Goya Y Lucientes, Francisco De (1746-1828),
“Witches’ Flight” [Afsuncuların Uçuşu],
ayrıntı, yaklaşık 1798,
tuval üzerine yağlıboya,
kaynak: Prado Müzesi*
Bir Vaka Sunumu: Yazarlık

Öncelikle, bu metinde, toplum içinde zamanla gözlemleme fırsatı bulduğum, en büyük tehlikesinin zihnin ve eylemin özgül bir gelişim sağlamasını engellemek olduğunu düşündüğüm, kolay tespit edilemez bir muhafazakârlık olgusunu sunmaya çalışacağım siz değerli okurlara. Bunu sinik bir dille yapmamın sebebi, tatsız yollara devrilen bir konuyu çok da yürek karartmadan, okuyanı güldürmeyi de hedefleyen bir dikkatle anlatabilmektir. Başlıyorum.

Hayat biriktirmecidir. Mesela zihnin öğrenmeleri, hafızanın eğilimleri, yaşam malzemesini kaçırmama veya onu tüketmeme, kaybetmeme korkularından beslenir. Biriktirmeden yapamayız, hiç biriktirmeyen kişi uç bir vaka örneğidir. Pek az kişi böyledir. Yaşamını güvende tutmasını sağlayacak şeyleri bile muhafaza etmeyi reddeden kişi, kimince deha kimince sefalet içindeki bir deli olarak algılanır. Ancak ortalama insan, aklının hayata uyum dengesini çok sarsmamak için istikrarlı olarak biriktirir kültürünü, parasını, insanları, arkadaşlıklarını, mülkünü. Birikimin hiç mümkün olmadığı veya yeteri kadar olmadığı bir ihtimaller evreni onu ürkütür. Bilginin birikimi entelektüelin mülkü ve cakası, tecrübelerin birikimi anıların ve hafızanın cilası, zevklerin birikimi hedonizmin sefası, bizzat muhafazakârlığın kendisinin birikimi ise fikir veya zevke karşı tahammülsüzlüğün zirvesidir.

Ancak bu biriktirme telaşı, sanıldığı kadar gerekli ve masum değildir. İstifçiliğe varan, çöp evler doğuran vaka örneklerinden bahsetmiyorum; yalnızca, muhafaza etme istencini kavramlaştırıyorum.

Kitap düşkünleri bu olgu sunumuna en dikkate değer vaka örnekleri sayılabilir. Kent soylu kişilerin, yukarı sınıfların, akademisyen ve yazarların, boş zaman sefasına düşkünlerin kitap denen eşya üzerinden sağladığı bu muhafazakârlık, onlara sorulacak olsa asla boşuna bir yığıntıcılık değil, muhakkak faydalı, az bulunur ve düşünsel açıdan otantizm göstergesidir. Kitap kurdu için kitap, sürüden ayrılma ve toplum ahlakını, kalıpları reddetme nosyonudur. Elbette bir kutsal kitap okurundan bahsetmiyorum burada. Onların biriktirmeden ziyade dondurma, atadan anadan kültürden kalan imge ve vesikaları ödünç aldıkları gibi kurutma eğilimleri daha baskındır.

Oysa kitap muhafazakârları, okuma tecrübelerinin çoksesliliğiyle, kütüphanelerine temel atmalarını sağlayan kitaplık materyalleriyle övünmeyi maharet sayar. Birçoğu bir kütüphanenin fiziksel varlığını kimlikleri ve otantik yaşamlarını belgeleyen aykırı bir mıntıka olarak tasvir eder ve bununla övünç duyar. Kitap biriktirmecileri için söz konusu eşya, vasat olanın darboğazından kurtulmak yolunda egzotik bir kaçış imkânı sağlar. Hatta aralarında kitabı yaşama tercih edenler olacaktır. Yaşamın olanca akışının zengin veya boğuntu verici binbir ihtimali, bu stereotipik kimseler için bir kitap tarafından içerildiğinde daha anlamlı bir zemin kazanır. Onlara göre, kitabi olmayan şey handiyse kaybedilmiştir ve işte bu vaka örneklerinin algı inşalarındaki en büyük yanılgı da burada başlar. Gerçekten, konforlu bir mıntıkaya yığılan kitapların gölgesinde gerçek dünyanın sunduğu olguları her seferinde ıskalıyor oluşun bedbahtlığını içlerinde duymamaları, bunun aklı zayıflatan bir şey olması bakımından bir iptiladır. Biriktirilen kitapların dönülüp dönülüp okunduğu, doğal evrenden ayrılaşmış bu güvenli kütüphanenin bilgi varlığı onlar için bir aydınlanma mıdır yoksa bir kararma mı?

Kütüphanesinin haşmetinde, kitaplık raflarına dizilen eşyaların yazarlarını, bir ayak izini faile götüren ipuçlarını takip eder gibi sürekli kovalayan, bir başkası tarafından dizilmiş bu dekorlara bağımlılık gösteren kişi, kendi ayak izlerini yere bırakma fikrini bir zevk uğruna, fark etmeden okuma ve bu mıntıkada bulunma süresi boyunca unutmuş gibidir. Böyle böyle kitaplar bir sohbetin dindirici neşesinden şeytanla hasbihâl etmekten zevk duymaya evrilen nevrotik bir sürecin uğursuz muştuları olmaya başlar. Kitap istifçisinin kimliği, istif ettiği eşyaların kimliği kadar olmaya, indirgemeci özellikler kazanmaya başlar. Kumsalda okuru faile götüren ayak izlerini takip etmekten yaşamın esrarının sunduğu derin peyzaj ıskalanır ve entelektüel kendisine böyle böyle başka kimliklerin üsluplarından devşirme, kaçınmacı bir benlik evreni kurar. Birikim ifrata varmıştır artık. Özbenlik her yeni okuyuşta biraz daha ıskalanır. Doğal peyzajın kişinin karşısına o an hangi tuhaf manzarayı öreceği yönündeki tatlı meraktansa, örülmüş, hazır bir manzaranın kalıbının okurun gözüne bir kararma gibi yerleştiği atalet anları yeğdir.

Şimdi bir daha düşünmeli. Falanca kişinin ne dediğine kapılmış bir zihin aydınlanır mı yoksa daha ziyade kararır mı? Eğer onun bu uğraşı kitaplarla veya sözlerle kurulan bir yol arkadaşlığı değilse –ki değildir, çünkü dostlarımızı fiziksel kütüphanelere koymayız, bunu sadece eşyalara, bir mülk tutkusu veya zevk istifçiliğiyle yaparız– tüm bu uğraş, her okuyuşta kendi tecrübesini ıskaladığını göremeyen bir zihnin kararmasından başka nedir? Kitap muhafızı her yeni kitaba farklı farklı kişilikler atfeder de onların her birinin kendisi gibi bir kişilik tarafından meydana getirildiğini ve ana malzemenin herkesin erişimine açık olan doğada gömülü olduğu gerçeğini ıskalar. Aslında her okuma bu hedef şaşırmadan beslenir. Kitaplar başkalarının ilgisine sunulmuş ürünlerken, yaşam herkesin zevkini bekleyen bir ihtimaller evrenidir. Kitap düşkünü aslında bu eşyaya kendi öznel tecrübesini aktarır; okuduğu, kendisinden başkası değildir. Öyleyse bu eylem temelde bir yanılgıya kapılmayı körükler. Bu yazının okuru da bu temel yanılgının üstesinden gelemediği için bu metni okumaktadır. Yazarı da bu algı hatasını suistimal edebildikçe vardır; okur uyanırsa ne okur kalır ne yazar. Öyleyse yazmak yalan söylemektir; bir üç kâğıt çevirmek, başkalarını göz göre göre efsunlamaktır. Fakat sadece benim düşüncemin doğruluğunu vurgulamakla yetinmek olmaz; dediğimin tersini düşünenler de vardır elbette, mesela yazarın özgül tecrübelerinin okur için bir ayna olduğunu… İyi bir okuma deneyiminden, bu tecrübeyle şereflenen kişi kendine dair keşiflerle çıkabiliyorsa, denir ki eser veya kitap bir benlik keşfini uyarması bakımından “gerçek”tir ve vardır.

Fikirler, sanılanın aksine katı ve aşılmaz değildir. Onlar üzerinden estetik yapı ve hayat bina edenlerin iddiasının tersine, tartışmaya müsamaha gösteren inatçı organizmalar değillerdir. Omurgaları yoktur ki bu yüzden süratli bir virütik çoğalmayla tüm dilsel yapıları ele geçirebilirler. Fikrin kemiği bulunmaz; bu akışkan dirim, evrenin sonsuz ömrünü taklit edercesine muğlak bir kimliğe ve nedensiz bir varoluşa sahiptir. Bakınız bu linguistik yapının başat taşıyıcısı olan bir organ, yani “söz” hakkında Burroughs, Patlamış Bilet’inde ne diyor: “Kelime dediğin bir virüstür. Bildiğimiz grip virüsü, belki de bir zamanlar sağlıklı bir hücreydi. Bugünse merkezi sinir sistemimizi işgal eden ve ona zarar veren asalak bir organizma.”1

Ve kitap istifçilerinin iptilaları, sözlerin karnından tomurcuklanan imge ve fikirlerin bu menfur doğasınadır. Her sıradan insan iyi birer okur olmamakla birlikte, her insanın söz üzerine bir zafiyeti bulunur, zira onun dili bu büyüyle bağlanmıştır. Her iyi metnin cazibesi işte bu tansıklardır. Onlara kapılmayan, onların esrarlı doğalarını kavramış her sıradan insanda ise bir yetenek ya da hinlik gelişecektir: Bu uğursuz mesleğe yazarlık denecektir.

* Goya’nın Osuna dük ve düşesi için resimlediği altı tuvalden biridir. İlgili resimlerin her biri büyücülük hakkındadır ve uğursuz görünümlere sahiptir. Osuna dük ve düşesi, Los Caprichos olarak da bilinen La Alameda’daki yeni köşklerinin duvarlarını bu resimlerle dekore etmiştir. Ressamın bu yapıtı verdiği dönemde cadılar ve büyücülük temaları İspanyol yüksek sosyetesi içinde epey popülerdi. Sanat patronluğu yapan ve iyi eğitimli kimselerin ezoterik tasvirlere ilgilerinin olduğu yönündeki bu tarihsel bilgi, yazımın aydın varsayılan kimselerin de “kör” kalabileceğini ima eden ve yazmak uğraşını bir efsuna, üç kâğıda indirgeyen kinayeci tarzına pek uygun düşüyordu, bu sebeple “Witches’ Flight”ı müthiş bir uygunluk hissi ve zevkle metnimin tepesine oturtmuş bulundum.

1. William Seward Burroughs’un (1914-1997) bir kısmından istifade ettiğim bu ifadesinin tamamı, İtalyan filozof Franco “Bifo” Berardi’nin 1+1 Forum ve Açık Radyo’da yayımlanan, Serhan Ada ve Bengi Oya tarafından “Psikoçöküntü Günlükleri” başlığıyla çevrilen, düşünürün pandeminin gelişiyle beraber tutmaya başladığı günlüklerinin ilk bölümünde epigraf olarak kullanılmıştır.

birikim, kitap, kitaplık, mülkiyet, okumak, Tevfik Kanoğlu, yazarlık, yazmak