Bir Dizi Olay #6
“Parmaklarımın mürekkeplendiğini fark ettim, bu yüzden, yazdıklarım yalnızca düşüncelerimi kestirebilen birisi için anlaşılır olacaktır...”1
Başlangıç niyetine bir vizyon
Eskişehir’de bir kafe. Kirayı, faturayı çıkaramayan öğrencilerin günübirlik iştirak ettiği, bir ucu sokağa kurulmuş bir yer… Cam kenarı, yarı açık; içlerine yumak yumak, sivri ve parlak siyah tüylerin oturduğu sağ gözüyle bizimki, karşıdaki kampüsün içinden caddeye doğru yayılan bağırtıları dinliyor. Vazgeçiyor. Kafede, içerde üç beş kişi var yok, onlar da vakit eritiyor, müşteri sayılmaz.
Önüne bir kahve istiyor. Kahve işte. N’olursa olsun, yalnızca bir kahve… Garson kızla konuştuktan sonra kafayı tekrar masaya gömüyor, sol yanağının üstüne yattı. Sağ gözü bu sefer kapandı kapanacak, bir elinin ilk üç parmağında eflatuni bir trafik gölgesi gibi parmaklarına yayılmış üç kesif tırnak boyası lekesi var; sızlayışı bu çiziklerin, üşüyerek ve elleri pembe bomberinin ön ceplerinde, hava ılık, fena değil, oysa o şeker hastalığı nüksetmiş gibi huysuzlanma derdinde.
İyi temizlenmemiş, çiçekli, cılız ve çizilmiş bir su bardağında geliyor kahve. Dudaklarını köpürterek, elini hiç oynatmadan alıyor bir fırt. Sonra güm. Kafa masaya. İçeri giren tek tük çocuklar, bizden. Müşteri sayılmaz. Bir dudak eksilmiş kahve bardağından sıcak duman, sömürgecilik geçmişi olan yerlerdeki gibi, enfeksiyonel bir şekilde kuyumculara ve okul binalarına doğru yükselirken şarkının değiştiğini fark ediyor: “Make up your mind / Before it goes away.”2 Caribou’dan Lime çalıyor.
Giriş
The New Yorker’da “My Time with Kurt Cobain” yazısını okuyorum çat pat. “His toenails were painted a rosy hue. The smell of jasmine flowers…”3 kısmı en çok aklımda kalıyor.
Bir türlü son şeklini alamamış olmalarından dolayı, nereden bakarsanız bakın eksik bir yazı…
Artık yazmak istemiyorum. Hiç değilse bir süre. Sağlığım bozuluyor.
Değer - Yüceltme
Not tutmak. Yazılarımı, düzensiz notlarımın belirlenmiş son sınırları olarak algıladığım ve karşı tarafa da o şekliyle aktardığım olur. Bazı yazılar düzenli notlardır, tek seferde tutulur ve tek kalemde yazıya geçirilirler. İşte bazılarıysa dağınık notlardır, sınırları yoktur, konu başlıklarının nerede birleştiği, nerede birbirinden ayrıldığı bilinmez, doktor yazısı gibi eciş bücüştürler, profesyonel bir elden geçmediği sürece karşı tarafa şifreli bir dil gibi gelir. Bazı yazarların, eserlerini, yazı parçalarını bu parçalılık ve dağınıklık üzerine kurduğunu, yazma ihtiyacındaki düzenlilik takıntısını bu şekilde asi bir not tutma biçemiyle bir tür deneye sokup yazar tıkanmalarını aştığı olur. Not tutmayı bir desen çizmeye, karalamaya, şöyle hafif hafif dalmış, zihninizde derdest ettiğiniz ana konunun ekseninden çıkmaya yakınken, o uyurgezer pozisyonda zihinsel olarak sizi üzerinde yürüdüğünüz ana rotaya yaklaştıran ya da oradan çok tehditkâr bir uzaklığa sürünmemenizi sağlayan bir imleç olarak da düşünmeye çalışabilirsiniz.
Not tutma işi günlükleri aklıma getiriyor. Günlük yazarlığı ne garip. Günlük dediğimiz yalnızca, kişinin şahsi sınırları içerisine giren, bu kişiye has dekorlar içerisinde mahrem mahrem kımıldayan anekdotlar olarak düşünülmemeli. Gün kavramından ne anladığınızla alakalı bu. Günün içerisinde ne görmek istediğiniz, bir zaman birimi olarak günü hangi uzama sığdırdığınız veya günü hangi uzama genişlettiğinizle alakalı günlük yazarlığınızın varacağı yer. Günlüğün özel bir iş olduğunu doğruluyorum. Ancak bu kişiye haslığı, mahremiyeti yabancının, size bir yabancının mesafesinden bakan birinin uysalca kabul edeceği, şikâyet etmeyeceği bir ortak alana, bir tür kamuya açarsanız buradan sanat doğuyor işte. Not tutmak, notlarla günleri birbirine kavuşturmak ve bu günlere ortalama bir yabancının da iştirak edebileceği naif bir mahremiyet/özgünlük duygusu eklemek, öylesine bir notu sanatsal bir değere yükseltiyor.
Kötü şiir - Şiir - Mutsuzluğun mahremiyeti
Şairler ve şairlerin şiirlerini yayımlattığı dergiler üzerine o kadar düşündüm ki şu son iki ay. En yakınıma bile kabul ettiremiyorum. Genelgeçer bir doğru, bu toplumda en sivri zekâların bile aşamadığı bir etik sınır. Onlar bile bu herkesçe doğru kabul edilmiş şeylerdeki ürkekliği aşmaya, yıkmaya cüret edemiyor. “Böyle gelmiş böyle gider” der gibi bir havaları var, birtakım şeyleri kanıksamanın düşkünlüğü var üzerlerinde. Arkadaşımla hava henüz kararmışken, Kurtuluş yakınlarında yürüyoruz. Günümüzde bizim kuşağımızın neden bu kadar kötü şiirler, öyküler yazdığını düşünüyoruz. Hadi kurmaca neyse, kurgudaki başarısızlık, öykü gibi bir tür, şiir gibi çok daha yüksek bir dikkat gerektiren bir alana kıyasla daha hafifletilebilir bir cürüm olarak anılabilir, ancak ben şiirdeki basiretsizliği kabul edemiyorum.
O da ben de şiir yazımındaki bu basiretsizliği tembelliğe yoruyoruz. İstendiği kadar iyi birer şiir okuru olsun bu kişiler diyoruz, iş yazmaya gelince oldukça tahammülsüz, eksik ve tembeller. Gerçi düzenli bir iş hayatına mahkûm bir insan, eğer bu türden bir yaşantıdan şikayetçi de değilse, şiire bahane olabilecek bir insan kabahatliliğini taşımaz içinde. Bu olmayınca da ortaya çıkmaz bir şey. Bunun ne demek olduğunu biliyorum, hayatımın sanatsal olarak en despot, ruhuma karşı en idrak edilebilir, çetrefil nedenlerle yanaştığım yani normal bir mutluluğu paylaştığım evrelerini düşünüyorum da içimde ne sanat duyabildim ne şiir. Bu evrelerde, ilk önce yazma ihtiyacım sanki bir kusurmuş, bir suçmuş, insana vermem gereken değeri örseleyen gizli bir zevk alanıymış gibi örtüldü, sonra da zaman geçtikçe yazmak istemez oldum, çünkü mutluydum. Mutluluk hakkında yazmak bile mutsuzluk gerektiriyordu, çünkü mutlulukta kanımca kamusal bir şenlik var, mutsuzluk ise oldukça özel. Bence bu yüzden hassas ve mahrem konular, yazıya sinebilen tılsımlı gereçleri en iyi koruyan eden zevk alanları.
Türk tipi dream pop - Karpuz şekerinde tipografi - Fotografi
Şu sıralar şiir yazımıyla kafayı bozmuş durumdayım. Şiir yazmak için mükellef, edebiyat severlerce, okur tarafından, eleştirmenlerce4 çok çok iyi olduğuna hükmedilmiş eserleri tüketme türünden bir gerekliliği olduğunu düşünmüyorum şairin. Şiir size uğruyorsa, onu duyabiliyorsanız, o, portmantodan, evet evet oradan dahi çıkar, ziyaret eder sizi, eğer çekmeceden çıkmamışsa. Ben onu zaten kitaplardan ziyade kötü müzik parçalarında, sabah kuşağı programlarında, bir kitabın içeriğinden çok raftaki görünüşünde onu alımlayanın eser hakkında ne düşündüğünde, sokak ağzında yapılan kavgalarda, konteynerlere yakın, takside filan içim bunalırken, keyifsiz keyifsiz ve dalgınca yürürken ya da en iyi yaptığım işi sürdürürken, saatlerce düşünceli düşünceli otururken duymaya, bana uğrayışını kabul etmeye başlıyorum.
Onu şiirin kendisi hariç çoğu yerde duyuyorum denebilir. Mesela Cigarettes After Sex’in “A love that nobody could destroy / Took photographs like Brautigan’s book covers / That we both adored…” dizelerinde.5 Kimin aklına gelir bir müzik grubunun bir parçasında, bir şairin, Richard Brautigan’ın şiirleri değil de kitaplarının kapaklarıyla melankolik/fotografik düzeyde ilgilenildiğini naifçe aktaran bir sözle karşılaşılacağı. Bu grup yani CAS’a da bayılmıyorum. Yılgın, depresyon klişeleriyle sancıyan, müzikal bir yenilik dehası içermeyen şarkılarla meşgul bir yapıya sahipler, yani dediğim gibi, bayılmıyorum. Önemli olan da bu, Türkiye’de çok dinleniyorlar mesela. Çünkü yılgın, kendine saygısızlığını sanki kıymetli, hüzne raptedilebilir bir duyguymuş gibi sunan, şu dönemlerde tam anlamıyla cayır cayır çürüyen bir toplumun müziği aslında bu. Grubun parçalarındaki lirikler hiç Türk değil, yukarıdaki sözden de anlaşılacağı üzere, ancak buradaki dinleyici bunu umursuyor da değil, o dinlediği şeydeki arabeskleşen tatlı dream pop tınıyla kendinden geçmeyi, kendini hiç etmeyi seviyor. Kaç Türk Sunsetz parçasındaki Brautigan detayına dikkat kesilmiştir bilemeyeceğim. Bu dizelerde beni Amerikalı avangart, sokağı raporlayan işler çıkaran vahşi denebilecek Ryan Mcginley, Nan Goldin, Diane Arbus ayarında fotoğrafçılara (son dönemde ilgimi kısmen çekmeyi başaran bir isim var, belgesel fotoğraflar çekiyor yine, Kensington’daki opiyat salgınını raporladığı fotoğrafları en çok ilgimi çekmişti: Jérôme Sessini, Baltimore’da ve Ohio’da da bazı raporlamaları var fakat Kensington’dakiler kadar dikkatimi cezbedebilmiş değil diğerleri), Amerikan kitapçılara, şairin In Watermelon Sugar kitabının Penguin’deki kapağına, bu kapaktaki tipografik delifişekliğe, çoğulluğa götüren poetik bir damar vardı mesela. İşte bahsettiğim şey bu. Kof, aşka dair sarılmalar, sevgiliye kavuşamamanın verdiği klasik veya modern olsun bu, bu hüzün, o sarsıntılı, iç büzen umut veya umutsuzluk hislerini belgeleyen, yine bir başka şair tarafından kalemlenmiş mısralar değil bende mesele. Hiç alakasız bir yerde ona dair bir şey duyumsamak beni heyecanlandıran.
Poetry slam6 / Sloppy poetry
Yani bir de şu iş var. Daha doğrusu bu hakaret kanımca. Bir yanlış alımlamadan doğan, bayağı kaba bir tutum. Şiir okuma meselesi. Şiiri böyle, bütün heteroseksüel çiftleşme öncesi kur klişeleri tükenmiş de artık son çare olarak böyle hafif genizden tüten abuk bir tonla, inceden vurgulaya vurgulaya mısraları düzenli düzensiz okuma işi. Bu nedir yahu? Neye hizmet etmektedir? İğrenç bir şey bu. Nâzım’ın bile kendi şiirlerini berbat okuduğunu gördüğümde içimden umuda dair birkaç parça azık daha yere dökülmüştü. Yazarların, şairlerin kendi işlerini çok iyi seslendirmelerini, okumalarını beklemiyorum veya gündelik dili çok iyi bir diksiyonla konuşmalarının onların sanatsal başarılarına delil sayılamayacağını biliyorum neyse ki. Yani kekeme bir kişi çok iyi şair olabilir, berbat konuşan bir kişi harika romanlar yazabilir; bu tarz özelliklerin iyiliği veya kötülüğü elbette sanatçının sanatına iyi veya kötü deliller sunmaz. Ancak şiir okumak denen şu iş, maalesef, hazzetmediğim bir şey ya da belki çok kötü örnekleri var, o yüzden işin hakikati kuşatılmış, gök kapalı, bu yüzden meselenin aslına, oradaki güzelliğe ulaşamıyorum. Çünkü, şiir dediğimiz şey tınıdan, müzikten uzak olduğu şekliyle bile bir bakıma müzik. Şiir müziğe yakın bir şey ki onu okurken ezilip büzülüyoruz, farklı bir okuma yöntemine ihtiyaç duyuyoruz. Demek ki elimizde, en kaba tanımıyla, ahenkli bir tümce var. Bu okuma mevzusu en azından şiir sanatının ahenkle, sese verilen önemle “olan” ilişkisini ifşa etmeye yarıyor, bak bu iyi bir şey işte.
Mermerden eller
Trakl’ı ilk okuduğumdan bu yana bunca sevmemin sebebi, meğer onu Kavram Yayınları’nın Yeryüzü Şairleri dizisinden okumammış. Özellikle Sadık Karamustafa’nın yaptığı vişneçürüğü harflere yer veren kararmış kapak tasarımının da elbette bunda rolü büyük. Bu işlerin yapıldığı yıllar, 1995-96. Benim doğduğum sene ise 95. Hayali bakımdan resmedildiği şekliyle asla değil ama inkarnasyona, ruhun bedenlendiği düşüncesine inancım var. Onu gayet somut, biçimi olan, duyusal bir iz olarak okuyorum, görüyorum. Bazen duygularım bazı sanatçılardan, bazı eşyalar üzerine seneler, on yıllar, asırlar önce sinmiş zamanın çekirdeklerinden, benim burada olmaklığım ötelerden, mekânın tek parça zemininin ötelerinden/ötesinden geliyormuş gibi hissediyorum. Avuçlarımdaki çizgilerden tutun nefesimin kokusuna, gerek iyi gerek kötü alışkanlıklarıma, basit bir giyim tercihimden yenimi, yakamı nasıl buruşturduğuma kadar böyle küçük küçük cisimsel örüntülerden bana doğru insan zamanının taşıdığı şeylerde başka başka yerlerin, kişilerin, ilhamların gayet maddi ve somut ruhu varmış gibi geliyor. Zihinsel bakımdan onlardan tam emin olamıyoruz diye onların olası varlıklarını yok saymamalı. Belki aynı ağacın köküne değen, aynı pamuk tarlasına uzanan, özetle aynı köklere temas eden bir geçmişim var, gerçekte hiç tanımadığım insanlarla. Nasıl derler, üzerine düşünmek, ispatlamak da istemiyorum; hissediyorum besbelli. Tüylerim ürperiyor. İspatlamaya ihtiyacım yok ki. Güneş, hepimizin ortak bir nesnesi olduğunu ispatlamaya yeter de artar zaten. Ondan saçılan enerjiyi doğamızda, etimizde depoluyor ve dağıtıyoruz. Tek güneş, tek gezegen, sayısız öykü ve insan. Büyüleyici.
Şimdi fark ediyorum, şairin ellerine odaklanmış tasarımcı. Kapaktaki ellerin ona ait olduğunu anlamamı sağlayan şey ise şairin pantolon çizgileri. Trakl’ın epeyce seyrettiğim bir fotoğrafı vardır, hah, işte bu detay orada dikkatimi çokça cezbetmişti zaten, ondan bahsediyorum. Karamustafa yüz ifadesinin ellerde, daha da incesi parmaklarda da seyredilebileceğini biliyor olmalı. Suratı görüntüye dahil etmeden (ki surat, insan duygusunun kümeleştiği, ciddi olarak bir his peyzajı sunduğu en güçlü ten yuvarıdır) bir ruhun hissini karşıya geçirebilmek mümkündür. Eller bu türden bir hissî aktarım için biçilmiş kaftandır. Ya da yontulmuş mermerdir mi demeliydi.
A’lar, U’lar, V’lerle dolu günlük desenleri
Koleksiyon işine de merak sardım tekrardan. Türkiye’de yalnızca belli başlı kişilerde olduğunu bildiğim baskıları elde etme fikri çok cazip geliyor mesela. Üstelik bunlara erişmek için öyle çok ahım şahım değil mütevazı rakamlar da size yetecek oluyor. Mesela De Yayınevi tarafından basılan şairler ilgimi büyüler oldu. İsmet Özel’in Evet İsyan’ının da bu yayınevinden çıktığını öğreniyorum. Nâzım’ın Memleketimden İnsan Manzaraları var hakeza. Geçen bir arkadaşımla, Ufuk’la bu kitaba ismini veren şiiri üzerinden Oktay Rifat’ın şairliğini tartıştığımız Perçemli Sokak kitabı var. Yeditepe’den o mesela. Rifat, kapaktaki deseni kendisi yapmış. Süreya’nın Birhan Keskin editörlüğüyle çıkan Seviş Yolcu’sunun (kapak Utku Lomlu’ya ait) içinde şairin desenleri yer alıyor. Şu Gelişim Hachette’in ansiklopedileri vardı. Az karıştırmadım. Okumaya dair ilk derinleşebilen ilgilerimin serpildiği fiziksel eşyalardı. Orada Dostoyevski’nin şayet hafızam beni yanıltmıyorsa Suç ve Ceza’sına ait, romancının kendi kaleminden çıkma desenler vardı. Karakterleri geometrik birer imlermiş gibi kendi tasarladığı mekânların içine diziyordu. Çizimler hafif dağınık, seyredene bilinçli bir eksiklik hissi veren bir sanatçı tutarlılığına sahipti, çok sevmiştim. İşte Süreya’nın çizimleri de aynı hissi bıraktı. İlhan Berk’in de çizdiğini biliyorum. Dahası, bir lise edebiyat dersinden hatırlıyorum, otuzlu yaşlarının ortalarına varmanın olgunluğunu henüz kanıksamış gibi duran, sınıf masası kenarına ilişen beliyle öğrencilerine seslenişinin bir uzantısıymış gibi beline doğru kavuşan bacaklarının görüntüsü, birlikte, nedense aklımda kalmış öğretmenim: “Gördüğünüz gibi şiir yazmak hiç öyle kolay değil, yazmak kolay bir şey değil. Baksana, İlhan Berk ne kadar uğraşmış, erinmemiş gitmiş balıkçıdan balık almış; yemek için değil, resmini çizmek için” demişti aşağı yukarı. Şimdi bu dediğimi, hafızadan dediğim bu şeyi şairin bir tümcesine, günlüğünden bir tümcesine orantılamak var, ne güzel olacak: 2 Temmuz tarihli, “Yeni Resim” isimli günlüğünde Klee’nin soyut sanatının Hitler tarafından aforoz edilmesine değinirken “Bunu bir yerde okumadım, bir ressam arkadaş söyledi” diyor. Benimkisi de o hesap. Şairin “Hamsi” isimli bir şiiri var mıydı,7 ozan resim çizer miydi, edebiyat hocam sahiden dedi mi böyle bir şey? Zihnin heybesinde donup kalmış, çok tırtıklanmamış, sadece kafamdaki doğruyu kendime ispat etmem için olduğu yerde yakalayıp onunla biraz cambazlık ettiğim bir görüntü, şiire dair. Sadece bu “Hamsi” için değil, yine “Yeni Resim”den gidecek olursak, diyor ki satın aldığı Klee tablosu için “Ad Marginem… Bakmaya doyamıyorum.”8 Böyle böyle, deneysel bir görsel zekânın inşasına kalkışıyor: “Duvardaki o resmi büyük bir şiire doğru götürüyor beni... A’lar U’lar, V’lerle olmak, Paul Klee’de uyanmak.”9
Şair günlükleri
Berk de benim gibi. Viva Zapata izliyor, rejisörden etkileniyor. Bu etkilenmesinde şüphe yok ki şairane bir ilham var. Yönetmenin üslubunu değerlendiriyor. Kaba bir yönü varmış Kazan’ın; bayılırmış yönetmen buna demesiyle zannediyorum kendisinin günlük dilini kuran yalınlık tarzından da yerini yönünü seçebildiğimiz o zamanki şiir diliyle Elia Kazan’ın kadraja olduğu gibi soktuğu kayalıkların, çalılıkların sunumlarındaki cezbedici sadelik arasında basitlik kavramı ekseninde ele alınabilecek bir uygunluk var. Dahası, Le Monde okuduğundan bahsediyor, başyazısını okumuş. Günlüğünü kuran estetik demirbaşlar aynı zamanda gününü, bir gününü de kuran öyle kenara atılamaz, savuşturulamaz detaylar ki günlüğüne dahil olabiliyorlar. Benim de dahil etmelerim, bahsetmelerim gibi. Ressamlardan bahsettim, yönetmenlerden bahsettim, kitaplardan bahsettim. O da bahsediyor. Jacques Prévert karıştırmış, öyle not düşüyor.
1. Selected Letters of Friedrich Nietzsche, çev. Anthony M. Ludovici (Garden City& Doubleday, 1921), 219.
2. “Aklın yaylanmadan onu toparla.”
3. Ayak parmaklarında gül rengi bir boya vardı. Yasemin çiçeklerinin kokusu…
4. Hangi eleştirmenler? Eleştiri ve reklam arasındaki fark üzerine düşünen, böyle bir fark olduğunu hesap edebilen kaç kişiyiz, bilmiyorum…
5. “Bir aşk kimsenin yıkamadığı / Çekili fotoğraflar Brauntigan’ın kitap kapakları gibi / Hayran hayran baktığımız” şeklinde çevrilebilir.
6. Poetry slam veya slam poetry. 1. Halka açık herhangi bir alanda (bar, kafe, park, kitapçı vb.) gerçekleştirilen, klasik şiir okuma biçimlerinden ayrılarak ortaya koyulan, performans yönü daha ağır basan bir şiir icrası. Bu icra rekabetçidir; sahneye çıkan şairler birbirleriyle bir seyirci karşısında yarışmış olur. 2. Bir tür âşık atışması.
7. Varmış evet, Açık Radyo yardımıma koşuyor neyse ki. “İlhan Berk şiirinde posthümanizmin izleri” isimli metinde İlhan Berk’in çizmiş olduğu bir desene de yer veriliyor.
8. Aslen Latince olan ad marginem “eşikte, sınırda” anlamı veriyor olmalı.
9. Alıntılar şairin edebiyat yazılarının derlendiği, Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan El Yazılarına Vuruyor Güneş isimli kitaptandır.
