Bir Dizi Olay #6
Enis Batur’un bir denemeci olduğunu, özellikle Türkiye’de bu alanın mimarlarından olan sayılı isimlerden birini ifade ettiğini fısıltı gastesi aracığıyla öğrenmiş sayılırdım. Bir ara Pathos’un Blanchotlu, Jarmushlu, İmamoğlulu bir sayısında, no. 2’sinde, postyapısalcı bir Batur metniyle karşılaşmıştım. Masa lambasının gazlambasını andıran mavimtırak sönük sarı ışığında ismi “İçrek” olan bu metni1 aklımın tümseklerinden, kasislerinden geçirerek zihnime kabul ettirmeye çalışıyordum ancak yok, sevmemiştim. “Bu ne ya” demiştim. “Sırf biçimsel yenilik uğruna, anlatımın canına okumuş” demiştim. Denemecilik bu değildi, hoşuma gidecek, bağrıma basabileceğim bir ustalık yoktu burada. Devam etmedim “İçrek”i okumaya. Bir daha da kolay kolay Pathos’un yüzüne bakmadım; dergi hâlâ ağzı kapalı cildiyle bir köşede durur, dudakları günden güne tozlanır sayfaları hiç açılmamaktan.
Sonra Kirpi Şiir ile tanıştım. Ayrılmamış, dizilmemiş; tek ve büyük bir gaste sayfası gibi, her yüzüne ayrı bir şiirin dizildiği ilginç mizanpajı, içindeki şiirlerden katbekat ilgimi çekmişti. Sanırım iki sayı kadar aldım bu dergiyi. Ağustos-Eylül 2021 sayısıydı. Orada da Batur vardı, bu sefer bir şiiriyle. Betiğinin adı “Kakania”ydı ve Türkiye’deki politik çürümüşlüğü, uzayan saltanatı, sanki 1930 yapımı, savaş sonrası sinemasının estetiğiyle film şeridine saran garip bir üstkurmaca mantığa sahipti yapıt. Üç beş mısrada bir parsellenen çürümüşlük manzaralarına film şeritlerindeki fotoğraflara olduğu gibi soğuk rakamlar dizilmediği kalmıştı bir, yalnız o eksikti, bu şiirin yakın dönem siyasetimizi tasvir eden anakronik bir sinema olduğunu tümden anlamamız için. “Şiire de mi postyapısalcılığı sokmuş, yeter da!” demiştim.2 Şu biçim takıntısına tahammül edemiyordum yahu, bu iyi yapılmadıkça, üzerine çok uğraşılmadıkça, gerçekten hakkı verilmedikçe ve yeni bir şey ortaya çıkarılmadıkça öyle okunmaya değecek bir tını olmuyordu bu tarz üretimlerde. Biçimciliğin kullan kullan bitmeyen, gulyabani sermayesinden bıkmıştım. Yok, Batur ile anlaşabileceğe benzemiyorduk hiç.
Ekşi’nin zırt pırt engel yemediği dönemlerde arama bölümüne Etilen yazmıştım. Son sayfadaki entry’lerde fanzinin bütün yıllarının arşivlendiği bir kaynak linki verilmişti. Etilen’de de Enis Batur’a dair bir anım var da aklım o yüzden buraya dalıverdi n’aparsın. Bir keresinde iki farklı yazı yazmıştım. Biri şuuraltı, ters yüz edilmiş, kişisel kâbuslarımla ve zevklerimle yapıp bozduğum sembolik ve kapalı bir yazıydı. Diğeri de, öyle zannediyorum, yine sağa sola parladığım, eleştiri minvalinde bir metin. Adını da Tarantino’nun Grindhouse’undan, şu ucuz bütçeli Amerikan sinema filmlerinin afişlerinden esinle “2 yazı birden” koymuştum. Yazıyı editöre göndermiştim, onu geri çekme endişemin zaman ilerledikçe artacağını bile bile. flagg’e. Editörün, Etilen’in öyle zannediyorum fikir babasının, arkasındaki kilit ismin mahlası, bir tür tag’i idi bu. O da yazdığımın tarzından etkilenmiş olsa gerek, metnim yayıma alınmadan önce Batur’un “Düşbilmek” başlıklı marifetlerini paylaşmıştı önden. Orada yazarla belki ilk kez, “Ulan Baturcu muyum yoksa” türünden bir denklik bulmaya çalışmıştım aramda. Kısmi bir başarıydı bu.
Şimdi ise yazarı nihayet takdir ettiğim bir yazısıyla karşılaştım. Ulysses önsözünde. Helal olsun dedirtti. İkna ve tatmin oldum. Ancak bu önsözünde yazar, kendine has yapısal bozulmalara itibar eden, onlarda bir rüya büyüsü bulan, o bir türlü içselleştiremediğim tarzından büyük bir romanı açımlamak, genel okur kitlesine hitap edebilmek uğruna feragat ettiği daha düz yollu bir üslupla konuşuyordu sanki ve eğer amacı tahmin ettiğim şekilde olsa bile, önümde nerden bakarsan, çeşitli hoş görmelerle zorlukları hafifletilebilecek biçimci takıntılı bir yazı işi değil, basbayağı romancılığın zekâ haritasını ıncığına cıncığına kadar bilen birinin, romancılığı da geçtim, Babil Kulesi imgesinin sanat tarihindeki, farklı sanat disiplinlerindeki temel motivasyonlarının neye denk düştüğünü ezberden söyleyebilecek kadar bilgi hacmi yüksek bir ustanın yazında epey ilerlemiş, zevkli ve emin bir kalemşörlüğü uzanıyordu. Bravo dediğimi hatırlıyorum önsöz bittiğinde. Enis Batur’dan razıydım. Kitabevlerinde arada Kırmızı Kedi’nin kızıl ile turuncu arasında maya çalan kapaklarının, kimi kıç cebi kimi manto cebi kimi gömlek cebi boyunda olan, bazısı Redhouse sözlükleri gibi iri bazısı bir fasikül kadar ince denemelerinden birini satın aldım diyelim, acaba, önceki okuduğum Baturlarla mı karşılaşacaktım yoksa Ulysses önsözünü yazmış usta kalem Batur’la mı? Hangisi doğruydu bu tasavvurun?
Denemeci bu önsözde bilhassa Martello Kulesi’nden bahsediyor. Peki ya nasıl bahsediyor? Bir yazı-kule olarak. Montaigne’e değiniyor. Bir keşiş derecesinde anıyor onu. Bilirsiniz, sırça köşk tabiri vardır. Kimi zaman, sanatçının üretme motivasyonunu dışarıdan ayıklayan, onu dış çevrenin tahribatından, onun olası tahrikinden soyutlayan yapıcı bir unsur olarak ele anılır. Kimi zaman ise plütokratik, adil olmayan bir olgu olarak bahsedilir buradan. Burada adil olmayan şey, sanatçının toplumun geri kalanından kendini soyutlayabilecek sınıfsal üstünlüğü kendisinde görmesi ve bireysel varlığını toplum varlığının önüne koymasıdır. Bazıları bu durumu adil olmadığı gerekçesiyle yadırgar. Hüseyin Kıran’ın bir aralar Ulysses üzerine sanırım birtakım dersler vermeye başladığını hatırlıyorum. “Her ne kadar bir burjuvazi yapıtı olsa, bu bakımdan roman tarihine yeni bir şey katmasa da modern bir roman olması, roman üslubu ve tekniğine yenilikler getirmesi bakımından değerlidir” anlamında bir değinisi vardı. Yanlış hatırlamıyorsam.
Nerede izlediğimi anımsamıyorum. Umberto Eco. Zannediyorum bir tür sahil beldesinde, aylardır, belki yıllardır içine sığındığı, bir çeşit Akdeniz Aşiyan’ı olarak istifade ettiği yazı evinin içinde konuşuyordu. Şimdi bakıyorum da Milano’da otuz bin kitaplık bir otel odasını daire olarak kullanmış ve ilginç bir detay: Bir bölümde nadir eserler, eski baskılar muhafaza ediliyor; içlerinden birisi Ulysses’in Shakespeare and Company’den çıkan İngilizce ilk baskısı, şu mavi kapaklı olanı hani. Neyse işte, bir dizi kitabı kurcalıyor Eco pür dikkat, yalnızca detaylara psikopatik derecede ilgi duyan büyük romancıların veya nüshaları tane tane el ve göz ile çoğaltan ortaçağ keşişlerinin anlayabileceği cinsten bir bakış derinliğiyle, önündeki sayfaları çeviriyordu. Eco ile yapılan bir söyleşi miydi yoksa başka bir yazarın biyografisine değinilen edebiyat temalı bir belgeselin kısacık bir parçası mıydı bu? Neydi bilmiyorum. Ancak yazarın geniş kitaplığının önünde, Stalin fotoğraflı bir posterin altında demeç veren çatlak Žižek’i aratmayacak şekilde tuhaf tuhaf konuştuğunu çok iyi hatırlıyorum. İyi bir roman yazabilmek için yıllarca bir yazı evine sığınarak çalışmanın, bir roman için malzeme toplarken işe yarasın yaramasın, saat başı düzinelerce dipnotla karşılaşmanın ve onları ince ince uygun görülen yerde kurguya dahil etmenin, tüm bunları dış dünyadan kendini soyutlayarak yapmanın verdiği hazzı, mastürbasyon temsili üzerinden örnekliyordu. Seksten veya mastürbasyondan daha zevkli, gibi bir şey diyordu. Yok, hayır, şöyle bir şey: En az mastürbasyon kadar zevkli, neticede ikisini de gizlice yapıyorsunuz. İşte burjuva yazarı olmak tam olarak budur. Bu tarz yazarların kitaplıkları engindir hatta tabii şimdi bizim aklımıza kitaplık, kütüphane denince üst üste, yan yana dizilmiş kitap raflarının içine koyulmuş bir sürü kitabın muhafazasını sağlayan sıklıkla ahşap bir mimari geliyor. Ancak bazı yazarlar sadece kütüphanelerini yola koyabilmek için ev satın alıyor. Yani… Bir evi hatta birkaç evi kütüphane olarak kullanıyorlar. Eco’nunki de tam bu izlenimi veren bir evdi. Batur’un bahsettiği Yazı-Kule de böyle bir kule.
Calvino, Ferragus’dan bahsederken Balzac’ın toplumbilimsel, her yazarda kıskançlık uyandıracak ince işçiliğe dayalı ressamlığını örnekleyerek, romancı dediğimiz kişinin toplumdan intikam alma dürtüsünü aşağı yukarı bize sezdirir ve böylece, bilmiyorum ne kadar farkındadır, büyüyecek şeyler çıkararak bir tür yenilmeze dönüşmek isteyen, esasen zayıf, toplumdan itilmiş kişinin varlığını imlediğinin. Müzikoloji okuyan bir ağabeyle bizim mahallede, meslek lisesinin demir parmaklıklarla çevrilmiş derin uçurumunun kenarında laflarken “İnsanın kendini ifade etmek istemesi öyle masum bir çaba değil” demişti. Bunu aklıma getirdi bu bahisler. Balzac’ın bir kurmaca için muhtemelen Paris’i, çok yüksek ihtimalle bir yığın krokiyi, şehir planını, hayata geçirilmemiş mimari plan ve tasarımlar içeren şemaları filan barındıran bazı arşivlik belgeleri, kurgunun yazıya geçirilme sürecinden önce veya bu süreci takiben didik didik ettiğini, bunu kuvvetle muhtemel yaptığını düşümden geçiriyorum. İntikam budur işte. En asaletlisi üstelik. Şöhretin de en asaletlisi bu olsa gerektir. Üstelik romancı zekâsı kanımca geç ödüllendirilmeye mahkûmdur; çünkü toplum zekâsının vasatından her daim birkaç kuşak öndedir, o yüzden geç idrak edilmeye mahkûmdur, işe girişmeden önce bunu kabul etmesi, her ne yapıyorsa buna göre yapması gerekir. Romancı, diğer sanat disiplinlerinde uğraşan kişilerden farklı bir azme ve yalnızlığa sahiptir. Şehrin veya yurdun tüm öykülerine, tasarımlarına sahip olmak ister. Elbette bunu başarabilmesi için her deliği karıştırması gerekir, elbette bunu yapma istenci kişiyi toplumsal-günlük rutinden alıkoyar. Âşık olmak gibi bir dürtüdür bu. Kendi sınıfınıza, çevrenize, alışkanlıklarınıza sırt çevirmeden bunu yapabilmeniz mümkün gözükmüyor. Güle oynaya yapamazsınız bunu yahut öyle onaylanmış bir çabayla bu uğurda ilerlemeniz pek mümkün gözükmüyor. Yalnızlaşır insan. Yalnızlığında şehrini, yurdunu yeniden tasarımlar. Başta hayali olan bu tasarımsal yapı, fazla dağınık ve hayata geçirilemeyecek denli pusludur. Ancak yazarın dikkati yoğunluk kazandığında, anlatı kendini kurmaya başladığında, gerçek dünyanın merkezinin dışarısı mı yoksa kurmaca evrenin kendisi mi olduğu konusunda yaratıcı zihnin çelişkiye düşecek kadar kendini işine kaptırdığı yarı psikotik bir süreç başlar. Öyle ya, şehirlerimiz yahut vatanımız da aslında bizim zihnimizde olan şeyler değil midir? Onları zihnimizde kabul etmesek inşa edebilecek miydik?
Romancı bu tasarımsal şehri veya yurdu gerçeğe dönüştürme tutkusuyla toplumdan intikamını almak ister. Enis Batur’un Babil Kulesi değinisi bu açıdan tam da edebi yuvasını buluyor Yazı-Kule ifadesiyle. Batur seçkin bir biçimde, örneklerle ve kendini açımlayan tarihsel imajlarla, mimariden alıntılarla, dini anekdotlarla bu kuleyi betimliyor. Joyce’un eserinin yoktan yere bir kulede, Martello’da başlamadığını, bunun bilinçli olduğu meselesini vurguluyor ve bu koskoca romana olabilecek en mükellef girişi yapmamızı sağlıyor. İşte, nicedir okumayı beceremediğim bu denemeci böylelikle sonunda saygımı kazanıyor.
Batur, Babil Kulesi’nin tanrısal bir kibirle inşa edilen ancak eksik kalmaya mahkûm olan yazgısının sadece yerden göğe uzanan ulvi bir tasarımdan ibaret olmadığından, bu kule değinisinin bir de yeraltına uzanan varyantı olduğundan çok ama çok kısa, belki bir cümle kadar bile olmayan bir uzunluğa denk düşecek şekilde bahsediyor. Düşünüyorum da Nobel almış hiçbir yazar, yeraltına uzanan bir Babil Kulesi’nde yaşamadı. Yani sanırım. 1901’den 2022’ye kadar… Kaç kişi… Ödül kazanan tam yüz on dokuz kişi var edebiyat dalında. Bunları bir bir, yazarların yazma huylarını hangi tür sosyal çevrelere uyumladıkları, ne gibi evlerde yazdıkları, geçimlerini nasıl sağladıkları gibi sosyolojik özelliklerinden sınıfsal takıntılarına varacak kadar incelemek gerekir ki şu an yapamam bunu. Beckett gibiler bile. Suskunluğunu röportajına dahil eden koskoca Beckett evet. O bile. Sınıfsal şansın verdiği imkânlarla yazdılar bu yazarların hepsi, diyorum. Çoğunlukla, diye ekliyorum. Joyce ile tanış olduklarının bilgisine ulaşıyorum. Paris’te iki Dublinli. Paris, anavatanında idrak edilmemişlerin sürgün yeri filan mı? Ballı, kemiksiz bir sürgün yeri tabii. Bir tür aydınlar diasporası mı var burada? Bir Dublin varoşunda doğmuş üstelik yazar, bunu öğreniyorum. Gene ve elbette Céline’den başkası gelmiyor aklıma, bu sınıfsal şansa müracaat etmeden yazmış fakat toplum nezdinde iyi kötü bir şöhretten de tamamen yalıtılmamış kimseler var mıdır, varsa başlıcaları kimlerdir diye düşündüğümde. “Bizden de bir yığın isim sayılabilir belki ancak büyük bir mesele bu” diye geçiriyorum içimden, küçük yazımın fiziksel sınırlarına sığdıramayacağımdır bu başlığı. Böylesi bir şansa sahip olmamak bir yana, bu tarz bir şansı reddetmek bir yana. İyi bir aile yaşamının ikbaline yanaşmayıp kendini sokak kültürüne, yabancı ülkelere varan kirli, saçı başı dağınık yolculuklara vurmak başka bir yana. İmkânları kabul etmek mi yoksa onlarla ikna olmayıp başına buyruk bir sanatçı olmak mı? Yazı-Kule’nin belki de en az onun mimarı kadar, bir tür katakompla yeraltına, oradan da ta dünyanın cehennemi andırır merkezine dek uzanan bir barsağının olduğunu, kulenin geçici yazıcı ziyaretçileri de muhtemelen biliyordur. Belki korkmuşlardır buraya inmeye, belki de tercihen, yukarıda kalan, bir saat kulesi merdiveninden geniş şehrin bulutlarını seyreden, daha güvenlikli bir konumu yaşamayı seçmişlerdir. Joyce başyapıtı itibariyle kesinlikle tercihen yukarıda kalanlardan.
1. “İçrek” yine aynı sayıda bulunan şiirinin adıymış yazarın. Düzenlerken fark ettim bu yazımı. Daha doğrusu, çeşitli meşguliyetler için, kitapların, hediye edilen eşyaların arasına birtakım istiflerde bulunmak üzere bu sefer bir dergiyi açtığımda fark ettim bunu. Rastgele bir sayfa ararken, metinde aslında bahsetmek istediğimin Ateş isimli deneme olduğuna uyandım. Ve utandım hislerimden bu yazıyı tekrar okuyunca. Gayet iyi, sarih, açık sözlü bir deneme. Empedokles’in sandaleti mevzubahis ediliyor, düşüncenin ve imgenin düşünce insanlarıyla olan ilişkisi kovalanıyor, ulaşılamıyor ve bu imkânsızlıktan, söylentiden doğan şiirin imkânları; edebiyat eleştirisine bazı gönderimler üzerinden kibarca, dipnotlarla, kısa kısa tartışılıyor. Yazının ismi, Empedokles’in kendini attığı rivayet edilen Etna Yanardağı’nın ateşinden geliyor. Mitik bir ateş öyle ya. Doğanın bir yerini işgal eden kımıltılı, yarı canlı bir varlık tarzından ibaret değil, zihinde birtakım imgelerin fısıldamasına sebep oluyor ateş.
2. “Kırk iki yıl önce çekilmiş bir filim”den bahsederek açılan, fena da olmayan bu şiir, yazım için onu tekrar okuduğumda anlıyorum ki bir tür sivil vesayetten bahsediyor; yani bugünden bahsediyor. İlk bakışta klasik, antimiliter bir intiba bırakan bu ifadeler, çok süre geçmiyor, cuntacılık ile İslamcı faşizmin tornasının aynı olduğunu ifşa eden bir çok yaşamışlık, mekânı çok solumuşluk vecizesine dönüyor zihnimde. Eğer yanılmıyorsam. Nazmın yapısal dokunuşlarının iyice belirginleştiği yerler var “Kakania”da. Böyle kısımlarda illa bir anlam aramak gerekmiyor ancak benim kendimi ittirerek kavradığım: Finale gidildiği, tüm bu pis cümbüşün biteceği, artık bitmesi gerektiği vurguları yapılıyor. Sahiden çok uzadı ancak muhalefeti iktidara taşıyacak o keskin ve haklı hamleyi keşfetme becerimiz inanılmaz zayıf, budalalık derecesinde üstelik bu zayıflık. Kasıtlı bir zayıflık gibi sanki, bir gönülsüzlük yani daha çok!
