bir kadın gibi olsun istedim o. Böyle bir kadından daha acıklı ne olabilirdi ki dünyada? Su onu sürüklesin, şarkılar söyleyerek son nefesini versin, boğulmaktan ziyade suyun göğe benzediği bir yerde göğe ağsın, tüm acılarını düşünmek zorunda kalmasın artık. Büyük bir şiire, müziğe karışsın. Yalnızca bunu istedim. Gerçek, onu bildiğini öne sürenlerin savsaklamaları ve kendi hayırlarından başkasını hesap etmeyen kurnazca ensesi kalınlıklarından sıyrılıp yalnız bana ulaştı çünkü, bunun ağırlığını senin de taşımanı istemedim. O öldü, benim uzak ve değerli dostum öldü, benim gözümde cesedi morglara, mezarlara değil suya, okyanuslara taşındı.

24. 

Seneler sonra yine yerel basın… Gerçek Körfez’in haber sitesinde yer alan bir yorum belirtmeli, bu vakadan sonra yerel basına olan ilgi arttı, ilgi çeken bir gündem olduğunda okur ana akıma değil buralara bakar oldu. Yerel basının kendini anlatma tarzındaki korkutucu yalınlık, insanlar tarafından cezbedici bulundu. Mesela yıllar sonra işte… Gerçek Körfez’deki bir haberin acayip başlığı: Havuza girenlerin göremediği gerçek! Şu başlıktaki cesarete bakar mısınız, iş bilmezlikten doğan konuşma diline yatkın bir bilgelik adeta. Havuz ne Allah aşkına, havuz mu kaldı, şu an siyasal güçlerin kaynaktan pay alma güçleri eskisi gibi orantısız değil, solcular bir parmak daha fazla başarılı olsalar da bu konuda, sıkıştıklarında hâlâ eski retoriklerine sığınıyorlar. Bu başlık bunu ispatlasa da söylemindeki samimiyet ve yerellik beni büyülüyor. Hep böyle biri olmak istedim. Ait olduğum yerin kurnaz savunucusu, büyük lokma yemeyeni olarak garantici konumumdan artık tiksiniyorum, fazla uzadı. Bu yazı bütünüyle bunun ispatı olsun. Bu başlık bir okuru şoke etmiş olmalı ki haberin paylaşımını takiben, aynı gün içinde şöyle bir yorumda bulunuyor bir okur: “Valla adamı bir müzik delirtmiş deniyor; doğrusunu Allah bilir.” Sahiden böyle mi sevgili okur, yalnızca bir müzik albümü insanı çıldırtmaya yeter mi, büyük bir sanat eseri büyük bir fedakârlığa işaret etmesi bakımından insan yaşamına dair en hakiki anıt mıdır, bundan daha büyük trajedi yok mudur, yoksa ölümümüze neden olan, bizi yaşarken ölmeye mahkûm eden insanlardan intikamımızı almak için elimizi çabuk mu tutmalıyız? Bana kalırsa ikincisi.8

Metne konu olan müzik eserlerinin künyeleri aşağıdadır:                                                                                                   

Eserin adı: Triangle
Müzisyen: Esc (Escalation)
Yayım yılı: 2023
Türü: Melodic Techno, House, Dance, Sludge, Noise
Eser süresi: 27 dakika, 57 saniye
Şirket: NINL; BMG Rights Management GmbH
Yer: Kreuzberg, Berlin

Eser Adı: Hidden Track [Gizli Parça]
Müzisyen: Deillineart (Onur Arslan)
Türü: Belirtilmemiş
Yayım Yılı: Belirtilmemiş
Eser Süresi: 5 dakika, 39 saniye
Ofelya, Temiz Versiyon: Rânâ
Şirket: NINL
Yer: Almanya

1. Gişede büyük başarılar sağlamaya oynayan dev bütçeli sinema filmleri için kullanılan bir ifade.

2. Farsça (eskimiş) pederşahi. Fr. Patriarcal. Ataerkil, erkek egemen.

3. Thomas De Quincey, Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Cinayet.

4. Müzik terimi. Sakin, rahat anlamlarındadır.

5. Müzikal terim. Final, bitiriş pasajı, son anlamlarındadır.

6. Arapça. Müteveffa. Ölmüş, vefat etmiş kimseler için denir.

7. Yarım ası. Tavana veya herhangi bir yere boynundan asılmış bedenin ayaklarının zeminden veya ayağının temas ettiği herhangi bir nesneden tam olarak ayrılmadığı, bu şekilde boğulduğu asılma yöntemi. Kabaca, tam asıda ayaklar yere değmez yarım asıda ise değer.

8. Elimizi çabuk tutmalıyız çünkü, düşmanımızın hıncı bizimkini aşmış olabilir, biz orada olmadan önce; O, burada; dahası zihnimizde, zihnimizin içinde, benliğimizde olabilir. Hızlı olmalı bu yüzden.

müzik, Tevfik Kanoğlu, Triangle