Bir Dizi Olay #6
Zevkin Yitirilmesi*
Açacağım örtüsünü tüm gizemlerin:
Dinsel ya da doğal gizemlerin, ölümün,
doğuşun, geleceğin, geçmişin,
kozmogoninin, hiçliğin.
—Rimbaud
İnsan biyolojik bir varlıktır. Bir yanı bilişsel, bir yanı edimsel bir dünyaya sahip tek canlı türüdür. Sosyoloji ve antropolojinin bulguları, insanın bu ikircikli doğasının tuhaf metafiziğini bizlere göstermeye yetmiştir. Hayvan, organsal evrimle kapsanmış edimsel bir dünyayla varlığını idare eder, doğanın zorbalığına karşı kendi habitatını koruyarak yaşamını daim kılarken, insan gökte yaşadığı trajedinin bedelini öder gibi, ömrünün sonuna dek çalışmakla ve bilinç yüküyle cezalandırılmış gibidir.
Hayvanda “yaratmak” endişesi yoktur. Âdemoğlunu var eden, onun topraktan mamul beden hamurunu yoğuran bir Tanrı olduğunuzu varsayın, kulunuz olarak size yakınsaması için tasarımladığınız varlığın sizin ilahi zevklerinizi tatmaya cüret ettiğini, sadece kendinize has kıldığınız aşkın bir tecrübe olan yaratmak arzusunun sınırbilimini keşfedip, bu taşkın istekle kanını ayarttığını, toprağı ateşe değişmeye çabalayan uğursuz bir simyacılığa kalkıştığını düşünün. Jüpiter’in Prometheus’un ateş hırsızlığının bedelini Pandora ile dünya sahralarını saracak kara bir yazgıyla ödetmesi gibi sizler de cehennem ocakları gibi köpüren, gaz odaları gibi tıslayan bir intikam ve adalet isteğiyle öfkelenmez miydiniz!
Mitik imajinasyonu bu tip mesellerle sağlanan, yaratıcı bilincin bedeli şüphe yok ki ağırdır. Yunan ve Roma’da, insanın taşkınlığının cezası oldukça yüklüdür ve hayatın tümden çileye dönüşmesine denktir. Kıskanç ve yargısı adaletsiz tanrı Jüpiter, Sisifos’u kendi kuyruğunu yiyen, sonsuza dek sıkılgan bir yaşam köleliğiyle, bir dağ tepesine durmadan ağır bir kaya kütlesini taşımakla lanetler. Bu anlatının insan kültüründeki evrensel ve güncel karşılığı, hayatta kalabilmek için sürekli çalışmak zorunluluğunu ifade eder. Dünya işleri, keşke anarşist ütopyalarda olduğu gibi, erkin ve köle-efendi diyalektiğinin ortadan kalktığı bir çeşit cennet aylaklığına denk düşseydi; fakat bunu düşlemek absürttür, çalışmanın ve sorumlulukların olmadığı bir hayata kendini inandırmaya çalışmak, Eski Ahit tarafından “Yaşam boyu emek vermeden yiyecek bulamayacaksın” (Yaradılış, 3:17) denerek beyhude, yaratılışla çelişen bir ergi olarak görülür.
Belirtmeli ki, güncel melankoli ve pesimizmimizi özellikle Hıristiyan doktrinlerine borçluyuz. Bilhassa gnostik ekolleriyle bu din, sadece kendi içine kapanmış, dünyaya karşı profan bir beklentisi olmayan imanlı kişinin çilekeşliğinin çağları kuşatan örgeleriyle bezelidir. İslam gnostisizmi olarak görebileceğimiz sufizmde de tekrar eden anıştırmalar şeklinde ilerlese de, bu tip bir koyu melankoli vardır. Kasavetli dinsel tasavvurlarda, maddeye ait her unsur beddualıdır; yaşamak çile çekmektir ve kurtuluş yeryüzünde mümkün değildir.1
Çile çekmek, zevk duyumunun tam karşısında, dejeneratif bir yapı taşır. Bilinç yüküne sahip, göksel günahının diyetini ömrüyle, ömrü boyunca çalışmakla ödemeye mecbur insanın hayatta alacağı zevk, fasit bir dairedir. Buna göre haz dediğimiz şeyler, günahın biyolojik ölümle kesin olarak ödendiği ana dek, toprağın yasasıyla esaret altında tutuluşumuzun beyanını verir bizlere. Işığın ve gölgenin hastalıklı çiçek tarhları arasında, zaten kurtulmaya çalıştığımız bir et hücresinden ibaret olan vücudumuzu sürekli olarak diri tutmak için, istememiz hâlinde vazgeçemeyeceğimiz bir beslenme kültürüyle, yani toprağın mamulleriyle kursağımızın heybesini doldururuz. İçinde bulunduğumuz hayat, mümkün evrenlerin en iyisinde çiçek açsaydı, hiç açlık duymaz veya her gıdalanışımızda, mesela gençleşecek ya da güzelleşecek bir bedene sahip olurduk.
Oysaki böyle olmaz, toprak bizi cezalandırır. Açılmamış gözün takdiri, toprağın dişil bir ana olduğu sayıklamasıyla avunur. Oysa balçıktan bozma bu yeryüzü hamuru, bizi aslında hiç doyurmaması açısından bereketsizdir. Kana kana yer içeriz fakat tek bir sabaha bile tok ve arınmış uyanmayız. Uyuz gibi, insana dair evrensel gerçeklerle sonuna kadar açılmış bir göz, romantize edilmekten de mahrum bırakılmayan her sabah kahvaltısının ruhun susuzluğunun materyal evrendeki koyu bir temsili olduğunu bilecektir. Hazzın en primitif boğumu kursaktadır. Kursak besinlerle yıkandıkça beden yaşlanır ve bilgimiz kurtlanır. Yedikçe, beslendikçe, haz grafiğimiz önce durgunluk sonra da düşüş gösterir. Yeni zevklerin tadımı yeni acılar doğurur. Yiyecek çeşitliliği, yaşam deneyimi arttıkça ruhun damağı daha da incelmiş hazlara aç kalacağından, doymanın sonu yoktur. Daha önce hiç tadılmamış neşe ve arzuların yatağı sandığımız hayat, her yeni tadımla, damağımızda bir alışkanlık ve aynılık hissi bırakır. Bizleri güvende hissettiren de budur, eğer bu güvende olma duygusu olmasaydı veya birazcık noksan olsaydı, yaşamak sandığımız şeyin toprağa dair kökten bir esaret olduğunu kavrar; yer üzerindeki yurtsuzluğumuzu sonuna kadar ayırt eder ve baktığımız, tattığımız her şeyde esaretimizi seyrederdik. Özgür değilizdir, şayet özgür olsaydık aşk ve lezzetler, onları ilk tecrübe ettiğimiz gibi tılsımlı ve vaatkâr olurdu hep. Çocukluğumuzun minyatür ve suçtan azade dünyası, ilk gençliğimizin uyutmayan, geceleri tatlı birer deniz bulantısına dönüştüren aşk sarhoşlukları hep sürerdi. Oysa her aklıselim kişi bilir ki bu gerçekçi değildir, bütün bir yaşamımız zevk grafiğinin derece derece düşüşünün eğretilemeci, saklı bir anlatısıdır. Bazıları bu yazgıyı kararları ve zorlama neşesiyle dönüştüreceğini zanneder. Sahil beldelerinde polen kokuları arasında günü seyretmenin, doğru kararlarla düzelmiş hedonistik bir yaşantının, yeni yeni uyarımlarla katmerlenmiş sevişmelerin, yaşam kalitesini biraz daha yukarı çeken meslek tercihlerinin hayatı iyimser bir çerçeveyle süsleyeceğini umar ama umut, karanlık bir duygudur. Promethe’nin ateş hırsızlığının bedeli olarak, lanetli sandukanın içinde sıkışıp kalmış, bir edimselliği olmayan bütün duyguların tacıdır.3
Tüm zevkler, gezegenin optik oyunları olarak, bir an geldiğinde toprağın derin gölgesi tarafından soğurulacak ve ölümün arifesinde hazların tek bir hatırası bile kalmayacak, onyıllardır toprağın sömürdüğü vücut, sonunda atıl bir posayı tabuta bırakacaktır. Hayatlarımız, toprağın inorganik tabiatına çekilene kadar gezegenin bütün yaşam dinamizmimizi araç olarak kullanıp kendi absürt döngüselliğini sürdürdüğü, tedricen bizi yere maya ettiği amaçsız ve akılsız bir hardware’dir. Zihnimiz ise bu yongalar arasında, zevk yitimine uğraya uğraya, mutlak can sıkıntısı ve atıllık olan ölümün hurdalığında mola vere vere, evrendeki uğursuz dolaşımını hâlâ sürdüren tanrıbilimsel bir yazılımı andırmaktadır.
* Bu metin, zevklerini yitirmiş birinin bakış açısıyla yazılmıştır. Anhedoni süreğen bir keyifsizlik, zevk alamama durumunu ifade eden, Antik Yunan kökenli bir kelimedir. Bazı dejeneratif uyuşturucu tecrübelerinin de kalıcı anhedoni meydana getirdiği bilinmektedir. Mesela bazı şairlerin güçlü bir deneyime erişmek için kasıtlı olarak afyon yuttuğu bilinir. Şaşırtmamıştır ki, bahsi geçen ozanların şiirleri yitirilmiş zevklerin yankılarıyla doludur: “Okkalı bir ağu yuttum / Üç kez cennetlik olsun bana ulaşmış öğüt! / İçim yanıyor… / Cehennemin havası hiç sevmez ilahileri…” (A. Rimbaud, Illuminations - Cehennemde Bir Mevsim, çev. Erdoğan Alkan [İstanbul: Cumhuriyet, 2001], s. 39.)
1. Sözgelimi, Kalvin’in eser miktarda optimizm içeriyor gibi görünen görüşlerinde bile rahatsız edici bir çilekeşliğin varlığı sezilir. O, Tanrı’nın inayetinin kazanılması ve ebedi bağışlanmanın güvence altına alınabilmesi için, zenginliğe varmayacak bir çalışma ahlakı kazanılması gerektiği kanaatini paylaşır. (M.R. Ayas, “Çalışma Kavramı Hakkında”, İslam İlimleri Enstitüsü Dergisi 5 [1982]: 86.)
2. Absent, pelinden yapılan sert bir içki. Dekadanlardan bohemlere, oradan Van Gogh ve Lautrec gibi ressamların yaşamlarına dek uzanan kültürel bir serüveni vardır, Yahya Kemal şiirlerinde bile kendisini tılsımlı bir içki olarak okuruz: “Eski Paris’te bir ömür geçti / Jaures’nin gür sadâsı devrinde / tuncu canlandıran ilahtı Rodin; Verlaine absenti Baudelaire afyonuna / Karışan bir sihirli hazdı şiir’’ (akt. A. Necdet, “Sunuş”, Kötülük Çiçekleri [İstanbul: Adam Yayınları, 2001], s. 7).
3. Zeus’un tasarımladığı lanete göre, Pandora’nın kutusundan dışarı çıkamayan tek unsur Umut’tur ve kutu, yeryüzünü mahvedecek binbir uğursuz acı ve çirkinliği ağzından dışarı sızdırmış, Pandora’nın son bir ürkek hamlesiyle yalnızca onu içerde bırakmıştır.
