Bir Dizi Olay #6
6.
Bir tabloyu seyrediyorum sanki. Dondum. Benimki almıştı kendi zevklerine göre bunları, büyüyeceğini, yaşayacağını varsaymıştık… Hiç olmadı, diyorum ben de elde olanlarla yetineyim olabildiğince, aile yadigârlarını kurcaladık işte böyle böyle. Dedem her plağın şehrini/dönemini/bestecisini küçük küçük bantlara kaydederek ve küçük notlarla onları detaylandırıp mütevazı bir müzik koleksiyonu hazırlamış (“Yahudi bir Polonyalı’dan sirkat etmiş”1 yazıyordu mesela bu Mareşal’in hemen kıyısında). Oradan nasipleniyorum, çok dert değil. Neyse, susturdum zaten onu. Plağı. Ara ara diğer yüzünü çevirmeyi akıl ettiğim, bu sayede saatlerdir beynimi kemiren bu 78’lik, B yüzünde La Marseillaise’deyken yavaşlaya yavaşlaya, söne söne durdu ve odaklandım.
İlk parçayı dinliyorum şimdi EP’den. Triangle’dan.
7.
Ve cam yorgunluğu… Çıt çıt… Kıpırtılar… Hukukun boşluklarından yararlanıp taksirli bir suçum olduğuna ikna ettirdim yargıyı her neyse işte, yani kullanışlı aptal olduğuma zor bela ikna oldular. Rüşveti saymıyorum. Yaşım yirmi sekiz. Eski kuşak solcular gibi mahkeme önünde aydın gösterisi yapacak değilim. Güvende yaşamanın sırrı, kaçmayı iyi bilmektir. Her yanlış her zaman açığa çıkmaz; bunun mümkünlüğünü bilirseniz, kurnaz olursanız, başınıza açılacak dertleri büyük ölçüde engellersiniz. Dürüstlük oyunu oynanmasın bu yüzden. Üç yıl cezaevinde kaldım, mahkûm olmamak için uzayan adli süreçlerde epey bir kıvrandım, dümen attım ancak ı ıh, yediremedim. Benim kuşağım böyle, bizler hakikati, bir hakikate inanmayı kaybettik. Siz eskiler gibi aslen inanmadığımız davalara inanmış rolü yaparak kendi kabahatimizi trajik bir duruşa, kahramanca bir şeye dönüştüremiyoruz. Zor bir dava karşısında mısın, kaçmanın, beladan sıyrılmanın yollarına bakacaksın. Erdem sinyallemenin bir anlamı yok.
797 yıl dedim, öyle ya. Kendi kendime bir kitabı okuduktan sonra, ki toplu kitap ve dergi siparişlerimi sağ olsun eşim alıyor, ben çoğu kez, istisnalar dışında, kafamı kapı eşiğinden öteye filan atınca gayri adli bir kişiye dönüşüyorum. Paranın idaresi, dışarıdaki işler, hayvanlara mamalar, iş hayatı ve elbette hayatla olan biricik bağımı sağlamama, aklımı korumama yarayan edebiyat dergileri satın alma işi bizim hanımda, ki bunların çoğu altmışlı yetmişli yıllara ait dergiler. Bugün bir edebiyatın varlığı söz konusu değil, mecburen takip ediyorum çağdaş edebiyatı ancak ne zaman elime bir dergi alsam, dergiciliğin artık gülünç bir iş olduğunu, bilinen anlamıyla edebiyatın çoktan öldüğünü, eğer şu an önümde bir şey varsa bunun bir hortlak özdeyişi olduğunu düşünmem gecikmediği için, sinirim bozulmasın diye yalnızca tedbir amaçlı alıyorum güncel dergileri, uzağımda tutuyorum onları kendimden.
Neyse 797 yıl diyordum. Kendi kendime kitap okurken bazen düşüneceğim geliyor, hayali bir yargıç bana kafa sesimle kaç yıldan hapsimin istendiğini soruyor, 797 yıl diyorum. “O ne lan!” diyor. “Taşak geçme!” “Vallahi, doğrusu budur” diyorum. “Doğrusu eğer buysa” diyor, “bir komediye hapsedilmişsin”. Sekiz yüz yıl desem bu içimde konuşan Mephisto’ya,2 o zaman benimle alay etmekten vazgeçecek gibi oluyor.
Albüme biraz daha kulak verdiğimde anlıyorum ki sonunda tam da aradığım şeye erişmişim; epey kapalı, şifreli bir müzik işiyle karşı karşıyayım. Akıl sağlığımdan şüpheli olmasam, deliliğim bir çırpıda anlaşılacak diye çok fena korkmasam Rana’ya, kızcağıza soracağım nedir bu arada derede çıkan, oradan buradan fırtan, eserle bağlantısız gibi duran seslerin hikmeti. Belki de sadece albümün miks yapılmamış bir versiyonunu yollamıştı bana kızcağız, biliyor çünkü tamamlanmışlıktan çok yarım kalmışlığı severim. Şüphelerim boşunaysa, aşırı kuşkuculuğum onu yoracak ve aklına olur olmaz düşünceleri çağıracak diye korkuyorum, o yüzden susmak, yapıtı kendini sunduğu kadarıyla keşfetmek çok daha zevkli olacak. Yani umarım öyle olur.
Mesela süre olarak çok kısa bir çalışma olmasına rağmen (27 dakika, 57 saniye) zamandan yana bir kısıtlanmışlığı yokmuş gibi parça kapanışlarına üç parçalık bir albüm için fazla sayılabilecek boşluklar koyulmuş, buralarda sadece dip sesler var. Birinde işte, yanlış hatırlamıyorsam ikinci parça bittikten sonra, plağın B yüzüne geçmeden önce, ilk dinleyişte ikinci parçanın süresine dahil edilmiş bir boşluk olduğunu anlamadığım, müzikal bir değeri olmadığı için ikinci parçadan izole edilmiş bir tür gürültü sandığım acayip bir bölüm keşfettim. Kartoneti sonra sonra incelerken, Nobody isimli şarkının uzunluğunun 8 dakika 48 saniye olarak gösterildiği mevzusuna uyandım ki bu belirtme o kadar küçük yazılmış ve o kadar alakasız bir yere yazılmış ki eğer dikkatli değilseniz, takıntılarınız yoksa hangi şarkıyı ne kadarlık bir süre içinde dinlediğinizi öğrenemiyorsunuz, işiniz gücünüz yoksa, belki kendiniz hesap edersiniz işte de kim niye bu kadar umursasın bu mevzuyu, insanlar bir ben değil.
Nobody’nin sonundaki gürültülü dip ses, bir kayıt ve miks kusuru değildi demek, bilinçli bir 48 saniyeydi, müzikti. Müzikti evet. Tersine çevrilmişti sesler ve dikkat edilmedikçe, yok sayılıp plağın diğer yüzüne çevirebiliyordunuz kulağınızı. Kim bilir böyle böyle sayısız kaç oyun vardı belki de bu işte?
8.
Boşverelim ama şimdi bunları. Daha vakti var. Aklımı dinlendirmeliyim, fazlaca yoruldu. Üzerimde bana aitmiş gibi bile durmayan illet bir sorumluluk hissediyorum. Bundan kaçmanın sağlıklı bir yolunu bulmalıyım. Hem bir sanat eseri kendinden başka her şeydir. Kendisiyle alakasızmış gibi duran her şeyle bağlantısı vardır. Dedemin notlarında parlak bir zekâ var, ona dönmeli biraz. Rahatlamalı. Rahatlamalı. Rahatlamalı… Hem düşünüyorum da insan zor sorumlulukların altına sokmamalı kendini; kârı ne olacak bununla, toplum ona ne kadar kıymet verecek? Eğitimlilerin en büyük günahı, toplumu şekillendirme, toplumda bir karşılık bulma tutkularından kaynaklanıyor. Eğitimli biri olarak, iyi bir eğitimden geçmiş biri olarak, ilk iş olarak ne demiştim biliyor musunuz kendime, bunca bilgiyi mezara götürmeyeceğim, e benden basit bir öğretmen, bir memur da çıkmaz, öyleyse bir tutkum olmalı, milletimi aydınlatmalıyım. Haha, milleti aydınlatacakmış. Aptal yüksek burjuva misyonerliği. Senin neyine aydınlatmak. Becerebilecek misin, düşüncelerin terk edilmek için öne sürüldüğü, sanki hiç var olmamışlar gibi kaypak bir süratle ve varlıklarına hiçbir delil getiremeyeceğimiz cinsten hiper hızlı şekilde ortadan kayboldukları, tüydükleri, öznesiz kaldıkları bir zamanda hem… Becerebilecek cesaret var mı bunu sende? Yine de huzur buluyorum. Bir zamanlar bazı düşüncelere sahiptim, artık değilim. Bir sistemim yok. Tek derdim huzur bulmak, üzerime yapışmış, şeytanın bile beni gördüğünde yol değiştirmesine sebep olan şu sakil imajı başkaları unutmayacaksa bile ilk önce kendi hafızamdan silmek ve basit bir mutluluğu paylaşmak. Bir soyum olmasından gurur duyuyorum bu yüzden. Dedeciğim, bir zamanlar bir yerlerde olmuş olman, tıpkı benim gibi düşünce sorunları çekmen… Benim gibi sürgün olman… Bana yalnız olmadığımı hissettiriyor. Bu tek başına çok güzel bir duygu işte.
9.
Dedesinin toplum hakkında yazdıklarını, çözüm önerilerini okudukça içine kurt düştü. Modern üzerine düşündü. Ben de düşündüm onunla birlikte. Bugün dünyanın hangi yerinde olursa olsun, aklı ileri derecede çalışan bir yığın entelektüel, modernin kötü bir şey olduğu, aşılması veya terk edilmesi gerektiği yargısında. Oysaki bu korkunç bir şey. Yani böyle düşünmeleri. Basit bulacaksınız beni, biliyorum ancak konfor batıyor bu insanlara, rahatlığın verdiği can sıkıntısı yabanıl heyecanlar aramalarına sebep oluyor, arkaik korkularına geri dönüyorlar böylece çünkü modern yaşam, şu günkü hâliyle, geldiği son şekliyle bedensel hareket ve uyku dediğimiz şeyi neredeyse hayatın doğal çevriminden ayıklamış, arızalı bir biçimde bu saydıklarımı hayattan izole etmiş durumda.
Moderne dört elle, sımsıkı sarılmalıyız oysa. Zira biraz olsun tarih okuması yaptığımızda, modernin öncesine gittiğimizde, hukukun, adaletin çok gevşek olduğunu ve insanların yasalarını ritüeller, saplantılar, düşler filan üzerine inşa ettiğini görüyoruz. İçinde boğulduğumuzu düşündüğümüz, bize ait olmadığını sandığımız bu dünyaya, çağdaş dünyaya minnet duymalıyız. Çünkü ondan biraz uzaklaştığımızda bir bataklığın içerisine düşüyoruz; tüm inancım, bilgim ve samimiyetimle söylüyorum bunu.
Bir ailesi olmalı insanın, bir soyu, sevdikleri ve onlar uğruna yaptığı şeyler. Bir halka, bir gereğe, bir inanca saf bir sevgi beslemeli, bunu da sevdiklerinin hayatına gerekçe kıldığı temiz bir niyete bağlamalı. Halk olmak böyle bir şey. Diğer türlü meze olacak başka insanlara, niyetlere. Neyi niye yaptığından emin olamaz. Kaostan değil düzenden yana olmalı insan. Devlet mesela. Düzenli bir kurum gibi gözükse de kaos unsurlarının heterojen bir birleşimi, devlet dediğimiz yönetim aygıtı, düzen taklidi yapan bir kaos. Son derece gerekli.
Düşüncelerinden sıyrılması uzun zaman alıyordu. Sokağa inmek, halka karışmak, artık halktan biri olmak haricinde neredeyse bir dürtüsü yoktu. Suçluluğundan kaçmak, rüşvet yedirmek, bir avukat ordusunun şeytani savunma ezberlerine güvenmek filan istemiyordu artık. Yıllardır zaten bunu yapıyordu. Bu toplumda bu kişilikle sevileceği yoktu belli ki. Günahını eğer tümden kabul ederse hem Allah’ın hem devletin hem de toplumun vicdanında belki affedilirdi. İnsanı da Allah yaratmamış mıydı; onun merhameti, kendisi karşısında yürekten bir af ve beraberinde gelişen sakınımla birlikte en adi kişi üzerinde bile kendisini buyur edebilen bir yürekten kaynaklanmıyor muydu? İnsanı da Allah yaratmamış mıydı; aynı insan Allah’a öykünecekse merhamette de öykünsündü madem ona. Bunları düşüne düşüne üstünü, kıyafetlerini giyindi.
Sokağa indi. Kulaklarında hep o aynı müzik vardı. Müzik, kulaklarında adeta bir buşonun içerisine sıkışmış, kütleye sahip acı bir duyguya dönüşüyordu, onu kendi ağırlığında bekletip herhangi bir eylemde bulunmadığında. Bir şeyler yapmalıydı artık, beklemek onda artık kendisinden kurtulmak istediği bir utanç yaratıyordu. Müzik eski büyüleyiciliğini kaybediyordu, üstelik ne kadar zaman geçmişti ki şunun şurasında. Sesler, bekledikçe bir tınıdan bir gürültüye dönüşüyordu.
Adımlarına yüksek topuklu sesleri karışıyordu. Gözleri belermiş sokak köpeklerinin sayısı ne kadar da artmıştı bu arada. Buralar böyle değildi. Hırpani giyimli, kurye görünümünde olan fakat muhtemelen kuryelik filan yapmayan birçok kurye önünden vızır vızır geçiyordu. Kendisi ilk bakışta anlamıştı da devletin yüksek dikkatinden mi kaçacaktı bu! Sokakta, caddede kulağın engelleyemeyeceği bir gürültü hâkimdi, bu mahalle böyle değildi. Varoş mahallelerinden gelen kültür ta buralara kadar uzanmıştı anlaşılan. Köşebaşında elinde telefonlarıyla sabırsız bekleyen gençten birçok insan gördü üç beş dakikada. Karşıdaki büfeye yöneldi, siteden çıkarkenki cesareti çabuk kırılmışa benziyordu ancak kendine güvenmeliydi, henüz çıkmıştı dışarı daha. Önceki tecrübelerini hatırlasındı; o zamanki rahatlığını, enselenme telaşı olmadan hareket edişindeki o masum gururu, enselendiğinde, sık sık enselendiğinde bu felaketin onun için nasıl bir ezbere dönüştüğünü… Hiç değilse yeniden doğmuştu, bu da büyük bir şeydi. Yaya geçidini kullanarak karşı kaldırıma geçti, düşündü, kılık değiştirmek işe yaramıştı, bu kadarını beklememişti. Ve büfedeki esnaftan bir şey istedi.
10.
Bothalona. İsmi bu evet. Bir tür Esperanto.3 Uydurma. İlk bakışta, tek kelime bilmediğim Almanca üzerinden düşünüp, bir tür Alman argosu mu bu filan dediysem de yok böyle bir şey. Basit sentez. Ama koyu bir his veriyor insana. Both alone demekmiş, Rana dedi. “İkisi de yalnız” yani. O anlama geliyor. Hakkında biraz daha yazmak istiyorum bu parçanın, yeniden dinleyeceğim. O yüzden merak etmeyin, yazı çok uzamayacak. Kısa keseceğim. Sadece tecridimi biraz daha unutmak istiyorum. Yazdıkça omuzlarım eziliyor zira. Geleceğim…
Eterik bir ses, hüzünlü vurgularla yükselip alçalıyor parça boyunca. Hemen hemen anlamadığım bir dilde olan nakaratı ara ara, vakti geldiğinde tekrar ediyor. Almanca değil sanki bu. Almanca böyle bir şey değil. Fransız aksanı var işin içinde. Bazı mısralarda ses duygulu bir incelme yaşıyor. Kesinlikle cezbedici. Ağlamaya sebebiniz varsa ağlayabilirsiniz ama ağlayışınıza öforik4 bir dans eşlik edebilir. Öyle oturduğunuz yerde ağlamakla sınırlandırmazsınız kendinizi.
Bir ses buluntusu, çok da nadir olmayan vuruş seslerinin metronomvari tekrarları üzerine glitch5 bir şekilde kendisini ikram ediyor. Ve yükselen dişil bir ses. Erkek sesi ama. İnce bir erkek sesi. Parça epey uzun, bir ilerleyişi/anlatısı olduğu izlenimi bırakıyor. Rana’ya hiç sormuyorum neden bahsediyor diye. Tüm seslerin dinmeye yakın bir yükseklikte salındığı evreler oluyor, oralarda tonight tonight tonight’ları işitmeye başlıyoruz: Raving George’dan anımsadığım bir ses atmosferi bu; sisli, uzak tepeler üzerinde salınan, duygusu gözyaşı döktürmesinde değil dans ettirmesinde olan bir ses dizimi. Geçiyoruz hafif hafif, bir yüzme hissi. Ama uyuşturucu zayıflığıyla tükenmiş bir zihnin ay ışığıyla kesilen sığ bir derede boğuluşunu andırır gibi daha çok. Rahatlatıcı değil.
Gayet sert vuruşlar, bu sefer into the night’a taşıyor dinleyeni. Bu sefer into the night’lar tekrar ediyor. Into the night ile tonight hatta nacht ikileminde, üçleminde dolaşıyor. Mekânın bütün işitsel unsurlarıyla kayda geçirildiği bir final: Sakin, tekinsiz bir piyano lick’i.6 Boş ve geniş bir odadaki güneş yorgunluğunu hissedebiliyorum.
1. Sirkat etmek: Çalmak, hırsızlık etmek; hırsızlamak.
2. Mephistopheles. Birçok yazınsal, sanatsal eserde varlığını gördüğümüz negatif, şeytani, kötücül varlık: Şeytan. Goethe’nin Faust’unda da karşımıza çıkmaktadır kendisi. Goethe’nin eserinde başkarakter Faust, Şeytan ile ruhu karşılığında bir anlaşmaya varır, Mephisto ise Şeytan’a vekâlet eden kötü bir varlık olarak anlatıya dahil olur.
3. L.L. Zamenhof isimli, muhtemelen Polonya Yahudisi olan bir doktor (takma adı Doktor Esperanto’dur) tarafından oluşturulmuş en önemli uluslararası yapay dillerden birisi. Esperanto “one who hopes” yani “umut eden kişi” anlamı verir. Zamenhof’un bir göz doktoru olması ise ilginçtir.
4. İng. euphory, euphoria. Öfori. Aşırı mutluluk ve keyif hali.
5. Görsel-işitsel çoklu medyalarda (animasyon, video, video oyunu gibi başlıca medyalar) gözlemlenen hatalardan etkiyle gelişen bir güncel sanat tarzı.
6. İng. lick. Riff’den farkı; daha kısa, biricik ve değişken bir ses dizilimini içermesidir. Riff’lerin alametifarikası ise akılda kalıcı, daha oturmuş ve tekrar edilebilir olmalarıdır.
