Tevfik Kanoğlu, Deniz Feneri, Ağustos 2022
Suyolu

Kalbi titiz bir saatçi tarafından mikrometrik ölçülerle tasarlanmış gibiydi, nabzının atışı genzinin çukurunda bir ateş dağı gibi gürlüyordu. “Zaman sanki dondu” diye yakındı eşine. Eşi ise Ersin’in saç kırıklarını narince okşamakla meşguldü. “Sen de olmasan...” diye iç geçirdi karısının pişmiş bir kar kadar durgun gözlerinin ardını çatallanan bakışlarıyla kaşıyarak. Eşi Su’nun nasırsız, bir bileği taşı kadar keskin parmaklarının arasında bataryası boş bir tıraş makinesi vardı. Kocası zamanında bu cihazı kablolu bir alete dönüştürmüştü, bunu yapmasının sebebiyse yalnızca meraktı. Öyle ki şu an karısı bu dönüştürülmüş makineyi adamın teninde dolaştırmıyor da elinde gezdirdiği iri antenli ve sürekli gürültü çıkarmasına bakılırsa fazlaca oyuncu olduğu anlaşılan bir hamam böceğini onun yüzüne sürtüyordu sanki. Tıraş cihazı o kadar rahatsız edici görünüyordu göze. Alet şebekeden çektiği son enerji kılçıklarını da günün havzasına nihayet boşaltmıştı; böylelikle evdeki tüm cihazların canlılığı tümden tükenmiş oldu. Geriye saf bir can sıkıntısı kalmıştı sanki.

Oysa Ersin o âna kadar hâlâ internetin ayakta durabiliyor oluşunu alaycı bir şekilde karşılamakla meşguldü, zamanında açtığı yedi sekiz farklı mail adresinden kendisine uzunlu kısalı dijital mektuplar göndererek tatlı bir avuntu sağlıyordu. Evet, eşzamanlı mesajlaşma uygulamalarının ortalığı kasıp kavurduğu bir dönemde böyle şeylerle meşgul olmak –her ne kadar şu durumda bunun bir önemi kalmamış olsa da– alabildiğine ilginçti.

Hatta bu dokunaklı ve gündelik hayatta kendisine veya bir başkasına uğratmadığı kadar insancıl, uzak ve farklı biri tarafından tesadüfen atıldığı izlenimi bıraksın diye yine bizzat kendisi tarafından gönderim saatleri planlanan postalardan birinin bildirimini henüz almanın heyecanını özümseyecek gibi olmuştu, fakat işin devamını getirmek mümkün olmamıştı işte, yalnızca bildirim kartındaki adres silik bir dokuyla da olsa okunabiliyordu: [email protected], en ilginç mektuplar buradan geliyordu, acaba bu sefer ne yazılmıştı?

Başlangıçta sadece toprağı, bozuk bilye sesleriyle, bir madeni işler gibi döven yağmur çiseleri vardı. Cam kenarına ilişen Ersin o cılız kıyametten sağa sola kaçışan insanların aczini izlemekten tatlı bir keyif alırdı. Pencere camının ardındaki buğulu manzara, ince ince serpilen suyun koynuna açılmış tülden bir fotoğrafı andırıyordu. Ta ki sesler irileşinceye, kenti önlenemez bir fırtına sarıncaya kadar. Kent günlerdir şiddetli yağmur tarafından kırbaç altındaydı. Eti lime lime edilmiş, ağaçları aniden korkutucu derecede gürbüzleşmiş, güçlü asfaltlarına yağmurdan derin kayıklar oturarak yeri çatlatmış, kalın bulutların dokuduğu büsbüyük gök, yıldırım ve şimşeğin asırlık şişleri altında acımasızca dokunmuştu. Ufkun kaybolduğuna, dışarıda seyredilip varlık gücünün zayıflığına acınacak canlının dahi kalmayışına içerlenen Ersin tüm maneviyatını eşinden sağar olmuştu, ancak bu nereye kadardı. 

Altıncı gün olmalıydı bu. Hâlâ gün ışığının o kan damarlarını esneten taze ısısı etine uğramamıştı onların. Işıksızlık tek parça bir kent iklimi hâlini aldığından, gecenin boynuzu ile gündüzün kanadı birbirine karıştığından uykuları da kaçmıştı çiftin. Öyle ya, vakti geldiğinde onlara doğal bir iplikle endorfin salımlatan biyolojik saatin ritmi de allak bullak olmuştu. Su yine eşini teskin etmesini, ona sevgi sözleri söylemesini, onun keçi inadını dindirmesini biliyordu. Çok sıkıldığında, bir haftaya yakındır şehri esir etmiş fırtınanın bina duvarlarının sert burçlarında açtığı mazgallardan içeri sızan yosun rengi korkunç nemli bir örtüyle örtülmüş, bir denizaltı canlısı kadar terli mobilyalarından birinin köşesine kıvrılıp uyku ile uyanıklık arasında oruçlu bir zihinsel dinginliğe ulaşmasını biliyordu ancak, ya Ersin. Altıncı günün de gelişiyle buzdolabının çelik iskeleti, içindeki on günlük erzakla sırılsıklam ve kullanılamaz olmuşlardı. Kuryelerin de uğrayacağı yoktu ya şu zamanda, bu nasıl mümkün olsundu. Açlık ve uykusuzluğun verdiği asabiyetle mırıldanmaya başladı adam: “Tanrı bizi korusun da, su boğazımızı geçmesin.” İşittiğini fazla yadırgayıcı bulan eşi, sitemini gizleyen tatlı bir ağız esintisiyle karşılık verdi ona: “Uzak memleketlerin bütün denizleri üstümüze yağdı sanki, daha ne başımıza gelebilir, zannetmiyorum ki burada daha fazla zaman kaybedelim.” Gözleri belermişti Ersin’in, sıkıntıdan yaşlı yapraklar gibi hastalanmış duvarlara bakıyor, orada üreyen salyangozları sayıyordu. Verimsiz geçen bunca gün, duyularını iyice sivriltmişti. Bu irili ufaklı sulu yaratıkların dikey betonlar üzerindeki usançsız sürüncemesinden artakalan o ağır tırtıklı ses bile neredeyse kulaklarını oyuyordu. “Daha fazla dayanamayacağım” dedi adam. Eşi, kapalı bir iştahla onun bu gizli atılımını sözüm ona reddetse de kocasına karşı gelir bir tutum sergilemeye cürret etmedi, doğasında yoktu. Yıllar yılı ağır duyguların hayaletleriyle ezilmiş gibi bin ömür dolumu bir sızıyla gıcırdayan parkeleri arşınladı Ersin ve tereddütsüz dışarı attı kendini antre kapısından.

Altı günlük yağmurun bıraktığı yoğun balçıklı humma, su darbeleri arasında çamura dönmüş, kaburgaları soyulmuş apartmanların yüksek balkonlarına kadar uzanmıştı artık. Bu mazlum çiftin dairesi ise en tepe kattaydı, yani yaşamaya hâlâ şansları vardı ancak adam, dışarıya doğru attığı ilk kulaçta dengesini kaybedip derinlere doğru acayip bir mıknatısın raptına tutulup çekildi, çekilişine aşağılara doğru akar gibi küçülen sevimli bir madenin çinko borulara tatlı tatlı çarpışından çıkan çınlama eşlik etti; evlilik alyansıydı bu düşen. Aşağılara iniş, boğulma hissinden çok, farklı, öncekilere benzemeyen bir yere düştüğü izlenimi bırakmıştı adamda.

Toprağın tüm alkali tortusu suyun diplerinde, ağır ağır ayrışan plakalar hâlinde titreşiyordu. Gökten tek bir ışık damlası düşseydi eğer bu katranlı suya, Ersin’in gözü, üzerinde yol alabileceği bir rota seçebilecekti kendine. Yine de kaybolmak bile o lanet evde ölümü beklemeye yeğdi adam için; suyun derinlerinde bata çıka ilerlemek, nefesinin yetmeyeceği uzaklıklara onu ağır ağır itekleyecek bu balçıktan iblisin akışkan mengenesine sıkışmak, hiçbir şey yapmamanın yürek darlığını çekmeye yeğdi. Su nasıl katlanabiliyordu anlamamıştı, kalbinde, eşinin her şeye rağmen tereddütsüz, onunla beraber bu yola çıkmayışına gizli gizli ağıt yakan, aceleci olmayan bir gaddarlık kıprıyordu ona karşı ama yola çıkmıştı bir kere, yoluna siper edip üzerini yalayarak ötelere doğru süzüldüğü komşu balkonların demirlerini geçtiği o andan beri karısı ve evliliği onun zihninde artık geçmişe aitti.

Derken içinde meraklı bir ceset torbası gibi bata çıka ilerlediği bu vitaminsiz su katranı, gözüne belli belirsiz bir filigranı oymaya başladı. Ya gözleri suyun karanlığına alışmıştı ya da kaynağını tespit edemediği yumuşacık bir ışığın rehberliğine daha şimdiden kanmıştı. Kulağını hüseyni ilahileri andıran yumuşacık bir işitsel köpükle dolduran bu görüntüsüz ışık, karanlık su kütlesinin ızdıraplı kıvrımlarını çağlar kadar yüksekten dönüyordu sanki. İşte dibine oyulmuş, zincirleri birer ejder dili gibi açılmış, eti soyulmuş çeneleri andıran, uzun binaların ağaç köklerine oyulmuş, içindeki bin bir ıvır zıvırla katmanlanmış kömürlüklerdi gözüne yarı saydam bir oyayla işlenen. İşte sayısız işkence hücresi ve mahkûm hayaletleriyle Mamak’ın usturupsuz cezaevleri, kamburu çıkmış, diz üstüne çökmüş, mezarlar gibi dizilmiş heyulalarıyla suyun kara anaforunu tırnaklıyordu. Yüreği bunları keşke hiç bilmeseydi Ersin’in. Suyun altında fazla beklemiş olmanın baygınlığından sersemlemişti; havasızlığın kıyısında bir hisle, avuçlarını önündeki manzarayı bozmak için kullandı. Gördüklerine rağmen ilerlemeyi sürdürdü, evini basit bir el yordamıyla hâlen daha bulabilirdi oysa ki, geriye dönme, yüzeye çıkma kararı vermek henüz güç değilken, o yine de bunu seçmedi. Dudaklarını balon gibi şişiren çamurlu suyun kılçıklarını, pütürlerini bozan tek tük işkence oyuncağını da sanki adi birer mazinin delili değil de tüm canlılığını yitirmiş zayıf bir deniz minaresi sürüsüymüş gibi yanağıyla öteleyip geride bıraktı.

İşte, sıcaklığını en az, günlerdir, uzak bir sayrıyı bekler gibi beklediği gün ışığını andıran o rengi ve şekli muğlak filigran, gözünde eteklerini ve perdelenen seslerini garip bir gizle biraz daha açacağına, her şeye rağmen saflığın tüm temsillerini koruyan bir midye zerresine sıkışmışçasına içine çekilmiş, tek bir nokta hâlini almıştı. İçine yığıldığı balçık denizinin hortumlu rahmi, o hiçbir irade göstermese bile sanki kendisini dışarılara bir yerlere, sahilin köpürdüğü, şehrin hiç yağmur görmemiş bir noktasına fırlatacakmış hissi vardı içinde.

İlerlediğinde gördüğü şey, adliye binasının yakılmış bir kadırganın zamana saçılmış külleri gibi suyun karnına çakılmış külçeli iskeletleriydi. Ersin’in gözünü çevirdiği her yer, bakışlarına bir cam kırığı yerleştiriyordu şimdi; su altındaki manzara sayısız, dehşet verecek denli parçalarına ayrılarak defalarca sindirilmiş bir sır perdesinin tırnağında sürünüyordu sanki. İşte sayısız adli mahkûmun çığlığının yankı bıraktığı, birer ayakkabı bağcığı gibi üst üste yığılmış, gözaltları gibi çökkün döngüsel koridor ve bitmeyen merdivenler. Biraz daha ilerde, bir dirsek kopuğu gibi sağa sola saçılmış tahta sıraların çamurdan lagünlerine bebek mezarı gibi çivilenmiş öğrenci hayaletlerinin cahilane fısıltıları. Bunları işitmeye dayanamamıştı işte; okul harabelerinin tuvaletlerinin pis su giderlerini geçen yaralı bacaklarını bir yere, teri ve kokusunu takip ettiği ışığa yakın bir tenha alana koyup dinlenmek istedi hiç değilse bir süre, çünkü duyduğu şey, açlığın en müphem formu sayılırdı. Bu kesif acıya tahammül etmeyi, terk ettiği evindeki meraksız can sıkıntısına değişmeyi nasıl da istedi... Eşi Su’yu nasıl da özlemişti; geldiği yere doğru yönelecek gibi olduysa bile, kat ettiği her belirsiz su kıvrımı, yokluğun birer inzibatına dönüşmüş gibiydi; geriye dönmeye kalkışmak artık imkânsızdı bu yüzden, içinde çürüdüğü bu hortumlu balçık plakası çoktan onu kendi yazgısına mahkûm etmişti.

Ersin kalan son gücüyle, nefesinin yettiği son su altı kıvrımına erişmiş gibi hissediyordu. Burada nicedir takip ettiği ışık, bir ayna gibi tek noktada toplanmış yakınlığıyla ona bronzdan bir büstün serinliğini yansıtıyordu. Ersin bir anda onca uzak sandığı mesafenin ona tek bir an kadar yakın gelişine karşı hayretini elbette gizleyememişti. Dikkatini bu, kendisi başka bir kaynağın kaynağını andıran mükemmel ışık yuvarının yüzüne doğru korkusuzca odaklayınca, seyrettiği anıtsı yapının çeperlerini yalayan kristalize, kaynağın kütlesinden kopmuş gibi duran daha küçük ışık partiküllerinin olduğunu merakla keşfetti. Ve onlara karşı bağımlılık geliştiren değişik bir sürüngen sınıfının, at nalını andıran tek tırnakları üzerinde, suya kancalı iri birer denizatına benzeyen insansı bir primat familyasının varlığı akıntıya eşlik ediyordu. Çok geçmedi, vantuzlu dilleriyle birer helyum cikleti gibi yuttukları ışık kristallerinin bu acayip insansı varlıkların biricik gıdası olduğunu fark etti. Tıpkı suya ilk çekildiğinde olduğu gibi, ışığın yüksek sıcaklığına doğru yaklaştıkça iradi tavrını kaybederek bir başka kayboluş hissine sürüklenen Ersin, bilincinin gerçekliğe yenildiği kısacık bir uyku aralığının ardından, bir kurşun eskisi gibi saçıldığı, ağızlarına ölü kelebeklerin zamanın tortusu gibi yayıldığı kravatlarıyla kendi boyunlarını idam edercesine kasılan, gerine gerine konuşan birtakım kimselerin etrafında kusursuz bir çember çizdiği, tepesindeki alçak tavanda, ucunda sarı ışıklı bir toz kütlesinin ampul diye parladığı dar bir alana uyandı; burası bir kontrol noktası olmalıydı. İçlerinden biri konuştu buyurur bir tonla: “Her korkunun bile yönünü değiştirip kaçtığı bu cehenneme hangi cüretle geldin?", "Merak ettim” dedi Ersin.

edebiyat, öykü, su, Tevfik Kanoğlu