Cinselliği Bulan
Adamın Öyküsü*
Acayip Bir Cinsel Gelişim Anlatısı
Ryan McGinley (d. 1977),
“Tree #1”den bir kesit, 2003,
kromojenik baskı (101,6 × 68,6 cm),
Solomon R. Guggenheim Müzesi, New York, kaynak: Google Arts and Culture

Cinselliğin formülü, zevk denen tılsımlı duyguyu bir biçimde, belki kazayla tadıp bunu dışarısıyla paylaşmamak için kendini zor tutan ve zaten bu mahrem esrimeyi diğerleriyle paylaşmamak konusunda başarılı olamamış bir estet tarafından bulunmuş olmalı. Acaba ilk defa neyden zevk aldı, seyrede seyrede doyuma ulaştığı ilk şey neydi? Tarihin ve bilimin konusu edilemeyecek bu uçarı insan, saklandığı hangi kuytudan çıkardı o ekstazı?

Okyanusla birleşmeye çalışmak üzerine, insan sezgisinin masumiyetine dair bir atıf vardır. Balzac, Lanetli Çocuk’unda; Lautréamont, Maldoror’un Şarkıları’nda kullanmıştır bu ilginç fikri. İçinde hiç cinsellik uyanmamış, minyatür bir dünyada yaşayan ancak yazgısı ötekilerden farklı olduğu için yalnızlaşmış proto-sanatçı örneği adeta. Bu tip bir yalnızlık, zamanın da uçsuz bucaksız, amaçsız bir aylaklığa çalması demek. Bilimin ve sanatın ilk eşelenişlerini doğuran, güvenli alanını oluşturan zihnin dünyada bir amaç duygusu aramaya yönelişinin ilk kıvılcımları.

Yalnız fakat yaşıtlarına göre zekâsı daha özgün bir hâl almış, adeta bilişsel olarak kabuk değiştirdiği için yalnızlıkla canı yakılan ayrıksı bir ilk gençlik. Çocuk, sıkıcı fakat oldukça güvenli aile yaşantısının koruma çemberinden, ucube bir esrar duygusuyla kurtulmuştur bir gün. Yeryüzü, o özgürlük anına dek, dünya kurumlarının ve klanın/ailenin salıncağında çok da girift senaryolar çıkaramayan basit bir yapıdır; fakat yabani ağaçların, uzak bir tepeden gelen ulumaların ve kayaçlarda, taş diplerinde fırdönen rüzgârın uğultusunun ardında boğuk bir pus gibi alabildiğine uzanan bir ıslaklık bekler. Nedir bu? Evde, yuvada yoktur. Yaşlanmışların tembihleyen sözleri de buna benzer bir şeyi hiç anlatmamıştır. Çocuk, müthiş bir keşif duygusuyla, sanki dünyada ilk defa ona yasaklanmış gibi, bir yasağı çiğnemenin erkenci gururunu duyarak uçurumun kıyısına yaklaşır. Çırılçıplak bir nem, akış ve hacim kazanıp okyanus olmuştur. Sınırları seçilmez bu belirsizlik hangi kıyılara uzanır, bir sonu var mıdır okyanusun; uzakta bir yerde, gözyaşları erik moru gözaltında donmuş, güvenli alanından kaçıp bir tepenin ardına sığınmış bir başka çocuk da aynaya bakarcasına, tam o an seyretmekte midir orayı? Bu uçsuz bucaksız derin gölet nedir, nereden gelmiştir?

Cinsel zevke yakınsayan o tuhaf gıdıklanma hissinin kâşifi, doğal sınırı aşıp dekorun ardını gören saf bir zihnin heyecanına yaklaşır. Suyun göbeğini kamçılayan ölçüsüz dalgaların karnından gelen zevk çığlıklarının, içinde milyon yıllık bir insan kalıtımını taşıyan amniyon sıvısı: Okyanus. Çocukken cinsellik hiç yok gibi gelir, sonra nasıl olur, cılız bir sürtünme ve temas hissinde, yeryüzünü yeniden kurup palazlayacak kadar güçlü, hayvansal bir kükremeye kadar derece derece dönüşür.

Okyanusun kâşifi... Çiçekleri dermeyi ilk akıl eden kişi peki? Çiçek dediğimiz bitki cinselliğidir; pencere küpeştelerimizde saksılarla sırf bir seyir zevkini tatmin etmek için doğal hiçbir işlevi olmayan bu çiçek derme eylemini gerçekleştiririz. Organlarını taçyapraklarının içinde açık seçik sergileyen bitki cinselliğinin arsızlığı, bizim dünyamızca biçemsel bir güzellik olarak aktarılır. İnsan imgeleminin bu garip doğallık karşıtı gelişimi... Çiçek cinselliğini izlemeyi sevmemiz fakat pek azımızın bunun farkında oluşu, uydurma cinsellik kâşifimizin de dikkatinden kaçmamış olsa gerek. Esrimenin hiç olmadığı, henüz tadılmadığı çorak bir dünyada, birinci sınıf bir resim ustasının, sözgelimi Caravaggio’nun çıplak realizmine varamamış belki ama inancın madeni bulutlarıyla göğü tazelenmiş; insanın değil Tanrı’nın gözüyle bakılan, doğal bir gerçekliğin anlatıcısı olan ressamların, mesela Witz1 gibilerinin düşünden çıkan; kadraja giren bir balıkçı beldesinin tatlı ağzına Flemenk tipi koyu kiremit turuncusu ve açık bakla rengi çatılarıyla kurulmuşa benzeyen, küçük keşiş hücreleri gibi dizilmiş evler haricinde doğası bozulmamış, sürülmemiş; alabildiğine uzanan pirinç yeşili tarlalarında sulak bir dinginliğin sezildiği düşsel, tarihlendirilemez bir dünyada; o, okyanusla birleşmek isteyen saf çocuğun gizli kapaklı atılganlığıyla çiçek tarhlarını seyretmiş olmalıdır. Hava muhtemelen güzeldir o an. Güzel havaların hassas insanların canını ince ince yakan bir kasaveti vardır. Birçoğu suda eşelenmeyi sever, bunu ayrıcalık zannederken onlar bir tükürüğün içinde boğulurmuş gibi hissederler. Bu hissi takiben kâşifimiz günün binlerce yıllık olağan akışından bıkıp katatonik bir duyarlılıkla gözünü, bebekken annesinin memesine diktiği gibi çiçeklere dikmiş olmalıdır. Bitkilerde cinsellik en az devim gösteren alana sahiptir. Gürbüz organların çarpışmasına dayalı bir mekanizm barındırmaz, eylemsel olarak oldukça tembeldir diğer türlerinkiyle kıyaslandığında. Bakar, bakar ve bakar. Can sıkıntısının alametleriyle, başkasına çile gibi gelecek kadar uzun bir süre boyunca oyalanır ve ilk kıvılcım: Yapraklar insanlarda pek az görülecek derecede zariftir. Yaz rüzgârı, ince parmakları kadın teninde dolaşan bir dokunuş gibi, hafif yapraklarını hışırdatır bitkilerin.2 Cinselliğin ilk bulucusunun içi, daha önce kendinde hiç keşfetmediği şekliyle bir hoş olur. Bu hissi sever. Tohumunu rüzgâra bırakan karahindibaların yumuşak seyrini, fiğlerin organsal bir ağız açılması gibi bekleyen, şuruba yatırılmış yapraklarını ve kelebek gibi açılmış beyaz menekşeleri de öyle. Güzel bulduğu tüm bu doğa malzemesini zihninin heybesinde ister istemez biriktirmesinin kesin sonucu, tüm bu çiçekleri dallarından koparmak olur. Onun bu atılımında, düzenlediği çiçek tarhları arasında estetik bir heyecan yaşayan peyzajcının tohumları, baharatları da ekili olmalıdır.

Konrad Witz, “La Pêche miraculeuse”
[The Miraculous Draft of Fishes],
1444, (134,60 × 153,20 cm).
Cenevre’deki Aziz Petrus Katedrali’nin
altar panosu için yapılmıştır.
Kaynak: Musée d’art et d'histoire de Genève

Doğadan derdiği çiçeklerin rüzgârdaki devinimini andıran tılsımlı başka bir ana tanıklık eder sonra. Eşeysel bir yalnızlık çektiğini keşfedecektir. Türsel olarak ondan ayrı gibi duran fakat kendilerini çıplaklıkları ve yalnızlıklarında hiç seyretmediği için bunu kesinkes bilmediği, kendi türünün dişilerini seyretmeye koyulur.3 Bir aralık, tüllü farbalası ve süt beyazı uzun çorabıyla, gümüş gibi saçları İngiliz atlarının yelelerini andıran bir kadın geçer önünden. Organsal birleşmenin henüz keşfedilmediği bu çorak dünyada cinsler birbirinden bugünkü gibi etkilenmez. Üremek yazgıyla olur.

Kâşifimiz bir kolunun askısında taşıdığı sepette biriktirdiği çiçeklere, bir de kadına bakar. Şimşek hızında bir sezgiyle bu iki doğa meyvesi arasında bir bağıntı kurar. İkisi de organsal bir çekim uyandırır fakat fark şudur: Biri utanç duygusuna sahip olmadığı için kendini sergiler, öteki etekler altına gizlenir. Uykusunun kaçtığı bir gece, alnının teriyle nemlenmiş çarşafta eşelenirken, içinde kımıldayan muzır bir kurtçuğun var olduğunu anlar, ne olduğunu bilmediği ama bilmeye çok yakın olduğu bir şey rahatını kaçırıyordur.

Bir keşif duygusunun yamacındadır fakat derine, anlam incileriyle kaynayan sualtı mağarasına girmeye bir türlü cesaret edemiyordur. Sanki âşık olmuştur ama aşkının hiçbir nesnesi yoktur. Yani hiçbir şeye âşık olmuştur. Yeryüzünün bütün savaşlarıyla, onulmaz bir çile gibi kalp denen yamuk yumuk, kaba etten bir organa sızmış, o kara talihli duygunun zorbalığıyla yeraltına iner. Sürülmemiş bomboş bir arazide, çıplak güneş altında aklını çıldırtırken pabucuna bir engel takılır. Nedir bu? Merak hissini kovalamaya o an erinmese maden ocaklarını keşfedecektir. Ayağa takılan, rüzgâr ve kütleçekim tarafından çağlardır ufalanmış o garip taş, toprağın yüreğinde gizlenen dev bir madenin görünür olma telaşından başka bir şey değildir. Toprağın altı, hiçbir cinsel devim barındırmayan, organsal bir üreme gerçekleştirmeyen inorganik cevherlerin ziynet madenleriyle doludur. Dünyasında henüz yoktur ama ilerde insanlık bu taşları işleyip zevk duygularını cilalayacak ve hatta cinselliğine ortak edecektir onları. Buna çiçek tarhlarından derdiği o bitkilerin özsularından çıkarılan esanslarla yapılan göz ve dudak boyaları, parfümler eşlik edecektir. Organsal kavuşmayı, vuslatı4 erotize eden biçimsel unsurlar... Fakat şimdilik bunların hiçbiri yoktur, yüz hatları bakımından kendisine en az çekici geleninin suratı bile aysuyuyla yıkanmış gibi duran kadınlar, süslenmeye gerek duymaz, zaten bu duyguyu onlarda uyaracak erotik veya günün keyfekeder akışı içerisinde boy vermiş o garip “güzel görünme” iştahı henüz hiç uyanmamıştır.

Cinselliğin ilk kâşifi tüm bu dediklerimi o an bilmez, ömrünce de bilemeyecektir ama sezer ve ondaki bu sezgi, gezegenin ve çağların uzak bir yerinde tesadüfen var olmuş bendenize kadar uğrayacaktır.

Âşık olduğunu bilmeyen âşığımız çıplaklığını incelemek isteyecektir. İçindeki belli belirsiz uyarılmanın kaynağını bulmaya artık çok yakındır, eve dönüş yolunda gördüğü tılsımlı bir ağaç onu çok etkiler. Boynunu kaldırıp, onu gecenin sakinliğinde boydan boya incelemek yönünde kendini dizginlemesini etkileyen bir itki duyar; gözleri ağacın cılız gövdesi üzerinde tırmanırken, doğal olmayan bir ışık kaynağının çevresini saran uğursuz güveler gibi ince, ufak bir temasta kırılacakmışçasına narin, ortalama bir kişinin kolundan daha dirençli gözükmeyen dalların üzerine yığılmış bir insan istifinin çıplak cinselliğini seyreder. Gözünü sadece bir defa kapayıp açtığında bu erotik manzara, yerini kuru ağacın kör budaklarına sümük gibi yığılmış, eğri büğrü solucanların boş boş oynaştığı bir ıssızlığa terk eder.

Yıkandığı, temizlendiği bir an duraksar ve bedenini inceler. Erkeklik organı o ana dek onun gözünde işlevsel bir şey olmaktan çok, tıpkı ayak parmakları gibi işlev dışı ve tuhaf bir organ fazlası olarak algılanır. Engel olamadığı biçimde, bir takıntıyı sürdürür gibi çiçekleri, adeta anakronik5 bir sezgiyle, konfeksiyon sektörü o zaman için mümkün olmadığından, var olmayan ama cinsel bir imge düzeyinde, azılı çabaları sonucunda zihninde var etmeyi her nasılsa başardığı tatlı, pilili bir eteğin hafif deniz dalgalarını ve son olarak, ayağına takılan taşın içinde kıpırdattığı ılık itkiyi düşler ve yine aynı şey: Kan damarlarına doluşmuş sıcacık bir lapa gibi ağır ağır ilerleyen bir his, içini gıdıklar. Düşlemini sürdürdükçe zihninde bir okyanus gürültüsü duyar. Teninde kayan su köpüklerinin patlama pıtırcıklarına, beyinsel kahkahaları eşlik eder. Sanki bir yola girmiştir de seyri yabani ve dikenli otlar tarafından tıkanmıştır. Bir savaştadır ve galibiyet soyut bir şeye dönüşmüştür. Bu nedendir, niçin olmaktadır? Şüphesini tesadüfi bir bakış cevaplar. Organı uyarılmıştır. Kale burçlarını saran sarmaşıklar gibi bu etsel süngeri tırmanan incecik kan damarları, belki de saklı bir gelecekte silikona dayalı taklitlerinin üretileceğini şimdi hesap edemediği örgeninin ucunda aşırı uyarıma uğrayarak irinli bir kese gibi şişmiştir. Patlıcan moru yeni görünümüyle bu üreme organı, sünnet derisinin ağır etekleri arasından yasaklı başını çıkartmayı nihayet başarmıştır fakat bir sorun vardır: Atıl hâli 3 cm’yi bile bulmayan bu yaprakları yolunmuş tombul kereviz, bu Napoléon penisi, şimdi farkında değildir ama, ilerde onda, belki ancak edebiyat ve felsefe gibi disiplinlerce gururlu yapısı yatıştırılabilecek huysuz, huzursuz bir kişilik meydana getirecek olmalıdır. Umalım ki keşif tutkunumuz, penis boyunun onda uyandıracağı fizyolojik değil ama kültürel alay duygusunun üstesinden, yaşamı boyunca görkemli işler becerebilerek gelebilsin. Vakti geldiğinde kuru bir armut çekirdeği gibi toprağa düşmüş organı; meraklı koleksiyoncular, eşyanın aslını görmeden hakkında üç cümle bile yazamayan, estetiğe aşırı düşkün antikacı yazarlar; zevkli ve nadir şeylerin tezgâhlarını kuran mezat evleri; sıradan insanlara ilginç gelen bibliyofil alışkanlıkları olan kütüphaneciler vb. tarafından sahip çıkılabilir, değeri paylaşılamaz bir egzotizme sahip olsun. Kim gelişkin bazı kültürlerce, kasıklarının arasında yeşermiş bir yongaya, bilim müzelerinde sergilenebilir bir tür “Galileo’nun orta parmağı”6 muamelesi yapılmasını hor görür ki, öyle değil mi!

Meraklı bulucumuzun, eşeylenme aygıtındaki sünnet derisine kültürel bir anlam yüklenmeye daha çağlar vardır fakat sezgi değil mi, başına gelecekleri bilir gibi hınzır kâşif; gözünü o yasaklı tepelerde dolaştırırken fiziksel kusur sandığı bir yerde misafirlik etmeye başlar. Frenulum’dur burası, fakat bu lokasyonun bilgisi henüz onun medeniyetine ulaşmamıştır. Ancak bulucumuz, hazzın sezgisinden asla mahrum değildir ve bugün erkeğin zevk balyalarını kımıldatmada başaktör olduğunu öğrendiğimiz bu hacimsiz, ipliksi, kısacık bölgenin garip dokusuyla temasta bulunmak için, içinde önüne geçemediği bir heyecan duyar. Büyük bir felakete ya da öngörülemez bir zevke kapılacağı niyetiyle, Şüpheci Thomas’ın, dirildiğine inanmadığı yaralı İsa’nın karnındaki yarığa parmağını soktuğunda duyduğu absürt kuşkuya benzer bir evhamla dokunur oraya nihayet... Ve erkekliğinin bir mantar şapkasını andıran ucunda, suyun ıslaklığından ayrışan, yapışkan bir nem birikmiştir. Sorgular tık tık örülür ve mantıksallığa ihtiyaç duyulmadan, sıvılarla kaynayan, uyarılma ve esrime karşıtlığıyla süren organsal bir cinselliğin büyük keşfi yapılır. Elindeki tası yere atar, gurura yakın absürt bir hisle çıplak geceye, çimlere çıkar; irinli bir çanak gibi sararmış dolunayın altına, yalın ayak ve sere serpe uzanır. Yeryüzünde, insan biyolojisini bilinmedik bir yerinden keşfetmiş yalnız bir adamın tatlı çilesinin ağırlığıyla ağlamaya başlamasın mı! Cinselliği bulmuştur, içini unutulmuş bilimsel bir bilgi gibi tırtıklayan bir öngörüyle umut eder ki tüm bu çorak yüzlü insanlar, okyanusla bütünleşmek isteyen, ailesinin aşırı korumacılığından bıkmış çocuğundan ordu yöneten başarı takıntılı komutanına oradan ofislerde birbirinin kuyusunu kazan yığınla fütüristik insana kadar, artık erotik neşe hissiyle tanışabileceklerdir. Fakat bilmediği şudur, bu muhabbeti o hariç muhtemelen herkes biliyordur, ondan çok daha önce keşfetmişlerdir. Fakat biz onun bu hoş cehaletini tebrik edelim, huzurunu kaçırmayalım, insan türünden biriyle bu konuya dair gireceği ilk diyalogda yanılgısını zaten çaresizce keşfetmeye mecburdur.

* Bu uydurma kâşifimizin bir kadın değil de erkek olmasının sebebi, benim henüz kadınlara yönelik empati duygumun, kendimi onların yerine koyma nezaketimin yeterli noktada olmayışıdır; o yüzden erkek cinselliğinden hareketle tasarımladım metnin karakterini. Pavese’nin mitleri “kanın anıları” şeklinde yorumlayışı aklıma geldi yazıyı son kez düzenlerken. Bu yazının fikrini, mitleri “olmayacak şeyler”den tatlı hayallere, geleneklerin, kültürlerin katı ve donuk yapılara soktuğu değişmezmiş gibi görünen biçimlerinden aslında sadece basit birer can sıkıntısının mamulü, bireysel hedonizmin ürünü şeylermiş gibi görmeye çalışmam sonucu ortaya çıkarmış olmalıyım.

1. Konrad Witz (1400–1445). Daha çok İsviçre, Basel’de faaliyet göstermiş, Alman doğumlu, geç gotik dönem ressamı. Avrupa sanat tarihi özelinde, dinsel resimlemelerle gerçekçi peyzajları birleştiren ilk isimlerden birisi olarak anılır.

2. Güzelliğin erkek tarafından dişil ve mükemmel olarak tasavvur edilmesi de elbette hayalde kolaya kaçmak gibi duruyor. Aslına alternatif, grotesk bir cümle: Yaz rüzgârı kalın ve küt parmakları, henüz icat edilmemiş hoş bir kıyafetin, sözgelimi açık pembe, fitilli bir kadife ceketin tırtıkları üzerinde ya da koyu mavi polyesterden bir tişörtün ütü gerektirmez narin yüzeyinde dolaşan, gelecekten bir dokunuş gibi yapraklarını hışırdatır bitkilerin.

3. Her okur kendi cinsiyeti ve eğiliminin seksüel partnerine, bu partnerin ilk defa keşfedildiği o mitsel ana göre kendi kurgusunu yapmakta özgürdür.

4. Fazla muhafazakâr bulduğum bu kelimeyi nedense “etsel presleme” şeklinde daha mizahi bir forma sokmak istiyorum.

5. Anakronizm, bir tarihi olgunun, var olmadığı bir döneme uygulanması veya o dönem için varmış gibi düşünülmesini açıklayan bir terimdir. Örneğin tarih öncesi bir döneme, yazıya dair detayları veya sanayi devrine ait buharlı makineleri yerleştirmek gibi.

6. Meşhur gökbilimci Galileo Galilei’nin (1564–1642) sağ elinin orta parmağı günümüzde altın işlemeli, cam bir fanusun içinde, Galileo Müzesi’nde (eski adıyla Enstitü ve Bilim Tarihi Müzesi’nde) sergilenmektedir.

beden, çiçek, cinsellik, erotizm, Tevfik Kanoğlu