Tevfik Kanoğlu, İşaretler, Kasım 2023*
Gül veya Zambak
Bir Tür Not Defteri #4

Kendi kuşağımın eleştirisi

Takip ettiğim çağdaş Türk şairleri arasında (düz yazı merkezli biri olmama rağmen, nedense yazarları değil şairleri takip etmem de ilginç) aldığı eğitim, içinde bulunduğu çevre, sahip olduğu meslek bakımından, birkaç örnek dışında birçoğu üst sınıftan kimseler yahut oranın davranışları ve kültür kalıplarıyla şekillenmiş kimseler var. Sanat üretme ihtiyacı duyan veya sanata vakti olanların birçoğu halkın geneline kıyasla iyi bir eğitim veya çevreye sahip oldukları söylenebilecek kişiler. Şimdi bu durumda bu kişilerin varsa kabalıkları veya nezaketleri, içinde piştikleri ortamın, havanın mayasından kaynaklanıyordur. Kabalık sadece ayak takımına, aşağılara hastır da denemez elbette ancak görgü nedir bilmeyen biri ile görgünün ne olduğunu bilen birinin kabalığının da kıyasını yapmak gerekir. Belki şöyle denebilir: Görgü ve eğitim bilmez birinin kaba saba endamı, ötekine kıyasla, izleyenin, muhatabın gözünde doğallığı bakımından daha az rol çalan, daha fazla dürtüsel olan medeniyet dışı bir güzelliğe sahiptir. Olmalıdır.

Güzelliğin, hoşluğun, nezaketin sanatçılara atfedilmesi çok kötü bir okumadır bu bakımdan. Bu kadar dar bir gözlem yapacak bir kişinin estetik meseleler üzerine düşünmesini engelleme, buna müsaade etmeme imkânım olsaydı, hemencecik engel olurdum ona. Fakat yok böyle bir imkânım.

Günümüzdeki Türk şairleri de saflığın ve lirik bir hoşluğun koruyucusu filan değiller. Kendi huylarına ve imkânlarına göre yaşayan sıradan insanlar, hepimiz gibi. Onlara kendilerini diğer insanlardan ayıklayan estetik bir rütbe vermenin pek de bir gereği yok gibi duruyor. Akranlarım arasından kimleri okuduğumu, en çok kimleri beğendiğimi hiç söylemeyeceğim. Sadece şunu diyebilirim bu konuda: Yardımını ve emeğini esirgemeyenler var olsunlar, hayatta yolları da açık olsun. 

Zor bir mesele bu konu hakkında konuşmak ama bahanem şu ki eleştiri diye bir tür var ve bu türü ben icat etmedim. Yani yapacağım eleştirilerin suçlusu ben değilim, insanlık buna ihtiyaç duydu ki böyle bir tarzı/türü meydana getirdi. Kalemin özgür kalabilmesi için eleştiri şart. Eleştiriden amaç “Bu koğuşun ağası benim!” demek değil veya “Arkadaşımın kalbini kırmadan ona yaptığı işin kötü olduğunu nasıl söylerim?” de demek değil yahut “Şunun ve bunun haricinde elle tutulur bir şey yoktur, şu ve bu benim dostumdur, berikiler düşmanım!” anlamına gelecek laflar etmek de değildir. Tahlil etmek, ölçüp biçmek, bazen tanıtmak, bazen yermek, yer yer yol açmak yer yer yol örtmek/kapatmak, gerektiğinde yıkmak, yeri geldiğinde inşa etmek, inşacı olmak. Bir derdim var bu konuda, yazmak zorundayım, hepsi bu.

Bunun sebebi, genç, sanat hayatlarının başında olan sanatçıların rekabet duygularının, kıskançlıklarının ve rekabet duydukları olası kimselere karşı besledikleri öfkenin geçkin yaşlara gelmiş sanatçılara kıyasla çok yoğun ve önlenemez olduğunu düşünmem. Yaşları biraz ilerleyip sanatları oturduğunda, kişiden değil sanat eserinin olgunluğundan ve onun alımlanma zevkinden şikâyetçi olmaya başlayacaklar; iyi bir eseri ve onun sanatçısını kutlayabilmenin ne demek olduğunu kavrayacaklar; bu anlayıştan yalnızca kendilerinin ve karşılarındaki kişinin/kişilerin değil bu alanın ilgilisi olan olmayan, buralara eli, duyuşu, gözü uzanan uzanmayan herkesin toplu bir haz alması gerektiğini, iyi bir sanat eserinin paylaşanının ve üreteninin bütün bir toplum olduğunu anlamaya ancak geçkin yaşlarda başlayacaklar. Gençlik çağındaki kişiler doğaları gereği gelecek ideallerine sahip oluyor ve bunu da hırs ve rekabet dürtüleri üzerine kuruyorlar. Organizma hayatının o devirlerinde, genelde hiç ölmeyecekmiş gibi dürtülenmeye daha yatkın olduğundan, varlık güçleri geçkin yaşında bir kişiye kıyasla daha fazla olduğundan ve hayata dair trajik, insanın hevesini baltalayan veya vurucu gerçekliğiyle arzuları daha sakin yönlere sokan tecrübelere daha az maruz kaldıkları için, yırtıcı oluyorlar.

Ben kendimi genç saymıyorum. Genç birinin yaşaması gereken bir hayata sahip değilim çünkü. Gençler yirmili yaşlarından otuzlu yaşlarının başına kadar genelde hayatlarının en heyecanlı, yeni keşifler ve onlardan aldıkları öncü zevklerle dolu bir süreci deneyimler. Hayata yeni yeni ısındıkları, orta ölçekli bir doygunluğu yeni yeni elde ettikleri, yaşlılıklarında alacakları önlemler yerine hayatın bu sıcacık evresinde şartlar ne kadar kötü olursa olsun zihinsel olarak nasıl daha verimli olabileceklerinin sezgisiyle atılgan bir var olma isteğine sahip oldukları bir aralığı deneyimlerler. Hevesleri vardır. Doymamışlardır henüz. Bense kendimi bedensel olarak bir ergen kösnüllüğüne sahip olmama karşılık zihin bakımından tamama ermiş bir kişi gibi hissediyorum. O yüzden kendimi genç görmüyorum, genç sınıflandırmasının dışında tutuyorum.

Bu yüzden, genç şairlerden ne kadar etkilenmeye çabalasam da etkilenemiyorum. Gün geçtikçe rekabet, hırs gibi duygularım yok oluyor. Karşıma yalnızca, herkes namına etkilenebileceğim, gurur duyabileceğim bir sanat eseri çıksın istiyorum. Ancak gençler bunu üretemiyor. Henüz gençler tarafınca böyle bir eser üretilebilmiş değil. Geçkin yaşa sahip kimseler ise ununu elemiş eleğini asmışlar, bu şu demek oluyor: Aramızdan birinin bu eseri meydana getirmesi gerekiyor. Bu eser henüz meydana getirilmedi.

Genç şairler birbirini eleştirmiyor, ne kadar yanlış. Bu eleştiri yapılmadığı, yapılsa da kişisel düşmanlığını belli belirsiz ifade etme düzeyinde veya ait olduğu topluluğu gizli kapaklı övmenin fırsatlarının sinsice kollandığı berbat/sinik bir ruh durumunda bırakıldığı sürece sanat gelişim göstermez. Her sanatçıyla arkadaş olduğunuzda ve ona arkadaşınızın kalbini kırmama çabasıyla yaklaşıp eksikliklerini, beceriksizliklerini korkunuz veya iyi niyetiniz sebebiyle göstermediğinizde toplum huzurunda gösterilmeye değer hiçbir şey üretilemez. Bence şu an içinde bulunulan durum budur ve hepimiz de böyle olmaya zorlanıyoruz, yani bizim yaşımızdaki kimseler. Ne kadar yanlış oysa bu. 

Şunu istiyorum ve böyle olmasının uygun olduğunu, gelişimi ve dönüşümü meydana getireceğini düşünüyorum: Bir sanatçının yalnızca kendisiyle rekabet etmesinin rekabetin en gelişime imkân veren şartı sağlayacağını; içsel bir eleştiriyle ilerleyen bu süreçte gelişimin bir sonu olmayacağından, sanatçılar arası rekabetin ayyuka çıkacağını; herkesin kendisiyle yarışması hâlinde müthiş bir medeniyet seviyesinin yakalanacağını ve buradan ardı sıra birbiriyle kişisel olarak değil fikir ve anlayış olarak savaşan eserler doğacağını öngörebiliyorum. Böyle olması gerekirdi. Yer edinme, bir yerlere kapak atabilme, birileriyle kontak kurma çabası estetik zekâmızı değil sosyal zekâmızı geliştirir. Buradan, bu tavırdan ısmarlama bir sanat çıkar, gerçek sanat değil.

O yüzden dışarıda kalmak gerekir, işte dışarıda kalmanın anlamı budur. İnsanları beğenmemek, onlara küs olmak filan değildir bunun sebebi. Estetik anlamda rekabetin değil arkadaşçılığın olduğu bir ortamda, kendini bütün bunların dışında tutup insan tutkusunun ve yaratıcılığının nerelere kadar varacağını merak etmek, kendinle savaşmak, sürekli olarak kendini yenmeye çalışmaktır. Bunlar benim keşfettiğim şeyler, kimseye karşı bir kıskançlık duymadığım, tüm bu keşfettiğim şeylerden başkalarının da yararlanmasını istediğim için bunları sizlerle paylaşıyorum ancak genç bir kişi bu dediğimde bile rahatsız olacak bir şey bulacaktır. Gençlerin toylukları illa da vücut yaşlarıyla alakalı değildir; vücut yaşları ileri, zihin yaşları beden ömürlerinden geri gençler de vardır.

Sona doğru, metnin asıl başlığı: Sabaha çıkabilmek için

Belki sadece bunu diyebilirim. Üretilmiş son iyi şiirleri, hâlâ yaşayan, iyi yazılan şiiri onlar yazıyor: İskender’in, Ergülen’in, Batur’un, Erbaş’ın kuşağı işte. Gençleri takip etmek bu bakımdan, bazen zamanın kaybedilmesine bile sebep oluyor. Ustalardan bir şeyler öğrenip bunu bugüne uygulamak varken, henüz ustalaşmamış birinin ürettikleriyle neden meşgul olayım ki. Üzücü bu bir yandan da. Yeni nesil dediğimiz şeyden ümitsizim, kendimi bu neslin bir üyesi saymıyorum. Yine de kendi zamanımı ıskalamamak için olurum meşgul ben bu kuşakla. Başka başka isimler de veririm belki. Ama kimden bahsetsem hep bir etik noksanlık sergilemişim gibi hissedeceğim, yani ya bir çıkarın peşinde olduğum düşünülecek ya da bu açık veya kapalı bir iletişimde bulunduğum bir kişiyse, karşımdakinin olgunluğunun ne seviyede olduğunu bilmediğimden, beni yanlış tanıyıp bana kırgınlık geliştirmesine imkân vermek istemem zira, hiçbir şeye eyvallahı olmamak ifadesinin bir şov olduğunu kavrayabildim yani bunu becerecek kadar şey yaşadım diyebilirim kendimce. Hiçbir şeye eyvallahınız olmayabilir ancak ilk önce bunu yapabilmenize olanak sunan bir konfor alanını sağlamalısınız, zira hayat en başta güvenliğimizi sağladığımız bir ilkel gereksinmeler evresine sahiptir; hiçbir güven ortamınız olmadan öyle her şeyi reddetme, her istediğinizi eleştirme lüksüne maalesef sahip olamazsınız. Eğer düşkün bir hayatınız olsun istemiyorsanız, bunu göze alamıyorsanız elbette. Yok böyle bir şey özetle. Bu konuda diyebileceklerim bu kadar.

Lise çağlarımda yazdıklarımla kadınları etkileyebildiğimi fark ettim. O yaşlarda ideal şeylere merakları oluyor gençlerin, etkileniyorlar. Peşine düşebiliyor, aldanıyorlar. Bu hoşuma gitti; bu okşamayı, ilgiyi, kendi küçük çevremde hafif bir şöhreti tecrübe etmek güzeldi. Yaşım ilerledikçe bu cılız, bir sokak köşesini bile kalabalıklaştırmaya yetmeyecek şöhretin albenisi beni yavaş yavaş esir etmeye başladı. İnsanların, özellikle kadınların yazdıklarımı okuyup bana hayran olmasını istedim. Fakat dilediğim gibi olmadı. Zira büyümüştüm kısmen de olsa, artık o yaştaki kimselerin dertleri arasına hayal kurmak değil iş bulmak gibi şeyler girmeye başlamıştı, yani hayal kuran birinin albenisi çok da önemli bir şey olmamaya başlamıştı onlar için. Sonra, neden eskisi gibi okunmuyorum demeye başladım, neden yalnızlaştım, neden böyle oldu demeye başladım. Seneler bunları düşünmek, yakınmak, topluma, kadınlara küsmekle geçti. Sürekli şikâyet ettim. Farklı şeyler denedim, ilk gençliğimde içine düştüğüm tatlı cinsel albeniyi tekrar yakalayabilmek adına birçok şey denedim ancak yok, olmuyordu. Anladım ki bir daha asla olmayacaktı, nasıl ki çocukluk geri gelmeyecek, ilk gençliğin sorumluluktan muaf genç dünyası da bir daha beni bulmayacaktı. O dönem, değerlendirmem gereken bir fırsattı, değerlendirebildiğim kadar değerlendirdim, artık ikinci bir fırsatım olmayacaktı. Uzun bir süre bunu kabul etmek istemedim, karanlığa kaçtım, oradan kaçak bir şekilde, yine ilk gençliğimin albenisine ulaşmak istedim. Denedim, çirkefleştim, karanlık huylarım oldu, denedim denedim ve denedim. Hep aynı şeyleri yaptım. Yok, olmuyordu ve belli ki, asla eskisi gibi olmayacaktı.

Hırsım söndü, taleplerim azaldı, yumruğumu sıkmaz oldum, rekabet duygum azaldı; arada bir, mevsimlik veya yıllık böyle birkaç gün, belki birkaç hafta tekrar tırlatacak oluyorum. Her seferinde kendime, bunun yanlış olduğunu söylüyorum, artık bu hırsı duymamın bir anlamı olmadığını söylüyorum. Zaman geçtikçe kayboluyor, kabul ediyorum ve alışıyorum. Artık sadece yazmak için ve kendimi gerçekleştirmek için yazmayı kendime bir hedef olarak belirliyorum. Artık sabaha çıkabilmek için yazıyorum.

Bunu başarmak istiyorum; insanın, bir başkasının fikri zihninde olmadan, yazıp yazamayacağını merak ediyorum. Topluma mal olmak, artık ben değil sen olmak istiyorum. İyi bir insan olmak istiyorum. Umarım başarırım. Sanatın en incelmiş, en zarif noktası etik. Bilgi, güzellik gibi kavramlar yeterli değil iyi bir sanat eseri için. Onu en yüce kıymet noktasına vardıracak şey etik. Bunu arıyorum, bende bu eksik. Umarım ulaşırım.

* İmgede kullanılan görsel: Eugène Trutat, Montagne de sedour, Tarascon, Toulouse Kütüphanesi, Fransa, 1903.

edebiyat, gençlik, şair, sanat, şiir, Tevfik Kanoğlu