Bir Dizi Olay #6
Yöntem: Dış dünyadan öznede şiddet duygusu uyandıran izlenimlerin derlenmesi.
Yazarın amacı: Diğerlerinden ayrılan belirgin bir duyguyu {şiddet} bir nesne, olgu, olay veya benzeri araçlara yansıtmak; böylelikle bir imgeye, sahneye, düşünceye ulaşmak. Böyle yapmakla, şiddet istencinden hedonistik bir haz almaya değil onun müşküllerinden kurtulmaya çalışmak.
[ N e s n e l e r i n Ş i d d e t i ]
|Metal| Buzdolabının metal, soğuk yüzeyi. İnsan bilinci ve zanaatkârlığından uzak, hatasız ve pürüzsüz hatlar. Yüzeyin üzerindeki bir çiçek magneti kaldırıldığında bir hasarın varlığı seziliyor. Doğru açıyla bakıldığında, küçücük bir göçüğün orada olduğu anlaşılıyor. Öfkeyle vurulmuş olabilir buraya ya da bilinçten uzak bir darbe almıştır belki. Başka bir eşyanın kuvvetiyle buranın yüzü ezilmiştir. İnsan suratı bu göçüğü meydana getiren o darbeye maruz kalsaydı, ne kadar dirençsiz kalırdı. İnsan yüzü telmaşa ve dirayetsiz. İnorganik bir aksam veya yüzey kadar güçlü değil. Organik süreçlerini bir devre hareket ve akış üzerinden sürdürmekte mahir ama fiziksel darbelere karşı hayli dayanıksız. Soyulmuş bir insan yüzü veya soyulmuş, hurdalaşmış, oksitlenmiş bir eşyanın yüzü. Belki her ikisi de darbe aldığını kuvvetle hissettiriyor, ancak insanın bir duygu bütünlüğü olduğu için onun yenilgisini içselleştiriyor, önemsiyoruz. Nesneler, ancak onlara karşı sahiplik hissediyorsak duygu atfedeceğimiz cansız ve acı çekmez şeyler.
[Cam] Sebepsiz şiddet. Henüz toplumsal ahlakın ne denli yaptırımcı olduğuyla yüzleşmemiş, ilkgençliğini fevri bir şekilde yaşayan kimseler arasında gözlemlenebilir. Kenar mahalle jargonunda, kenar mahalle evlerinin oturma odalarında; annenin, çocuğun ve babanın ağzında da yaygındır. Getto ile gelişkin bir semtin arasında sıkışmış, çarpık çurpuk bir yerleşim ağını seyreden birazcık aklı başında kişi, kaldırım taşlarından bina girişlerine, saat kulelerinden belediye binalarına, oradan parkların muzip peyzajlarına kadar, baktığı birçok yerde, içinde garip bir şiddet ve sefalet duyabilir. Madde sanki kendi kendini bir özsaygısızlıkla parçalamakta, kenar yerlerini aşındırmaktadır. Şiddet, nesnelliğini zihnimizde pek de oturtamadığımız psikanalitik kuramlarca, içerdeki ölü ve çürük şeylerin, tutkusal bir gerilim anında patlayıp doygunluğa ulaşması üzerinden de hesap edilebilir bir şeydir. Yukarıdaki tekme aslında sadece rahatlamak için atılmış olabilir.
|İç organlar| Kaldırımın alçak bir kenarına düşmüş bir domates. Bir tekerleğin, bir insan tabanının veya farkındalıksız bir çocuğun ayağının darbesiyle ezilmiş. İkindi güneşinde capcanlı ve diri bir görünümü var. Sanki kılcal damarlarında hâlâ pekmez gibi bir kan demeti pompalanıyor. Sanki hâlâ bir bütünün eklentisi olmak, seyirci tarafından bu şekilde algılanmak için can çekişiyor. Yurdundan sürülmüş, bir sevenin bağrından koparılmış gibi “ayrı”. Kopmuş bir organı andırıyor. Ya da asfalttan, kızgın bir musalla üzerine yatmış, kaza artığı, deşilmiş bir cesedi. Çıplak kızıllığı kabuk bağlamış yara rengi veya utanmış bir yanağın koyu gölgeli kızarıklığıyla bezeli veya akasya yaprakları gibi keskin tonlu ya da vajinanın acı şarap kırmızısı gibi dokulu. Üzerine basma isteği uyandırıyor, yerde izmarit söndürürmüşcesine ayak ucuyla veya topukla uygulanacak bir kuvvetin itkisini doğuruyor. Yarılmış karnında, hamurdan yapılmış, sararmış dişler gibi çekirdekler. Bir adım daha geri çekilip seyredildiğinde, bir cinayete tanık olunmuş da bu ağır yük hazmedilememiş gibi mide suyunda tiksinç bir his, bir bulantı.
Çiğnenmiş, öğütülmüş, ambalajından soyulup son sınırına kadar hazmedildikten veya süratle tüketildikten sonra mezbeleliğe fırlatılmış nesnelerin çirkinliği. Ahlaksal bir kirlilik hissini de tetikliyor, çöp diye anabileceğimiz bu dağınık insan istifi. Sindirilen, iç organların içinde bekletilen, artık eski biçemsel ve hedonistik görünüşlerine değil bulamaç bir renksizliğe sahip olan yeme içme nesnelerinin insan gövdesi içinde yaptığı ağırlık, insan zevkleri ve ihtiyaçlarının değil de mutant bir hayvanın oburluğunun ontolojik ağırlığıymış gibi, bu durum üzerine düşünen kişiyi bir öztiksintiye sürüklüyor.
|Düşüş| Yine bir domates, Bir Zamanlar Anadolu’da filmindeki elma gibi yokuş aşağı yuvarlanıyor. Hiçbir dikkat ona çevrilmiyor. Satıcısının avucundan düşmüştü, şimdi kontrolsüz bir ilerleyişi var. Gövdesi, o hızlandıkça sanki çığ gibi büyüyor. O kadar süratli ilerliyor ki bir tekerin altına girse balon gibi patlar. Bir kasise çarpsa müntehir bir ceset gibi yükseklerden düşer ve ortadan yarılır, kusmuk gibi, geçmişteki bütünlüğünden uzak; tanınamaz halde, oracıkta sinek bekler. Sineklerin eskimiş, ziyan olmuş şeylere şekerli ilgisi. Düşüşü seyrediliyor, dur durak bilmiyor, hâlâ göze sınır olan fiziksel bir ufukta hareket ediyor; hızlanıyor, izleyende olası bir kazanın izlenimini uyandırıyor. Şiddetli bir sesle, bir kasisten sıçrayıp ağır bir camın hışmıyla bir kafatasını tuz buz edecek veya bir merminin hızıyla bir eti delip geçecek bir felaketle hızına hız katıyor.
[ dövme / kazımak ] Domates kırmızısı kanla lekelenmiş, bir çete savaşından çıkmış gibi yorgun ve ölgün bir surat. Peki ya kanın avuç içine kil gibi yerleşip kurumasına ne demeli! Sağ elin baş parmağı, alında; intikamcı hislerin eşlik ettiği bir düşkünlükle, birkaç ıslak hat çizecek kadar dolaştırılmış gibi duruyor. Geçici bir ölgünlük muhtemelen bu, çünkü seyrettiğimiz kişi, göğsünün sağ tarafındaki dövmesi bakımından yaşam ısrarı yüksek bir kimseyi andırıyor. Ne olursa olsun, tüm nevrotik yılgınlığa rağmen, bir izi bir yere kazımayı âdet edinmişe benziyor. Domates kırmızısı kan lekeleri sanki gerçek değil. Renk, doğallık dışı derecede yumuşacık. Fotoğrafçı tarafından, uygun görüntünün elde edilmesi için modele uygulanmış mafyatik bir makyajı andırıyor. Fotoğrafın sağ alt köşesindeki deformasyonlar alımlayıcıda uçucu bir şiddet izlenimi bırakıyor.
|Düşüş I| Gergin, şişkin bir futbol topu; yine yokuş aşağı iniyor. Fizik kanunlarının onun hareketini belirleyen bazı koşullar tayin ettiğini bilmeyerek olanları izleyen; dünyaya yabancı biri, topun aşağı dinlene dinlene, bir tehlikeden uzaklaştığını düşünür. Seyreden, katili olarak gördüğü uzun tırnaklı çocukların tekme oyununun gazabından, merdiven başlarında ve kısa otların engelinde dinlene dinlene aşağı kaçtığını zanneder. Gergin derisi, sivrilmiş bir telde sönecek, buruşacak sanki. Yatay olarak bükülmüş, kazıklaşmış bir demir, muhtemelen aşağıda bir merdiven sonunda, onu bekliyor. Sivri bir cisme temas eden top göbeğinin havasının sönmesi ama hiç kan akmaması. Karpuza saplansaydı bu cisim, meyve yarılır ve karnındaki salgıyı sızdırmaya başlardı.
|İç çamaşır| Kremlenip güneş altına yatıp esmerleşmeyi bekleyen kişinin çabası eziyetlidir. Deri değiştirmeye, eskil fikirlerinden kurtulmaya çalışan zihnin terbiyesi de acı duygusuyla eşzamanlıdır. Beyin plastisitesini yonta yonta değiştirmeye çalışan inatçı bir cerrahın müdahaleleri gibidir yeni öğrenmeler ve bistüriyle beyinsel etin içine dalmaya benzer. Hassas nörolojik dokusunun zarar görmesi hâlinde kişinin beyin ağ tabakasında sancılı, et düğümlerinin içine kör bir bıçakla dalınmış gibi bir sızı uyanır. Dokusal olsun fikirsel olsun, değişimin vereceği huzursuzluk duygusunun birer eğretilemesi düzeyinde algılanabilir yukarıdaki örnekler. İlk örneğe dönecek olursak, gerek bikini üstüyle plaj havlusunun veya kumlanmış bir şezlongun üzerine uzanıp yanmayı bekleyen neşeli tatilcinin, gerek göğüsleri sırtına ağırlık yapmasın diye, organsal ağırlığını araçsal bir destekle eksiltmeye çalışan ortalama sütyen kullanıcısının her iki omuzunu da beyaz, düşey bir güneş lekesi gibi, ana et renginden ayrıştıran bir askı izi saracaktır. Farklı örneklerde bu iz, üzerinden dikiş makinesi geçirilmiş sert bir kumaşın kenar nakışlarını da andırabilir, bu sefer izlerin hatları daha sıcak ve koyudur. Bu açık veya koyu renk yatağı, ten üzerine kazılmış ayrı bir ten izlenimi bırakır. İzleyicinin gözünü oyan, bedensel bir deformasyon olarak algılanır.
|Bitkiler| Çimler üzerinde çiçek açmış bitkilerin ezilmesiyle açılmış patikalar vardır. Seyreden, ayak izlerinin haşinliğini baktığı yerde görür. Böylesi bir zeminde yürüyenin bu tavrı, bir endüstri aygıtının gelip kent estetiği ve plastiğine tek celsede girişmesi veya yontulmamış dağ geçitlerine araç yolları açmasına benzer. Yürüyen bacaklar, kısa ot hışırtıları arasında, birçok bitkinin boynunu bükmekten geri kalmaz.
||Kesme|| Buna yakın, mezarlarda biten otların akıbeti vardır bir de. Ziyaret edilmemiş mezar taşının yabani ot ve çiçekler, güneş alnında kurumuş sazlar biriktirmesi olağan karşılanır, bu bir çeşit sadakatsizlik cinsinden, ahlaksal bir çürümeyi işaretler. Hisli mezar ziyaretçisinin yüreği elvermez, yanında getirdiği bir bıçak veya orakla, bir tarla işi yapıyor gibi, bazen bir peyzajcının dikkatiyle otları temizler. Çimenlerin ezilmesinde olduğu gibi ziyaretçinin bu eyleminde örtük bir şiddet vardır. Ama pişmiş mermeri sarmaşıklayan yabani bitkilerin her yeri ele geçirme itkisinde de yolunda gitmeyen bir arzu saklı olduğu düşünülür.
|||Koparma||| Genç oğlanlık döneminde, hoşlanılan kıza bir iltifat değeri taşısın diye, hoş görünen bir bitkiyi dalından koparmak. Gövdesinden ayrılan çiçeğin taçyapraklarıyla yavaş yavaş solması. Koparılan örgen, bir bitki canlılığı sona erdirilmemişçesine gönüller rahat bir biçimde, sözgelimi bir genç kızın saçlarının uygun yerine yerleştirilir. Hatta mesela bir papatya tacı yapılır ya da zeytin yapraklarından derilmiş bir taç, bu edimin daha gravür biçimini bizlere hatırlatır. Bununla da sınırlı kalınmaz, koparılan yaprağın kitap ayracı niteliği dahi seyirci tarafından merakla sevilir ve arzulanır. Kitap cildi içinde solgunluk kazanan yaprak, yıllanan bir etin veya üzümün güzelliğiyle dahi anılır. Kopmuş yaprağın üzüm gibi kurulaşmış görüntüsü, onun gitgide sararan veya koyulaşan rengi, bir hastalık; bir melankoli intibaı bırakacaktır ki bu, zevke yabancı bir şey olmayıp, oldukça sevilen, istenen bir manzaradır.
[ O r g a n l a r ı n Ş i d d e t i ]
|Düşüş II| Sanki bir lanete uğramış, kötü bir sözle bağlanmış gibi, en beklenmedik anda, kıç üstü, merdivenin “S” çizen basamakları üzerinde yorgun yorgun sekerek, en yukarıdan en aşağıya kadar sürüklenmek. Ne zamandır varlığı unutulmuş bir acı hissiyle, beyin merkezlerimi uyarmasını biliyor. Basamaklar üzerindeki çer çöpün avuca batışı, parmaklarımın boğum çizgilerine dalışı, tırnakları sanki karpuz çekirdekleri veya kirli çekirdek kabuklarıyla karıştırışı, avuç içindeki ve yere uzun süre sürtünen zayıf kollardaki aşırı yanma hissi. Sanki bir rende, cinai bir zorbalıkla bu bölgelerden, mikronluk bir zaman diliminde jiletlerini geçirip geriye bir kasık, kuyruk sokumu, içine bilyeler sokulmuş bir rektum yanması hissi bırakıyor. Etin bu hasarlanışı, sıcak bir besin veya ağız içinde hatayla ayıklanmış bir domates kabuğunun damağa yapışması hâlinde de, benzer bir uğursuz sıcaklık kuvveti, sinirleri çileden çıkarabiliyor.
|Sırt| Bir postür bozukluğu yüzünden olabilir, o bölgeye alınmış bir darbeden kaynaklanabilir, ağır spor sonrası mümkün olabilir veya intoksikasyondan sebeptir ki, omurga onu çevreleyen kılcal bölgelerle birlikte sinsi sinsi ağrıyabilir. Bu acı bana bir dinozor fosili üzerinde kasap bıçağı gezdirmenin, kemikler arasında şişlerle cirit oynamanın koyu fikirlerini verir. Acı şiddetlendikçe, farkında olmayarak daha da bükülen beden, cenin haline gelebilir. Bebeğin rahimdeki varlığını hatırlatıyor, izleyende klostrofobi doğurabiliyor bu iç uzam. Bir canlı değildir de, yaşamsal sıvıların sentetik taklitleri içinde bekletilen, dışarı çıktığında kütleçekim yasaları altında ezilecek, kıkırdaksı, inorganik bir özdektir bu seyrettiğimiz sanki, insanda öyle yabancılık uyandırır.
|Metal II| Lautrec’in* aklın çemberinden çıkmış, garip açılarla yokuş aşağı eğilmiş bir zihnin korku ve bulantılarını yaşayan sirk manzaralarından fırlamış, eli yüzü pudralı ve oynak bir figür gibi, yarısı aralık kapının keskin mi keskin diline değmeden o eşikten, en az dokunuşla geçmek istedi. Kapı dili, jiletten bir piramit kadar kesici ve kana iştahlı gözüküyordu. Kulak yanaştırılsa oraya, organları sakatlama hevesiyle, bir kumru gibi karabasanlı karabasanlı yutkunan bir yutağın gömülü varlığı seçilir. Kapı dili, ya uzun tırnağıyla karın altı bölgesinde pıhtılaşmış yatay bir çizik bırakacak, sakatlanan kişi kaşıkta çorba soğutur gibi bu deşilmiş bölgeye üfleyecek ya da hiçbir teması olmasa da bedene, yüksek duvarların üzerine gerilmiş jiletli tellere kocakarı bitkilerine benzeyen kara ayağı takılmış bir karganın düşüşünün sulu izlenimiyle okşanacak zihin. Havadaki kısa yolculuğunda organsal olarak bozulmuş bir bedenin, cesedini kat kat birikmiş iğneli kuru dallar üzerine tok bir sesle düşürüşü.
Gnostik tiksinti. Bütün dünya materyalinin cehennem için yakılacak bir organ olarak algılanışı. Yatay ve düşey, metal ve beton yapıların kenar keskinlikleri. Eğilip bükülen sert sanayi demirinin doğanın yüreğinden çıkarılmış ham halini kaba, çok kaba bir şey olarak zihinde formüle etmek. Halat ve mızraktan ışıltılı tabelalara kadar uzanmış insanoğlunu yaslı bir kafayla düşünmek ve düşündükçe huzursuzlanmak. Gecenin içine düşen ışık, metalar üzerinde sürünür ve parlak dairelerle patlarken, her şey bir fotoğraf makinesi tarafından emilmeye müsait, yüksek duyarlıklı dekor birer ruh gibi görünüyor göze. Fotoğrafa MutualArt sitesinden erişilmiştir.
|Nabız| Gece, kendine sarılmış birisi gibi çaresiz; içine çekilmişken, parmak; bir Rönesans heykelinin hatlarıyla yere eğilmiş. Kol, uzun yollarda, araba camından zevkle sarkıtılmış gibi pencerenin ağzından dışarı atılmış. Vücutta bir dinlenme beklentisi, uzun zaman aşırı yorgun düşmüşlüğün üstesinden gelmeye çalışan bir uykululuk hali mevcut. Dış mekânı beynin içinde çalışan şiddetli nöron motorlarının gürültüsüyle dolduran otoban sesleri, dev, camdan bir akvaryumun içinden geliyormuşçasına çınlıyor. Vücuttaki tek kıpırtı, kendisini harekete hazır kılan tek uzantı narin parmaklar sanki. Mahmur birer kedi gibi uykularından silkiniyorlar. Toplu iğne başı kadar, işkenceci bir sızı, başparmağın nabzında atıyor. İnce ette çekilme hissi, düşünceler gecenin içinde, metal presler altında özsuyu çıkana dek süzülüyor sanki. Sigara, bir gazete kesiğinin hışırtısıyla dudakta parlıyor.
[ Kapanış: Sevgi ] Güven vermeyen bir başparmak. Yaralı ve sarılmış. Acaba hangi hengâmede o hâle geldiği şüphesini çağırıyor, tekinsiz eylemler üzerine düşünmeyi huy edinmiş birinin zihnine. Erkeğin dişiye karşı başarabildiği biricik dolayımsal eylem, cinsel bir teklifin üzerini kibarca örttüğünü zanneden bitkisel bir nezaket olagelmiştir, onun haricinde stereotipik erkeğin arzu ve taleplerini ikincil bir şekilde sunmayı becerebilen, onu dolayıma sokan maharette bir eylemi var mıdır? Politika ve ordu gibi şeyler haricinde. Sanatın daha dişil olduğunu düşünüyorum. Katman üzerine katman eklemek, alımlayıcıda sanatçının ‘’acaba ne anlatmak istediği’’ gibi estetik bir bönlük meydana getirebiliyor. Oysa eser sahibi belki de sadece estetik bir biçem üzerinden, anlık bilinçdışını yalnızca bir metanın içine gömüyor, evet, tüm yaptığı bu. Yine de her şeyin saf bir görünüşe sahip olduğunu düşlemek. Olaylar, teklifler, arzu ve sadakatmiş gibi görünen işkil uyandırıcı tebessümlerin insanın içtenlikle dışa aktardığı içtepiler olduğuna, kasıtlı bir saflıkla inanmayı sürdürmek. Sevgi gibi görünen örtük nefretin, izini bir süreliğine unutuvermek yani sevmeyi öğrenmeye çalışmak.
* Henri de Toulouse-Lautrec (1864–1901). Fransız ressam. Kabare eğlencelerini anlatan resimleriyle meşhurdur. Akıl hastanesine yatırıldığı dönemde, garip sirk sahneleri resimlemiştir.
Tüm fotoğraflar Dash Snow’a aittir (1981–2009). Snow, New Yorklu bir fotoğrafçıdır. Fotoğrafları kimilerince samimi bir hayatın vahşi yansımaları gibi algılanırken kimilerince suça eğilimin ve kanun dışı bir yaşantının dokümanterleri niteliğinde, sanat dışı ve delice şeyler olarak yorumlanır. Fotoğrafçı lüks bir otel odasında, 27 yaşında, eroin aşırı dozundan hayatını yitirmiştir. İkisi hariç tüm polaroid’lere ASX sitesinden erişilmiştir.