Tevfik Kanoğlu, İsimsiz, 23 Kasım 2023.
Gül veya Zambak
Bir Tür Not Defteri #2

Zehirli, vahşi notlardan kapaklar

Yani buradan varmak istediğim yer şurası: Şiir benim gözümde, sadece alt alta yazılan mısraların ahenkli veya ahenksiz bir biçimi veya kurgu dışı hassas duyumların veya kurgusal duyumların bir sanatçı zekâsıyla, daha ziyade seslere dikkat edilerek ya da sesleri bozularak art arda, hatta bazen tümce düzenine yaklaşarak, bazen bütün biçimsel düzenler reddedilerek dizilmesinden ibaret değil; bu tümel, sanatçının etrafını ve kendisini duymasıyla alakalı bir iş. Süreya’nın o desenleri, Dostoyevski’nin o mürekkebimsi çiziktirmeleri aklıma geldiğinde hâlen içimde bir hoşluk oluyor, heyecanlanıyorum, sanki bildiğim evrenin sınırları siliniyor da insan zekâsının asla erişemeyeceği böyle ehramlı, hafif ecinni bir alana varılıyor. De Yayınevi’nin bende o yumuşak duygular bırakan, her biri koleksiyon değeri taşıyan o kapakları. Tüm bunlar görsel detaylar… Öyle değil mi? Bir şiir kitabı, dedirtiyor bana, her şeyiyle ince bir duyumun mahsulü olmalıdır. Sonra şiir basan yayınevlerine bakıyorum. Zarafetten mahrumlar, bu ayıp bir şey. Bu kadar olmamalı. Birçok gerekçeleri olabilir. Kâğıt pahalılığından, tasarımcılarla olumsuz ilişkilerinin böyle sonuçlar doğurduğundan, “Yahu okuyanını bulduk da bir de kapağını düşünemedik” diyecek olma ihtimallerinden, “Üç kişinin okuduğu bir merete neden üç ömürlük emekte bulunalım!” deme olasılığından ben elbette haberdarım ancak şiir de böyle bir şey. Sanatın en duru, en niş, en burnundan kıl aldırmaması gereken alanı. Geçmişi de çok üstün. Öyle düzenin, söz diziminin çatlatılıp bambaşka bir evreye taşındığı sihirli bir modern evrenin rastgele çocuğu değil, yüzyıllarca süregelen bir geçmişi var, onun bir hikâyesi var. Bugün bir şeyleri kurgulayarak anlatabilmemizi ona borçluyuz. Hadi sanatın bu alanının tarihsel özenini de görmezden gelelim, bizi sadece yaptığımız iş ilgilendirsin, insanın kendisine saygısı olmalı, başka da bir şey demiyorum.

Görsel başarılarının yeterliği ispatlanmış olanları bir kenara koyarsak, Türkiye’de yayıncılık alanında insanların görsel zekâsı çok zayıf. İnanılmaz zayıf. Yeri geliyor Avrupalı, Amerikan yayınevlerini, onların kapağa gösterdiği dikkati gözlemliyorum. Hemen üstünkörü, Tallandier’nin nadir kitap sayabileceğimiz, artık klasikleşmiş baskılarının kapaklarına, orada harflerin duruşu ve dizilimine bakıyorum. Rousseau’lar, Balzac’lar. Böyle pişmemiş, sanki henüz bitkisinden, lifinden kurtulup bir cilde kavuşacak kâğıdın formunu bile almamışken üzerine soğuk soğuk harflerin dizildiği türden ilkel ancak bir o kadar da klasik izlenimler bırakıyor bu kapaklar. Tallandier’ler. Grove Atlantic’lere bakıyorum. Beckett’lar. Not defterleri. Endgame’in ve Waiting For Godot’nun kurgu notları The Theatrical Notebooks of Samuel Beckett ismiyle yayınlanmış. Öyle ya, beni not tutmak ilgilendiriyor. Kapaklarda notlar değil, matematik, geometri ve en önemlisi müzik denen şeyleri görüyorum. Özellikle müzik. Henry Miller. Crazy Cock ve Tropic of Cancer. Her ikisinin kapakları, ayrı ayrı. İtalikler. Kırmızı ve beyazın gürültülü bir arka plan üzerine yedirilmesi. Her iki görünüş de vahşi, femme fatale.1 City Lights hemen. Bataille’ın The Impossible’ı. Eser adı yan, dikine. Arkada yine bir kadın, suratı belli belirsiz. Yine rahatsız eden bir erotik cazibenin varlığını sezmem çok uzun sürmüyor. Bu dikine sunumlar, Atlantic’in bastığı Genet’lerde de var. Enteresan. Ginsberg’in Howl’ı ise sadece harflerden oluşuyor. Kitabın kapağı yani. Çok temel renkler, siyah ve beyaz. Güzel. Belki en beğendiğim bu.  Başka bir noktada oldukları çok açık. Tespit edebildiğim kadarıyla, şiir dediğimiz, sanata kıymet veren bir toplumda da öyle çok niceliksel bir önceliğe sahip değil. Çok kenarda köşede, kıyıda, itilmiş kakılmış bir görünüme sahip. Fakat işini iyi yapan Batılılar görsel zekâları bakımından fena konumda değil. Zihinleri, gözleri, baktıkları, doğadan ayıkladıkları görünüşleri ustalıkla sınıflandırabiliyor, güzel ısıtıyor, pişiriyor, servisini layıkıyla yapıyor. Bizde böyle değil. Güç bela, güzel, yoğunluklu bir estetik hazzın takipçisi olan işler nadir çıkıyor. Onlar da zaten hemen radarıma giriyor.

Aç Yazı dergisini okumak çok güzeldi örneğin. Dergiyi bazen okumak için değil de yakınımda bir takıntı nesnesi olarak bulundurmak için masanın üzerinde, lamba ışığının altında bir yerde tuttuğum oluyor. Bir totem, bir uğur nesnesi. Sunsetz demişken. Aç Yazı’nın son, Mayıs 2023 tarihli, on dördüncü sayısında bir Mandelstam şiiri, “ve siyah bir sedyede dünün güneşi taşınmada” mısrasıyla aklıma, dış dünyaya bakma dikkatime hoş bir çelme takıyor. Ahmet Soysal çevirisinden. Ahmet Soysal’la tanışıyorum, bu da ayrı güzel oluyor. Mandelstam bana şunu öğretiyor: Güneş’in taşındığını. Evet evet, gün değil belki ama onun bütün belirtilerini kendinde depolayan, şu bakla yeşili, göz alan kanlı çanak. O taşınabiliyor. Nasıl mı? Isısını verdiği cisimler, üzerinde ısısıyla beklediği cisimler bir yerden başka bir yere götürüldüğünde bu gökcismi de taşınmış oluyor. Elbette şairlerin duygu dünyasında olabilir ancak böylesi, mantıklı olmayı reddeden, sıcacık bir kayış/geçiş. Alnımdan vurulmuşa dönüyorum bu mısrayı okuduğumda. Nasıl düşünemedim diyorum, tabii ya. 

Sağlık kurulu günü

Bu sefer altından kalkamayacağım sanırım yazının, bu yazının.

Sabah altı gibi uyanıyorum. Tren durağına doğru iniyorum. Havada endüstriyel bir karanlık. Daha yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğine gelemedim, gidebildiğim en uzak yer yirminci yüzyıl ortaları filan, elliler.

Kartın slottan çıkış sesi. Tak! Sirenler. Sabah yedi ile akşam yediyi ayıran bir şey olmadığı fikrine kapılıyorum. İşe gidişle işe dönüş birbirine çok benziyor. Aynı insan telaşı, aynı endüstri sonrası karanlık. 

Yolculuk. Rota boyu ışıkların kapandığı oluyor. Uzun, dikine binalar. Soğuk, nüfusu bol ama yerleşimsiz, insansız konutlar. Sosyalistler Sovyet mimarisini özleyedursun, bizim memlekette bu zaten yaşanıyor diyorum içimden. Bir Stalingrad/Eryaman ıssızlığı yol boyu.

Tak! Kapıların açılışı.

Dönerken buluyorum kendimi. Merdivenin dibindeki kısmen uzun yeraltı koridorunu bitirince hemen. Köşeyi. Köşeyi dönüyorum. 

Tak! Metalden ince bir köprü, incecik, kirli bir çayın üzerine kurulmuş. Onu geçiyorlar. Dar bir köprü. İki kişi yan yana geçemiyor. Biri geçecekken ötekiler bekliyor. Topuk sesleri.

Duvarların ek yerleri. Poliklinik girişi. Bir giriş. İki giriş. Üçüncüsü öğle sonrası. Herkeslerin elinde sigara. Bir video izlediydim, sigara içmenin antisosyallik olduğu söyleniyordu. Vallahi, cayır cayır içiyor herkes. Bir sosyalleşme biçimi olduğu açık. İçiciler kendi aralarında sosyalleşti, sigaralarını paylaştılar. Ben tek kaldım. Sigarayı bıraktım. Bir hafta oldu sanırım.

Poliklinik girişi. Birinci katta, kliniklerin ağzında, bekleyenlerin her birinin üzerine bir karaltıdan örtünün indiği bir sıra. Oturarak bekliyorlar isimlerinin okunmasını. Kendimi Orwell’ın bir romanında gibi hissettim. Yaşlılar, diyordu. Sadece hastalıklarından öyküler çıkaran, onlardan yakınan yaşlılar. Damlama sesleri, döşeme gıcırtıları. Yaşlılar. Böyle şeylere karşı fazla hassastırlar. 

“Öyle değil mi abi?” diyor kulağımın ardından. Siklemiyorum. Başta mahcup olsam, acaba konuşsa mıydım desem de ağzını açmasına izin verdiğim anda esir edecek beni. O yüzden bir defa daha şansını deneyip “Olacak iş değil abi” demesine rağmen, yine siklemiyorum onu. Ağzımı açtığımda radyasyon yayılmaya başlayacak gibi öte yandan, susmam daha iyi.

Onlarca insan gördüm bugün. Çürüğe çıkmak için çabalayan yoklama erleri, silah ruhsatı için gelenler, engelliler, down sendromlular, soyisminden akrabam olduğunu tahmin ettiğim kişiler… Masculin Féminin2 bir genç kız, suratında hayrete yakın bir ifadeyle annesinin yanındaydı. Sürekli, tatlı telaşlı etrafına bakıyordu. Daha önce bin kere gördüğü bir şeye sanki ilk defa tanıklık eden bir kedinin şaşkınlığını paylaşıyordu her bakışı ve ara ara iç cebinden balm çıkarıp dudaklarını nemlendiriyordu. İki tane de kuir vardı. Biri Auster okuyordu, diğerinin ne okuduğunu çözemedim ancak bir klasikti, klasik bir roman okuyordu. İyi bir eser olmalıydı. Auster kitabı epey büyük ve kalındı, sonra bir baktım bir cep kitabına küçüldü. Sahi, ne ara bu koskoca Auster bir cep kitabına küçüldü. Ha şeyi unuttum, bir Yemeksepeti kuryesi. O da oradaydı. Ağzı hafif aralıktı, dudakları salyalıydı, ciğer sesi ve nefesi kirliydi sanki. Gözlük camlarına bakılırsa gözleri epey bozuktu. Orada en çok onu sevdim ben.

Ruh hastalarından oluşan veya ruh hastası olmadığına delil getirmesi istenen ruh hastalarından oluşan bir ekmek kuyruğuna girmişim gibi hissettim.3 Yanlış anlaşılmasın, kendimi ilk sıraya koyarım. Başı ben çekerim. 

Sevdim oradaki insanları. Bir hikâye bıraktılar bana. Sonra tak! Tren geldi. Sirenin çığlığı. Bir yabancıya bilet bastım ricası üzerine. Teşekkür etti. Peronda onun adımlarını biraz takip ettim. Gölgesini gördüm, kendisi yoktu, nereye kayboldu bilemedim.

Günü A101 dibinde bitirdim. Burnumda ekşi bir koku. Ne rezillik. Telefon ekranı. Hava buz kesecek, siktir olup gitmeli harbiden. Ayvayı yemişiz. Burada böyle, sabah işe gideceklere kirli bir meze bırakmışız yine. Dragon Pub’da fazla kaçırdım. Grunge’ın yanı. Sakarya. Ganyancılar, çiğ köfteciler, Adilhan, yeni açılmış bu pub. İsmi garibime gitti, bir de içinde koruduğu renk. Zehirli bir yeşil. Işıklar. O yüzden içine girdim biraz piizlendim. Kimseye sarmadım ve sigara içmedim.

Şeytanın melodileri kesinlikle. Kesinlikle. Hiçbir şüphem yok. Şeytanın yaşantısı. İdrar kokularına, fıstığa, makarnaya, mısıra dağılan ağır tuzun kokusu yağla kavrularak karışıyor, çılgına dönüyor. Cehennemin kül kokusu da böyle olsa gerek. Eril dişil parfümlerin bulantılı aurası gözlerimi kör ediyor. İğrenç. Ama seviyorum.

Güzel bir albüm kapanışı. Iommi’nin gitarı. Bir nakaratın böldüğü uzun bir finali içli içli çalıyor. Kapıdan çıktım. Kulaklarımın arkasını yalıyor ses: Lonely Is the Word. Sabbath.

Thin White Duke düş peşinde4

Bazı şairlerin tüm mısraları böyle şakağını sıkar insanın, ona altından kalkamayacağı bir zihin yoğunluğu sunar. Hazmetmesi de güç değilse, bu tür görsel sunumlar insana gırtlağından aşağılara doğru kayıp hemencecik mideye doğru gidiveren ılık bir gıdıklanma hissi verir. Bu sinirsel hoşluk bazen sınırlarını aşar işte, insanın duyuları şaşar, başı dönebilir. Bu tarz şeylerde aktarılan sunu, sebep olduğu uyarım bakımından, içinde piştiği çevrenin zihnin duyarlılığına göre acayip bir şiddet de ifade edebilir, öyle durumlarda zehirlenebiliriz. Sanıyor musunuz ki sadece bir mısra okuyorsunuz, bir sese değmekle bir insan ömründen çok daha fazlasını içiyorsunuz aslında, başka başka hayatların içine sıvışmış, yalnızca insan ömrüyle değil, hayvan bitki ve madenin ömrü ve kimyasıyla da efsunlanıyorsunuz. Zehirlenebilir, olmadık bir hayatın dokunuşuyla lanetlenebilirsiniz, dikkatli olun. Bir mısra bir mısra değildir yalnızca, bir cümle sadece bir cümle değildir, bundan ibaret değildir.

Güzel şeyleri kovalamak istiyorum. Notlarımı karıştırıyorum. Çarpıcı bir imgesel sunum daha. Bir de ne dendiğini tam anlayabilsem, üzerinde daha çok duracağım… Yine Cas’tan. Bahsettiğim parçanın hoş nakaratı: “And when you go away / I still see you / The sunlight on your face in my rearview…” Ne demek bu, son dize… “…my rearview…”5

Fransız düşkünlüğü değil yalnız. Kuzeyliler de arada beni bulur. Yine ülkece severiz bu insanları ancak onlardaki melankolinin etnik kökenden ayrımlanabilir, evrenselleşebilen duygu uzantıları sebebiyle değil. Dediğim gibi, kendi Anadolu hüznümüze ekleyebileceğimiz, fazla beklemiş, eskimiş, tatmin edilmemiş arzularımızı bu insanların çıkardığı, duygu dağarcıklarında evcilleştirdikleri daha düşük bir varlık gücünden türeyen seslere yamıyoruz. Kendimize yontuyoruz sanki bu tınıları. Onlar gibi düşündüğümüzden değil. Lars von Trier veya Joachim Trier… Soğuk, katı, sert duygu dünyaları sunan, ecinni bir melankolinin akışta olduğu eserler üretiyor bu isimler. Ne yani, bizim anlayabileceğimiz şeyler değil ki bunlar. Onlarda artık yerleşmiş, kültürelleşmiş bir soğukluk bu. Biz bu kadar burjuva bir duygusal iç uzaya sahip değiliz, bizim toplumumuz o evcilleştirilmiş cinnetten çok uzak, biz saldırgan ve acımasız bir üzülme kültürüne sahibiz.

Jay-Jay Johanson. Öyle çok alıcısı olan, bileni çok olan bir müzisyen değil. Ancak yakın tarihte, ekimde hem İstanbul’da hem Ankara’da konseri vardı. Sanırım gerçekleşmedi, aralık ayına ertelendi. The Long Term Physical Effects Are Not Yet Known albümüne kalbimi bıraktım yarı sarhoş yarı anılarla buğulanmış, müzisyenin yazdığı sözleri ürpere ürpere, seve seve takip eden gözlerle.

“Everywhere I go / Everywhere I hide / Makes me feel no better…” Evet, nakarat bu şekilde. Johanson humming dediğimiz şeye yaklaşarak, böyle kendisini tatlı bir mırıltıdan ayıran hüzünlü bir naiflikle, sesiyle sanki duygularımı ince ince okşayarak söylüyor burayı. Bu albümünde sesi neredeyse dudaklarıma dokunuyor. Kulağıma değil ağzıma, evet. Duygusal yoğunluk. Romantizmin organsal aktarımı. Sesin dokulaşması; tek vesait, kulaktan kalbe yahut kulaktan zihne geçen yalınkat bir mimariden kendini hünerle ayıklaması. En çok bu tarz işitsel dikkatler beni büyüler, yakalıyorum bunu, gerek bu albümde gerek bu nakaratta. Sanatçı yahut albümde anılan lirik özne yapıp etmesinin, bir yerlere kaçmasının, birtakım yerlere saklanışının, özetle tüm yapıp ettiğinin yetersiz kalışına değiniyor. Türkçede “Ne yaparsam yapayım nafile” ifadesi yakışıyor en çok bu duygusal anlama. Bildiğiniz arabesk bu, Kuzeyli bir sanatçının Türkçeye cuk diye oturan duyguları ifadeye yanaşması… Ancak bunu Bowievari çok kişilikli, çok yönlü bir duyarlıkla yapışı. İlginç geliyor bana. Kafamı sallıyorum bu nakaratı her işittiğimde, aynen öyle, der gibi, olumluyorum işittiğim sırlarına sahip olduğum bir arkadaşımmış gibi, evet; aynen öyle, diyorum içimden. Kırgın kırgın.

Bunun utancını taşıyorum. Hem kendimi hem okuyanı hem hayatıma yakından veya uzaktan tanıklık edeni kandırıyormuşum gibi bir his. Aslında, diyorum. Gereken, yapmam gereken hamlenin vurucu basitliği çokça kolay olmasına karşılık, uzun süre bir şeyler yapmamışlar için zehir zıkkım bir sorumluluk veriyor kişiye. Kaçış sürüyor bu bakımdan. “Kaçamayacaksın” demişti uzak bir arkadaşım. “Bir gün seni bulacak.” Buluyor evet. Özellikle şu günlerde. Pek öyle gözükmese de bu yazım, benim için çok gecikti. Bunun sebebi artık kaçacak bir yerimin kalmayışı. O yüzden elde kalan tek çareyi uyguluyorum. Kaçılacak somut mekânlar, kişiler, dertler artık tüketildiğinden, bu sefer zihnimden kaçıyorum. Bu da benliğimin bölünmesine, parçalanmasına sebep oluyor. Kaçması gereken kişi ben değilmişim gibi düşünüyorum, gözümü kapatıp uyuduğumda, kaçışım karara bağlanacakmış gibi geliyor. Uykumda küçük bir ölümün kenarına, bir tesellinin sözüne erişirmişim gibi tıpış tıpış varıyorum. Gözlerimi kapatabilmişsem eğer, ne önemi var bir ismimin oluşunun, bir isimle devletin bakışında bir kaydımın oluşunun. Gözlerimi kapattığımda sadece kendim için değil, diğer herkes için yokum. Bu, deve kuşunun başını kuma gizlemesi gibi değil hiç. Öyle ya, uyuyan kişi gerçekte yoktur. Düştedir, artık başka bir gerçekliğe aittir. Önemli olan rüyasını hatırlayabilmesi. Rüyalarımdaki hayatımı olduğu gibi hatırlarsam, belki artık ne ismimin ne soyismimin bir kıymeti kalır. Bu ikisinin bana verdiği endişeden kurtulurum. Belki orayı buraya tercih ederim.

Kaçan sadece ben değilim. Nasıl es geçerim ilhamın rüyayla iç içe olduğunu, belki büsbütün, onun kendisi olduğunu. Sanat için çalışmak gerektiğine inanmayanlardanım. “Sanatsal başarının büyük bir kısmı çalışmaktır” lafına düşmanım. Çalışmak temrin doğurur, temrin de bir tür ahlaki ödevdir; özgürlük değil kısıtlanmışlık verir, içi sıkılır insanın, insanın içinin sıkılmasına sebep olur ödev peşinde koşturmak. Sanatsal kâr bence ancak sezgiyle olur. Duyuların bize sunduğunu, zihnin bizde oynadığını çok deşmeden, kurcalamadan, bir hedefe bağlamadan, zihin o an bize neyi sunuyorsa neredeyse kutsal bir övgüymüş gibi kabul edip onunla, oradakilerle, bilinçdışının heybesinde olanlarla temiz bir elle oynamak, çok da işlemeden oraya, oradaki saflığa ya da vahşi kire saygı duyup bunda bir lezzet bulmak. Gerçekliği bile böyle inşa etmek. Gerçekçi bir tarzı bile hayali olanın masasına buyur etmek, böylelikle özgür, nadir bir damak zevkine erişmek.

1. Cinsel enerjisi yüksek ve partnerini, radarına giren kişiyi etkilemesi, başını döndürmesi muhtemel; seksi olduğu kadar tehlikeli kadın tipi için kullanılan kalıplaşmış bir ifade.

2. Esasen bir Godard filmi. Ancak ben burada, kişisel sözlüğüme soktum bu ifadeyi ve ona şu anlamı verdim: Hem erkeğin hem kadının fizik özelliklerine, dış görünümüne, özellikle yüz hatlarına ve göz biçimine aynı anda sahip ergen veya yetişkin kişi.

3. Burada “ruh hastalığı” ifadesi, küçümseyici bir nitelikte kullanılmamıştır.

4. The Thin White Duke, David Bowie’nin sergilediği, uydurduğu bir kurgusal karakter. Aristokrat, soğuk, beyaz üstünlükçü bir tavrı/tarzı vardır. Türkçeleştirirsek İnce Beyaz Dük oluyor bu kişi. Müzisyen daha sonraki açıklamalarında, bu karakteri yarattığı döneminin zor zamanlarına denk geldiğini itiraf etmiştir.

5. Derken, “Ve gittiğinde / Seni görürüm hâlâ / Yüzündeki aydınlık dikiz aynamda…” şeklinde çeviriyorum.

edebiyat, günlük, kitap, şiir, Tevfik Kanoğlu