Bir Dizi Olay #6
11.
Ne demiş mesela: “Cemiyet ne bir equality’dir ne de havassın avamın burnundan getirdiği ifratlı, ayrışık bir çamur…” “Cemiyet dediğimiz, yani avam diye hakir gördüğümüz şey belki, doğru deyişle, bir yalnızlar; biçareler yekûnudur. Böyle bakmak gerekir. Meseleye, devlet ve cemiyet meselesine böyle yaklaşmak, bize erdem ihsan eyler.”1 Devam… Özellikle şu uzun pasaj mesela, döne döne okurum; fark ediyorum da okudukça bunları, omuzlarımdaki yük hafifliyor, düşüncemdeki bağlantısızlıktan, soysuzluktan kurtarıyorum gibi sanki zihnimi… Lezizdir yazdıkları. Dedeciğim ah! Şimdiye uygulansaymış dedikleri, memleket kurtulurmuş. “Sağ ve sol. Bu iki siyasi hüviyet, her nasılsa, alışkanlıktır ki, siyaseten icat edilmiş bir hendese ilminin cebri gibi görünüyor gözümüze. Şahsımızı sola mı yoksa sağa mı yerleştirdiğimiz bizler için çok kıymetli, o kadar ki bunlardan biriyle kimlik kazandığımızda bir mülkiyet hakkı edinmiş, zenginliğe kavuşmuş bir bende gibi kulaklarımız şakaklarımıza varıyor. Utanacağımız, bunca mutat bir durumun noksanlığına, Âdem ihtiyacına yetmezliğine hayret edeceğimiz, bundan hicap duyacağımız hâlde seviniyoruz yahu ‘Sağcıyım ben’, ‘Solcuyum ben’ demekle. Hayır, sağ-sol terane. Hele ki bu memlekette. Yalnız halk ve devlet vardır ki halk, devlet demektir. Mükellef bir çember tahayyül etsin muhterem zihniniz. Bu hadde gelmez kusursuz çember, politikadır; siyaset ilmidir ki halkı devlet hizasında tutmaya, onu devletin baki varlığı ile kuvveden fiiliyata çıkarmaya yarar. Bu mükemmel çember pekâlâ hareket hâlindedir çünkü diğer türlüsü ne mümkün, hareketin gayritabii olduğu bir evren tahayyül edemeyiz. Deveran eden bu mükemmel çemberin yayının, zihnen sağ diye tayin ettiğimiz bir yakasına ‘sağ’ yazarız, ötekine de ‘sol’ bile bile, hicap etmeden, çemberin devrettiğini, devri devam ettikçe sağın sol, solun sağ olduğunu ve kuvvenin merkezde bulunduğunu bile bile, bu meşum huyumuzu askıya alıp, tövbe getirip, yahu yanlış bir tarik ve mantık üzere tefekkürdeyiz, yanlış bir idrakteyiz, düzeltelim şunu, ziyalansın zihnimiz demeyiz. Tabii, şecaatimiz mâni olur buna (!) oysa usul şu olmalıdır: Socialisme ile libéralisme arasına tevdi edilmiş bu vatanın payına düşen, bu ikisiyle yetinmeyip üçüncü bir mevki bulmaktır. O mevki de sosyal liberallerin, inkılap muhaliflerinin, mürtecilerin ve elbette kendinden olmayana hürmet duymaktan aciz, gaddar tabiatlı olanların menzilinden geçmez. (Hemen bu cümlenin ilişiğine daha küçük harflerle altını çize çize eklemiş) Tabii, bu hürmet; gaflet derecesinde olmamalı, bunlar memleketi fesada çıkarır şeylerdir. Bunlarla dirlik kazanamayız, bugüne kadar, maalesef menfi bir tarik üzre zar zor, ancak gelişimiz bu fikrimin ispatıdır işte, başka ispat aranmasın fikrime…”2
Evet, uzuyor gidiyor. Kısmen eski dilde kısmen çağdaş Türkçe diyebileceğimiz bir dilde yazılmış. Özellikle bariz bir siyasi döneme ait olmadığı, birkaç dönem boyunca üzerine düşünülüp yazıldığı belli olan bu notlar. Uzar gider. Dedem hukuktan, ekonomiden, özellikle ekonomik sistemin nasıl olması gerektiğinden bahseden bir dizi not daha tutmuş mesela bu okuduğuma ek, “Corporatisme ile hür teşebbüsü (hemen, gayet içselleştirmiş olmalı, bak nasıl not etmiş, doktor yazısı gibi anlaşılmaz bir biçimde, simsiyah bir dolmakalemle, hür teşebbüsün yani bugün bildiğimiz anlamıyla bildiğimiz serbest piyasanın yakınına économie libérale yazmış) ahlaken iyiye çıkan bir niyetle mezceden şümullü bir iktisadi idare biçimi” demiş.3 Tamlamalara, ifadelere gel allasen. Eski dili çat pat bilmesem, bir karınca duasının içine sıkışmışım zannederim. Bunlarla da sınırlı değil notlar, aralara Arap harfli tümcelerin girdiği de olmuyor değil. Sağdan sola yazılmışlar onlar. Onlara bakınca hissettiğim tek şey yabancılık oluyor. Kendimi Fransızcaya Arap harfli bir dilden daha yakın hissetmem yalnız benim günahım olmasa gerek. Tabii, dil devrimiyle derdim yok, desteklerim ancak insan bir garip hissediyor. Neyse ne, adamcağız uğraşmış; öyle yerli yerinde de uğraşmamış, büyük meclise taşımış bu fikirleri; o göçüp gittiğinde ben işte şimdi burada suçlu biliyorum kendimi, ne olacak, ölecek mi bu fikirler? Hiçbir kargaşa çıkarmamış, haksız yere mazlum birinin boğazına çökmemiş, erdemden bahsedip erdemsizlik etmemiş bu fikirler bile zamanın anlayışının zoruna gitti. Ne ona ne buna, her ikisine de yaranamamak ne kötü. Aynı ruhu taşıyorum demek ki dedeciğim seninle, geçmişimi bu kadar sahipleneceğim aklıma gelmezdi. Hiç mi hiç gelmezdi.
12.
İkinci parça sert, balta kesiği gibi bir bass line4 üzerine kurulu bir parça. Of. Bu ne uğursuzluk. Az önceki melankolik sakinlikten eser yok. Gece tüm bilgeliğiyle ortada. Erotik-pornografik hatta snuff5 denebilecek bir sertlik bu.
Ses, vuruşlardaki akıl almaz biçimde kulak yırtan sertlik hem şaşırtıyor hem etkisinden kaçamayacağınız, kulağınızı uysallaştıran bir etki yaratıyor. Müthiş bir harman. Müthiş bir düzenleme. Ses tasarımı. Tam istediğim gibi. Tek bir kelime şarkı boyu tekrar ediyor: Flowy. Boğulmuş, tersine çevrilmiş bir ses bu. Tekrar tekrar tekrar, nerdeyse hiç durmadan sürüp gidiyor sekiz dakika boyunca. Hatta dokuz, öyle ya. Bir kez olsun, “Bu kadarı da fazla” dedirtmiyor. Melodiye sırtını yaslayan, tembel bir haz sağlama derdi taşımıyor. Rahatsızlık verilmesi istenmiş. Belli bu. Geri çekilen, inhale edilen6 sesler. Egzoz dumanına bağlanmış ağızları, asfiksiyi,7 şibariyi8 aklıma getiriyor. Ve anlıyorum yavaşça, bu albüm çok zor duyguları, insan ruhunun karanlığını anlatıyor. Bir ruh, hesap ediyorum da benimkine kıyasla en fazla ne kadar karanlık ve tutsak edilmiş olabilir ki?
13.
Gizli Başyapıt
Bekliyordum desem, yok hayır beklemiyordum, yalan söylemiş olurum. Bu beklentisizliği keşke bu kadar uzun sürdürmeseydim. Şimdi nihayet dışarıdayım. Dinlediğim şey beni öyle allak bullak etti, dayanamadım, akşama yakın, hava kararmadan kaçtım evimden. Bu kadar basit olacağını tahmin etmedim. Parmak uçlarımda yürüdüm, yer biraz çıtırdadı, kimseye tek laf etmedim kaçacağım veya kaçaklığım hakkında. Kargoyu bahane ettim, verdiğim şu siparişler, Echenoz’lar, Sarkis’ler elime geçmedi, şubeye geri yollanmışlar. Duymamış karım, ki karıncaları bile işitir o, aklım almadı. Şu sıralar sesi çıkmıyor üstelik pek eşimin, sanki benden gizlediği bir şeyler var, benim kişiliğimden ve suçlarımdan ona bulaşan dünya yükü kadar iş var, sırtı eziliyor belki de, hangi kadın bir erkeğin sorumluluğunu bütünüyle üstlenmeye gönül indirir ki, nereye kadar… Şimdi dışarıda dururken düşünüyorum da tüm bu tecridim kendi kendime, başıma aldığım bir bela mıydı? Kısa bir süre bile geçmeden bu fikrimin tersinin ispat edileceğinden yana pek bir şüphe duymasam da sayıklıyorum içten içe, ne gereği vardı bunca sene bir yere tıkılıp kalmanın, sanki tüm bunları, tüm bunları yalnız ben kendi başıma örmüşüm gibi bir hezeyanın girdabına kavuşturuyorum zihnimi, yok oysa ki böyle bir şey.
Nevermind’ın sonunda, Something In The Way’in bitişinden kayda değer bir süre sonra, Endless Nameless başlar. In The Way tastamam bir bitiş-durulma şarkısıdır. Hiçbir Nirvana dinleyicisi, zamanında Nevermind’ı eline almış hiçbir dinleyici dememiştir ki “Bu gereksiz bir final”, sanmıyorum. Kesin bir finaldir In The Way. “Drippings from my ceiling”, tentedeki sızıntı, köprünün altı, “they don’t have any feelings…” Tüm bu ifadeler, şarkıdaki kısıtlanmışlık, tekrarlayıcılık. Vokalin sadece zihni bir terk edilmişliği değil, içinde şişip dışarı fırladığı hançereyi terk edişini de imleyen, avazı çıktığı kadar bağırmanın veya avazı çıktığı kadar ağlamanın ardına düşmüş gibi duran o kabullenmiş tonda mırıldanışı. İnsan sesine çello sesinin, davulun ve gitarın tekrarlayan tavrının eşlik edişi. Nokta gibi bir son. Devam duygusuna muhtaç bırakmayan, dudağa bir parmak bal çalmamış olan, “Ben bittim artık” diyen bir final. Kesinlikle.
İşte Triangle’daki bu hidden track bana en çok In The Way hissini verdi. Şimdi şimdi belki biraz fark ediyorum, gizli parçasıyla son; görünürdeki son parçasının yeri değiştirilmiş bir finale sahip, daha da boğulmuş daha da kirletilmiş, bir hijyen hissiyle, daha az sert olsun diye seyreltilmemiş; albümün asıl son parçasından, bir bakıma sözsüz diyebileceğimiz9 Endless Nameless’dan kısmet alan, bir Nevermind dinledim. Evet evet, en çok buna yakın bir albüm bu işittiğim. Mavi renkli her iki kapak, her iki kapağın da aslında biri suyun dibine biri arzuların dibine sürülmüş vahşi güzellikleri. Bilmiyorum anlatmalı mı hidden track’i. Beş dakika otuz dokuz saniyelik bir şarkı… Tekrar bakıyorum da booklet’teki yazı kalabalığının içinde, evet, dur bakiim, evet, ne denmiş, yahu ne kadar küçük yazılmış, böyle küçük olunca da insanda, gözden bunca sakınılmasındaki amacın ilgilisi için, ilgilisinin cazibesini kazanmak için olduğu fikrini uyandırıyor: Wild In A Heart. Yürekteki yaban. Hımm… Eserin adı bu.
Hay Allah! Anlatmamalı öyle değil mi sevgili okur, anlatmamalı evet. Ne diyebilirim ki. Sadece şunu diyebilirim sana, bir benzerlik kurman adına: Gizli parça tamamıyla akustik; miksajında böyle buğulu, böyle cam bir bardak, yankılı, yüksek bir tavana bakan parlak, tertemiz mermerler üstünde dönüp gidiyormuş, akıyormuş ve hiç durmuyormuş gibi hissettiren külüstür bir klavsenin demodeliğiyle çınlıyor klasik gitar. Gitar ritimleri öyle içli. Dönüp duruyor. Ağlamak değil bu, his evet his, his işte. Kesinlikle insan sesi yok. Mekân sesleri temizlenmemiş olmasına rağmen yine de işitilmiyor; bir hortlak, bir gulyabani tarafından icra edilmiş sanki parça. Yana yöne insani, mekâna ait, diri, enstrümantal olmayan hiçbir ses sıçramıyor. Ve işin aslı ne biliyor musun? Her şey bittiğinde, albüm beni yıkıp bırakmışken, artık başka ne denir, iyice soğuyan, etin üzerine henüz sıçramış bir kanın sıcaktan soğuğa çekildiğinde bıraktığı o bize gayri insaniymiş gibi gelen ama tam olarak hücremizde bekleyen, tastamam bize ait olan, hayvanlığımıza ait olan o biricik histe olduğu türden bir duyumsamayla, bir soğuklukla, buz kesilişle alnımdan elimi çektim, parmaklarım nasıl üşüdü çünkü. Aklıma çocukluğumdan beri bu evin, ki bu ev Allah bilir kaç kuşağa sahiplik etti, kaç kavga gördü, kaç güneş eskidi kanepelerde, kaç sefilin açlığını bastırdı mutfağı Tanrı bilir, bu evin işte mahzun bir muhabbet kuşu vardı, sonra kazara boğuldu, onu bir ara dışarı salmıştım, canım sıkılmıştı, bu hayvancağız neden burada demiştim, garibimin bir çeyrek tur bile kanat çırpmadan omzuma dirseğime konması saliseyi bulmadı, minicik kalbinin çarpıntısını kafatasımda, hatta neredeyse dilimde bungun bir tat olarak hissediyordum. Çok üzülmüştüm ve çok da korkmuştum. Çünkü bu kuşcağız korkmanın ne demek olduğunu öğrenmişti işte, ben ise bilmiyordum bunu, korkarım hiç de öğrenemeyecektim.
Şimdi bunu düşünüyorum işte, az önce anlattığımı. Evden kaçtım, böyle bir ülkede bir kadın gibi yetişmiş birinin ne kadın ne erkek o cisimsiz, karşılıksız utancıyla çıktım gittim artık, ne olacaksa olsun. Üstelik, ancak kaçarak kurtulabilirdim onlardan. Rica minnet yalvarsam, zamanında düşünmeden boşboğazlık edip şimdi bana hiç de bir kıymeti yokmuş gibi görünen bir parça imkân uğruna kendilerine yakınlaşmış olmak gibi küçültücü bir işin diyetini ödemiş olur muyum yani yalvarmamı, özgürlüğümün küçük, küçücük bir bedeli olarak görebilir miyim? Ama yok, biliyorum, acımayacaklar ve kim bilir, hakkımda benim bilmediğim ne çirkef ve sinsi planları var. Eğer kaçmasaydım bu belirsizlik beni yiyip bitirecekti.
Birkaç sipariş vermiştim, kargo gelecekti. Bir Echenoz, bir Sarkis bir de mizah dergisi sipariş etmiştim; gizli şarkının varlığından habersizken, nereden bileyim onların derecesinin bir tür son kargoya yükselecek kadar trajikleşeceğini, eşime haber etmiştim, teyakkuzdaydı. Triangle’a, notlara dalmışım; aldı mı almadı mı, zil çalmış çalmamış, hayatımı bir hiçe çevirmiş bir zalimin karanlığı altında inlemişim, hadi bir mevsim dersin hadi belki bir insan ömrü dersin o da değil, yedi yüzyıl sekiz yüzyıl mıymış hapsim ölümümden sonra da devam edecek o zaman… Hiçbir şey umurumda değil artık.
Arayan karımmış; onca zaman sonra dışarı çıkınca, her ne kadar kaçak olarak yapsam da bunu, insanların konuşma hürriyeti olduğunu anlamak, hissetmek bunu, bana kanlı canlı varlığımı, dünyadaki belli bir kimliğe ve var olma zenginliğine sahip bütün insanlarla ortak bir duyguyu yani özgürlüğü paylaşma mutluluğunu verdi. Mutluydum. Hem de nasıl… Eşime “Merak etme çok sürmez, şubeye gidiyorum, dönerim. Çok sürmez, çok sürmez” dedim, telaşa kapılmıştı, “Ne bileyim aşkım, böyle kaçak gibi çıkmasaydın, ne olacağı belli mi olur!” “Allah belamı vermesin e mi, balkonda konuşmaya dalmışım, bizim Sevinç’le laflıyordum telefonda.” “Öpüyorum, hadi.” Huyu değildi pek, ancak demek kinayeli de konuşmaya başlamıştı, bir bu kalmıştı, sen birileriyle konuşursun da ben konuşamaz mıyım dercesine.
Rana’nın gizli parça için hazırladığı en son tasarımda bir isim vardı ama hedef şaşırtmaca olmalıydı bu yüksek ihtimal, tıpkı arka kapakta fotoğrafçının kim olduğunun söylenmemesi gibi. Asıl sanatçı kendisini böyle böyle gizliyordu işte. Belki de saçmalıyordum. Sorsam öğrenirdim arkadaşıma. Zaten hevesle yanıtlardı beni. Ah benim şu hiç de bir gizemi bulunmayan şeylere bile bir anlamsal derinlik katmaya çalışan, haybeye işleyen hayal gücüm. Belki de besteci Onur Arslan’dı. En azından gizli parçada ses, yani gitarların sesi ona aitti. Diğer parçalarla arasında duygu olarak aslında mutlak bir yakınlık fakat üslup olarak dere tepe fark olan hidden track’teki sesin ona ait olduğuna emin olabilsem keşke. Onu bulup yanına yerleşeceğim… Bestecisi tek değildi bu albümün, hayır. Rana’ya bir koşu belki sorabilirdim ama ne önemi var, hem Rana da kimdi… Tek bir kişi gibi sunuyordu kendini, tasarımlara son şeklini o vermişti, EP’ye ve gizli parçaya ait künyeleri o yazmıştı, ancak işler göründüğü gibi hiç değil. Ama onun kim veya kimler olduğunu tastamam bilsem, belki artık yolda oluşumu, bir kaçak oluşumu bir sebebe bağlayıp yanlarına gitsem, bir tür siyasi ilticada bulunsam, belki yalvarsam beni kurtarın diye…
Hayır, kim olduğunu bilsem bu Osservanza Master’ın10 da yanına hiç uğramazdım, bir Mephisto fısıltısıyla kulağımın dibinde ruhumu çeldiren bir yaşam bilgeliği olarak hep sözümde, yanımda, nefesimde olacak çünkü artık o, nerede ve kim olduğunun ne önemi var!
Dedeciğimi hep sevdim, onda bir gurur var. Bana başarısızlığın büyük bir başarıya gebe olduğunu ispatladı onun hayatı ama babamdan nefret ettim. Şimdi sirke rengi bir akşamüstü. Vakit, dışarıda ve özgür olunca, tüm korkuma rağmen ne kadar da çabuk geçiyor. Su gibi.
Vakitlerin külü bile tükenmiş sanki, zaman bir gondola binmiş, hem ruhumu hem aklımı bulandırıyor. Yürüyorum, yürümek iyi geliyor. Ama korkarım aç kalacağım. En son seneler önce uğradığım Gerekli Şeyler’e, artık insan türünden ayıklanmış bir yaratıkmışım gibi giriyorum. Yarım saat kadar yürümenin yorgunluğu. Şair Nedim’den Şair Nigar’a. Bir dergiyi soruyorum. “Yok” deniyor. Çıkıyorum. Dedemi severdim ama babamdan nefret ediyorum. Şimdi önümde bir yanı nefretlik bir yanı devrimlik koskoca bir halk var, ben bu halkla ne yapacağım?11
1. Günümüz Türkçesiyle sadeleştirilmiş şekli şu şekildedir ilgili ifadelerin: “Toplum ne bir eşitliktir ne de seçkinlerin, halkın burnundan getirdiği aşırıya kaçmış, ayrışık bir çamur…” “Toplum dediğimiz, yani halk diye küçümsediğimiz şey belki, daha doğru bir ifadeyle, bir yalnızlar, çaresizler toplamıdır. Böyle bakmak gerekir. Soruna, devlet ve toplum arasındaki soruna böyle yaklaşmak bize erdem kazandırır.”
2. “Sağ ve sol. Bu iki siyasi kimlik her nasılsa, alışkanlıktır ki siyasi olarak öne sürülmüş bir tür matematik problemi, hatta bir cebir gibi gözüküyor gözümüze. Kendimizi sağa mı yoksa sola mı yerleştirdiğimiz bizler için çok önemli, o kadar ki, bunlardan biriyle kimlik kazandığımızda bir maddiyat elde etmiş, zenginliğe kavuşmuş bir köle gibi mutlu oluyoruz. Bunca bilindik bir durumun doğasının yetersizliğine, insanın ihtiyacını karşılamıyor oluşuna hayret edeceğimiz, bu durumdan utanacağımız hâlde bundan mutluluk duyuyoruz; sağcıyım ben, solcuyum ben demekle. Hayır, sağmış solmuş, bunlar hikâye. Hele ki bu topraklarda. Yalnız halk ve devlet vardır ki halk devlet demektir. Kusursuz bir daire düşünün. Bu tastamam daire işte, siyasettir; politika bilimidir ki halkı devlet hizasına getirmeye, onu devletin ölümsüz varlığıyla bir potansiyelden gerçeklik zeminine aktarmaya yarar. Bu kusursuz daire pekâlâ hareket hâlindedir çünkü diğer türlüsü ne mümkün, hareketin olmadığı bir evren düşünülemez bile. Dönmekte olan bu kusursuz dairenin yayının, zihinsel olarak sağ diye bildiğimiz bir bölümüne sağ yazarız, ötekine de sol. Bile bile, utanmadan, dairenin döndüğünü, dönüşü devam ettikçe sağın sol, solun sağ olduğunu ve potansiyelin dairenin merkezinde bulunduğunu bile bile, bu kötü huyumuzdan vazgeçip, tövbe edip, yanlış bir yoldayız ve mantıklı davranmıyoruz, düzeltelim bunu, aydınlansın zihnimiz demeyiz. Elbette cesaretimiz neden olur buna! Oysa yöntem şu olmalıdır: Sosyalizm ile liberalizm arasında bir yerlere emanet edilmiş bu ülkenin hesabına düşen, bu ikisiyle yetinmeyip üçüncü bir yol bulmaktır. O yol da liberal solcuların, devrim karşıtlarının, gericilerin ve elbette kendinden olmayana saygı duymaktan yoksun gaddar huylu olanların rotasından geçmez… Tabii ki bu saygı aptallık derecesinde olmamalı, bu tarz bir ihmal ülkeyi felakete sürükleyecek bir şeydir. Bunlarla huzur bulamayız, ne yazık ki, olumsuz bir yol üzere zar zor bugünlere ancak gelebilişimiz düşüncemin kanıtıdır, başka da kanıt aranmasın fikirlerime...
3. Sadeleştirilmiş hâli şu şekildedir: “Korporatizmle serbest piyasayı, ahlaki bakımdan iyiye, iyi olana çıkan bir niyetle buluşturan kapsamlı bir ekonomik idare biçimi” demiş.
4. İng. bass line. Bir müzik eserinde alçak ses ve ritimleri çalmak için genellikle bas gitar için meydana getirilmiş kompozisyon.
5. İng. snuff movie. Yüksek ölçüde şiddet içeren, işlenmiş gerçek cinayetleri gösteren yasa dışı filmler.
6. İnhalasyon tekniğiyle, yani soluyarak, soluk yoluyla vücuda alınan anlamındadır.
7. Asfiksi. Boğulma.
8. Shibari. Uzak doğu kökenli özel bir bağlama tekniği. Kendi döneminde bir tutsaklık göstergesi ve işkence yöntemi olsa da zamanla Batı dünyasında erotik bir kültür tarzı/öğesi hâlini almıştır.
9. Şarkının sözleri, rahatça açıklanabilir şekilde anlamlıdır ancak peltek denebilecek bir biçimde, travmatik bir biçimde söylendiğinden neredeyse sözsüz bir parça hissi bırakır. Nameless’daki vokal benim nezdimde Tourette’s’tekinin daha az saldırgan olanıdır.
10. Master of Osservanza veya The Master of the Osservanza Triptych. 15. yüzyıl’da, erken Rönesans dönemine ait (İtalya’da bu dönem Quattrocento yani İtalyanca 1400’ler olarak anılır) Siena okulu içinde yer alan ressam veya ressamlara verilen isim. Osservanza Master ismi için referans verilen iki kişi var temelde; bunlardan biri Stefona di Giovanni, diğeriyse Sano di Pietro. Mesela 1435 tarihli Saint Anthony the Abbot in the Wilderness [Yabandaki Keşiş Aziz Anthony] tablosunun arka panelinde, sağ üstte Sano di Pietro ismi yer almaktadır.
11. Metnin sonunda yer alan hidden track fikri için Onur Arslan’a ne kadar teşekkür etmeliyim bilmiyorum, yazımı bambaşka bir yere taşıdı metnin sonlarına doğru bahsettiğim, doğrudan dinleme fırsatı bulduğum bestesi. Metnime duygu ve anlam verdi, onu bir yeraltı albüm incelemesi dar boğazından, bir entelektüel safsatası olmaktan çıkardı. Tekrar teşekkürler. Son bir defa daha. İyi ki yapmışsın o besteyi sevgili dostum benim.
