Bir Dizi Olay #6
Düş Gücü
ve Dişilik Sembolleri
Erotizm, çılgın aşktır. Whitman’ın dediği:
Sex contains all’ın tersidir. Dokunamamadır,
bu ölümcül aşktır, erotizm.
—İlhan Berk1
Giriş: Düşe Sığınanın Olgu Karşıtlığı
Öncelikle, yazımı meydana getirirken dinsel olana, inançlı kimselere hakaret niteliği veya iması taşıyacak bir cümle kurmamaya dikkat ettiğimi belirtmeliyim. İncelememin, hiciv yönü de bulunan bir kültür eleştirisi yazısı olmasına çalışmakla beraber, ciddi bir ikonografi araştırması yerine subjektif bir yorumlama metnine yakınsamak istediğini belirtmeliyim. Ele aldığım sembolleri sanat tarihindeki nesnel karşılıklarıyla değil, görmek istediğim gibi, hayalimin bana tanıdığı imkânlar ölçüsünde değerlendirdim; bu yüzden yazının kasıtlı olarak sözdebilimsel bir görünümü olmasına özen gösterdim.
Sanat erotiktir. Ulaşamamaya dayalıdır. Belki sanatçının kasıtlı, hatta mazoşizme varan bir çabasıdır bu, belki de sanatçı olmasının ötesinde sıradan bir insan olarak bu kişinin olgulara dayalı dünyada yeğinlik gösterememesiyle alakalıdır, ki Schopenhauer bu bulguya değinir; sanatçı tipolojisinin faal dünyayla ilişkisinde hayli zayıf, neredeyse çocukluğun ve deliliğin zaaflarına denk bir çeşit düşkünlük sergilediğinden bahseder. (Schopenhauer, çev. Levent Özşar, 2009)2 Bunu ölçülü bir sosyal gözlem olarak yorumluyor ve kendisine katılıyorum; belirtmeliyim ki o bunu demekle, sanatçıdan çok deha kültünü tarifliyor. Fakat ben böylesi bir külte kesin inanç beslemiyor, onu entelektüel bir kurgu olarak görüyorum.
Ulaşamamak, kasıtlı olsun veya olmasın, nevrozlar doğurur; çünkü beden dediğimiz organik paket, istemenin gerilimi ve erişmenin hazzıyla bütünlük kazanmış biyolojik bir organizmadan ibarettir. Sanatçı bu tarifi zaten baştan kabul etmez. Gerçekten de [Ingmar] Bergman’ın Autumn Sonata (özgün adıyla Höstsonaten) filminde tarif ettiği gibi, sanki sanatçı/esinci tipolojisi ta en başından, göksel bir trajediyle Tanrı tarafından yazgılanmış gibidir. Çağdaş sanatçılara da bakınız; işleri ister tatmin edici ister yetersiz görülsün, onların da olgularla, alışkanlıklarla aralarında bir uyum problemi olduğu hemencecik dikkatinizi çekecektir. Yeryüzü dekoruyla birçoğunun gözü doymaz, istemsiz de olsa kendilerini bilmekle kaderlenmiş gibidirler. Bir türlü, güvenli alan sağlamaya ve bununla yetinmeye dayalı yaşamı içselleştiremedikleri izlenimi bırakırlar.
Sanatçının tuhaf devimi, hiçbir işe yaramıyormuş gibi gözüken, uzun farbalarıyla şıngırdayan bir etek gibi camın kenarına asılmış dev fon perdesinin pragmatik yararsızlığına denktir ya da altından zırhlara. Dev fon perdesi estetik bir seyir zevki bırakır ama yakıcı güneşe karşı çok da kullanışlı değildir, dekoratiftir. Altın ise zırh olarak kullanılmaya çok müsait bir maden değildir. Bu amaca demir ve çelik daha uygundur. Altın yine estetik bir seyretme zevkinin tahriki için oradadır, bir işlevi karşılamak için değil.
İşte sanatçı da çaba ve tutkusunu bu doğallık, olgusallık karşıtı motivasyon üzerine yerleştirir. Karşıttır karşıt olmasına ama dünyanın görüngülerinden beslenme, onları çeşitleme-dönüştürme zahmeti duyar. Zihinsel bir edimi imler gibi atıflarda bulunduğu ruh/zihin/Geist nosyonlarına dair zamanında ilginç fikirlerle karşımıza çıkmış Hegel, Tinin Görüngübilimi’ndeki frenoloji alt bölümünde “Tin bir kemiktir” diyordu. (akt. Žižek, Çev. Tuncay Birkan, 2018) Sezgisi uyarılanlar için mutlak bir estetik ders. Kemiktir yani tinsel fenomen ete, kana; en girift mimarileri kendini çeşitleyerek oluşturmadan önce, başlangıçta iskelete; antropolojik yapı iskelelerine sinmiş, yerleşmiştir demek istiyor. Tatmin edici bir rasyonalizm. Dünyayla yetinmeyenin yaratıcı çabası, kemikle arasında mesafeli bir gerilim doğurur ve hayal gücünün amniyon sıvısının havuzuna birçok erotik-organsal-biçemsel eşya yığar; bunları fetişleştirip dönüştürmek ve yaşamın doğal dekorundan kurtulmak ister. Bahsettiğim bu sanatçı tipinin, yaşamdaki mutlak çileyi ancak sanatla aşabileceğimizi, yalnızca onunla bize darlık veren zaman-mekân duygumuzun üstesinden gelebileceğimizi iddia eden Schopenhauer’i de doğrular nitelikte olduğunu görmekteyim.
Yaşayamayan çile çeker. Çilenin ilk bulgulanışı dinlerde, dinsel olandadır. Zaten çağdaş dünyanın dekoru yırtılırsa geriye binlerce yıllık dev bir dinsel geçmiş çıkar. Dindeki çile duyumuyla sanattaki yaratmak yönündeki takınaklı estet istenci besleyen yetinmezliğin, dünya mutsuzluğunun kültürel ve duygusal kökeninin aynı olduğu çok primitif bir mantık yürütmeyle bulunabilir. Varsayımsal ilk dindar, zihninde Tanrı’yı ve ruhu tasarımlayan o ilk esinci, proto-sanatçı, bu dünyadan bir şey olmayacağının güçlü sezgisi ve zihinsel heyecanıyla çarpılıp bunu dışarı aktarmak istemiş olmalı. Farklı bir açıyla bakılırsa, dindeki esin ve vahiy fenomenlerini doğuran imgelemin, örneklediğim gibi olması muhtemeldir. Zihin çok güçlü ve bu olgusal çukurdan çıkmadığına kanaat getirdiği bir epifani yaşar ve bunu dışarı aktarmamak için kendini çok zor tutar: Dinsel kültürün doğuşu.
Dinlerin meydana getirdiği kültür, sanatsal temsillerle doludur. Elbette ben modern insanın rasyonalist gözüyle yorumluyorum; bir dindar inandığı şeye sembol olarak değil zamanlarüstü birer fenomen dışı olarak ilgi besler. Fakat bir sanat tarihçisi dinsel ikonalarda, kutsal sanatın, sözgelimi kilise estetiğinin türettiği ilahi biçemlerde, rasyonalist bir kafayla, sembolizmin ussal dilini arayacak ve açımlayacaktır.
Ben de bunu deneyeceğim şimdi. Parodi değil mi, usturuplu bir sanat tarihçisinin kendinden emin kritikleri ve bulgulamalarıyla değil bir sözdebilimcinin hibrit tasarıları ve garip dokunuşlarıyla yapacağım bunu ama elimden geldiğince bahsettiğim şeyleri mistisize etmeyecek, muğlak bir mantığın içinde buğulandırmayacağım.
Kanayan Yaralar Metaforu
Hıristiyan dinsel sanatı, sanatçının olgularla uzlaşmayıp özgün bir imgelemi uyandırma zahmetine seçkin örnekler sunar. Sözgelimi geç ortaçağda, Hıristiyan dua kitaplarının el yazması sayfalarını süsleyen resimlerde erotik bir hayal gücünün inanç gereksinimleriyle kaynaştığına tanıklık ederiz. Birazdan sizlere de göstereceğim bu çizim veya minyatürleri ben ilk defa gördüğümde şaşkınlığımı gizleyememiştim; çünkü seyrettiğim şey, parodi unsurunu işlerine boca eden avangart bir sanatçının şakacı hayalinden fırlamış gibiydi. Bu resimler bugün çizilse ve çağdaşların usuna göre yorumlansa aşağı yukarı, böylesi bir parodisel anlam çıkacaktır. Bunun sebebi bir inanç gerilimi yaşanmaması. İnancın verdiği dindar tutku artık neredeyse hiç olmadığı için, bir Hıristiyan çilecisinin bu resimlere verdiği erotik-aşkınsal anlam bugünün izleyicisinde bir nesneye taşınmadığından, içi boş bir güldürü öğesi düzeyinde kalacaktır. İşte bunlardan biri, olguyla aradaki mesafeyi işaretleyen ve hayali tahrik eden fetişist bir dinsel sanat örneği:
Book of Hours (Loftie Hours),
15. yüzyıl ortaları, Hollanda, Delft.
Walters Ms. W.165, fol. 110v.,
kaynak: The Digital Walters
Resimde İsa’nın kanayan beş yarası birer vajina temsili gibi resmedilmiş. Geç ortaçağ Hıristiyanlığının meşhur adanmışlık kitaplarından biri olan Book of Hours’ın Walters Art Museum’da bulunan bir 15. yüzyıl nüshası. [Yukarıdakiyle birlikte dua kitabının içindeki tüm tezhip veya minyatürler (İng. illumination) Masters of the Delft Grisailles unvanıyla anılan bir sanatçı grubu tarafından meydana getirilmiş.] Kanın bu türden mazoşistik sunumları, cennetin krallığını arzulayan koyu bir dindarın dünyasal plandan arınma şehvetini temsil ediyor. Hıristiyan pesimizmi, manastır essenizmi yani çileciliği, sanılanın tersine, bu tür görsel imgeler doğurmaya imkân tanıyacak, dogmatik olarak yasaklanabilir şeylerin, bana kalırsa aşırı derecede içselleştirilmesinden doğan aşkınsal bir estetizme sahip. Yoksa nasıl açıklamalı, Mesih’in çilesinden doğmuş yaraların üzerinde gore/trash filmlerdeki kösnül patlama-erime efektleriyle aktığı izlenimi veren kanın bir âdet kanamasını kasıtlı olarak çağrıştıracak şekilde sunulmasını? Bizzat dinsel kültürün, kendi yasakladığı erotizmi ve sapkınlığı yine kendisi üretmek yönündeki maharetine bir örnek sayılmalı bu resimleme. Bende erotik bir haz doğurdu. Zamanında dindarlarda da demek ki benzer bir etki bırakıyordu. Dünyayla yetinmeyen kişinin dar köşeli bir yaşam dekorunun içinde kadınlık alametleriyle kanaması ve bu sahnelemeyi ilk defa gören dindarın içinde oynaşmaya başlayan erotik arınma hissi…
Kanlı Çaput
held by two kneeling angels”,
Book of Hours (Cistercian), 1440,
Hainaut, Belçika.
Walters Manuscript W.218, fol. 28v.,
kaynak: The Digital Walters
Bu sefer başka bir dua kitabından alınan bir sayfa resimlemesi. Diz üstüne çökmüş iki melek, İsa’yı temsil eden; ateş turuncusu kanıyla akan, vajina şeklindeki bir yırtıkla mühürlenmiş olan çaputu ellerinde tutuyor. Farklı bir açıyla bakıldığında kumaşın, Mesih’in bir kalıntısı olarak, bedeni üzerinden alınmış, onun yarasının izini taşıyan bir tutku sembolü olduğu hissine, zorlama da olsa, ulaşılabiliyor. Neden vajina peki? Bunun çok basit bir cevabı var. İlki, dişilik organı çünkü ulaşamamaya dayalı eril istencin akrepli çilesini çok değme bir biçimde yansıtıyor. E bu durum Hıristiyan dinselliğinin pekâlâ kadını azize, erkeği de göksel krallığın esincisi gibi görmek isteyen bir heteronormativitesi olduğunu ifşa ediyor. İkincisi, vajina gibi görünen bu sembol aslında monadik bir aydınlanmayı yani birliği temsil eden arkaik bir geometrik paterni simgeliyor: vesica piscis. Seyredene birleşme, ulaşma hissi vermesi öngörülerek sanatçı imgelemi tarafından tasarlanmış bir ikona. Ve son olarak Meryem’e, Mother Mary’ye bir gönderme. Kösnül arınma ve anaç saflık motiflerinin üzerine yongalandığı bu Bakire Ana figürü Hıristiyan dinselliğinde zaten birçok yerde vajinamsı geometrik yapıların içinde yer verilen bir ikona. Bu resimde de, onun esinleyeceği arınmayı tahrik edecek şekilde dinsel sanatçılar tarafından yaratılmış ki sözgelimi Reformasyon döneminde bu tip ikonografik sergilemelerin Kutsal Kitap tümceleriyle ne şekilde uygunluk göstereceği de sanatçılar tarafından tartışılıyor. Bunu da ayrıca belirtmeli; yani verdiğim resimlemeler, üzerine biçemsel tartışmalar yapılan birer sanat yapıtı olarak da ele alınabilir. (Kitap, Sistersiyenler tarafından tarikata kadın üyeler çekmek için meydana getirilmiş, bu bilgi de oldukça ilginç.)
Vajinanın İçindeki Gömü
“Side Wound” sayfası, Book of Hours’dan,
İngiltere ve Hollanda, 1410, kaynak: S:B
Buradaki resimleme ise safir rengi tılsımlı bir dekorun üzerine oyulmuş izlenimi bırakıyor ve yine Mesih’in beş yarasını temsil ediyor. Bu sefer, izlenimciliğin hayal gücüne imkân verecek muğlak bir vajina değil, belirgin bir dişilik organıyla karşı karşıyayız. Kanayan yara motifleri adeta, bir muska gibi, ağzı genişçe aralanmış; yabanıl bir his bırakan organın içine bırakılmış ve aşırılaşmış bir seyir zevkiyle gözlendiklerinde yabani bir hayvanın ayak izlerini andırıyorlar. Bu resimlemeye baktığımda, bir türlü ulaşamamanın erotik fetiş unsurlarıyla istif olmuş bir sanatçının (minyatürün sahibi Herman Scheerre isimli bir İngilizdir), bu sefer daha koyu tonlarıyla kendini sergileyen hayal gücünü görüyorum. Kurtulmak istiyor, Mesih’in göksel krallığı şeklinde fizikselleştirdiği esrime hissi, dünyayla yetinmeyenlerin aşkınsal hazzını imliyor ama sanatçı, kirlilik ve kanama hissinin fosfatıyla karabasanlı bir mücadele veriyor; vajinanın çeperi hastalıklı ve renkler gölgeli… Ayrıca çok çok yabancılaşmış bir dikkatle bakıldığında, resimde nevrotik/psikotik bir surat örüntüsünün, gözleri, çukurlaşmış, hatları zedelenmiş burnu ve dudağıyla orada izleyicisine baktığı seçiliyor.
Çileden Doğan Tutku
Book of Hours (Bohun Psalter and Hours), takriben 1373, parşömen üzerine sulu boya ve varak, Bodleian Library (MS Auct.D.4.4), kaynak: Digital Bodleian
Yukarıda gördüğünüz bir Arma Christi yani Mesih’in tutku ve çile nesnelerini kompakt bir kalıp üzerinden bütünleştiren resimlemelerden biri. Hıristiyan sanatında bu ikonografiyi kullanan birçok eser mevcut, bu onlardan biri. Resimde İsa’nın çileci beden sunumları, sayrılı bir ruhbanlığı temsil eder gibi, başka bir dünyanın renk paletiyle; bir yerde bekleyen cüppeler, çarmıhtaki gösterişli fakat mahzun acı ve en yukardaki yatay düzlemin sağ yakasında, Kurtarıcı’nın dünya istenciyle mücadelesini temsil edercesine uçları dikilmiş sivri kargılar gibi konumlanmış savaş aygıtları yer alıyor. Arma Christi’lerde Mesih’in birçok tutku nesnesi tuhaf bir kolaj estetiğiyle sunuluyor: cüppeler, mızraklar, dikenli taç ve çarmıh. Hatta çarmıha yaslanan merdiven. Bileklere çakılan hantal çiviler belki… Bu resimlemede, en altta bir sarılığa tutulmuş gibi yaşlanmış, güz yaprağını andırır bir vajina temsili duruyor ki orada oluşunun niyeti yine aynı: İsa’nın kanayan yaralarını simgeliyor. Tüm bu tutku nesneleri, bu dinsel üslubu ilk bulgulayanın zihninde teolojik bir kurtuluşu, onaylanmayan dünyayla mücadele eden çileci savaşçının kendine uğrattığı türden bir sadizme varan ucubemsi sanatkârane dokunuşunu uyarmış olmalı. Nesnelerin çeşitlenip özgürlüğe götüren yeni izlekler sunması meselesini değme bir biçimde açıklayan hoş bir yapıt doğrusu. Resimlemenin içinde bulunduğu dua kitabının isminin Bohun Psalter and Hours diye geçmesinin sebebi ise eserin bir soylu olan Humphrey de Bohun ve kızı için hazırlanması. Elimizdeki bu bilginin, böylesi eserlerin asilzade zevklerin tatmini gözetilerek yaratıldığı ve geçmişteki sanat burjuvazisinin imgeleminin hangi motiflerle oynadığına dair de tatmin edici bir bilgi verdiğini umuyorum.
Kalbin Üzerine Oturmuş Bakire
Burada bir Meryem Ana mozaiği görülüyor. Yine “birlik ve tamamlanma”nın geometrik paterni olan vesica piscis’in (Kınay Gör, 2019) içine konuşlandırılmış. Meryem bu sembolün içinde neredeyse saflıktan aklık kazanmış bir inci gibi dururken, etli bir görünümü olan geometrik şablon ise bir mücevher kutusunu, adeta bir sedefi andırıyor. (Ayrıca divan/saray kültüründe incinin dişiliği temsil ettiğini ilgili okurlara belirtme ihtiyacı duydum.) Anaçlıktan ziyade çeşitli takınakları olan nevrotik birinin eğretiliğiyle bakıyor gözleri. Bu badem biçimli geometrik şablona mandorla da deniyor bu arada, belirtmeliyim. (İt. badem demek mandorla) Bakire’nin tepesinde ise alışkın olduğumuz, birçok dinsel eserde kutsal şahsiyetleri halelendiren aureola mevcut. (İng. hale) Yumuşak bir kırlentin, yürek biçimini andıran hayali bir yastığın üzerine oturmuş sanki figür. Onun bu hâli fallogosantrik bir etki bırakıyor bende (İng. phallogocentrism, fallusun estetik ve etik, birçok alanda merkeze alınışını vurgulayan psikolojik bir terim.) İzlenimlerin kalbi çağrıştırması bu noktada boşuna değil. Ortaçağ teolojisinde kalp neredeyse bir düşünme ve algılama organı yerine geçiyor. Bugünkü aklın geçmişteki tanrıbilimsel yansısı. Vesica piscis’in içindeki dekorun vajina içi kırmızısını andırır bir yumuşaklığı var. Bu mozaiği seyrettiğimde, sanatçısının, kalbine esinlerle yerleşen erotik arınma hazlarının uslanmaz bir müdavimi olduğu hissine kapılmadan edemiyorum. Bir kültür karşılaştırması yapmak fırsatı doğdu tam burada. İslam din sanatı, antropomorfik bir ikonografi sunmaz; retorik-yazılı-sözlü biçimlerinde, mesela aşk mesnevilerinde birçok erotik, beden fragmanları düzeyinde pasaj vardır ancak tanrıbilim bedenin Hıristiyanlıkta olduğu gibi açık sunumunu onaylamadığı için görsel ikonografi bitkisel, geometrik örgelerle sınırlı tutulmuştur. Hıristiyan kilise, şapel ve katedrallerinde erotizmin halesinin her türlü oynadığı, bedeni doğal görünümüyle tasvir eden fresko ve mozaikler varken, mesela camilerde hat ve çini sanatının bitkisel kaligrafik verimlerinin ötesine geçilmemiştir. Aşk mesnevilerinde ya da genel olarak mesnevilerde bile tanrıbilimcileri rahatsız eden bir düzeyi vardır bedensel-hayvani erotizmin. (Mesela Mevlana’nın Mesnevi’sindeki eşek metaforlarını ve onlara getirilen eleştirileri hatırlayalım.) Tabii Hıristiyanlık da dogmatik kurumdur, her sanatsal sunumu mutlak açıkgörüşlülükle karşılamış değildir ama Müslümanlığa kıyasla daha özgür bir sanatçı imgelemine imkân verdikleri, örneklediğim resimler üzerinden bile anlaşılıyor olmalı. Bu resimlemedeki vermilyon kırmızısının divan edebiyatındaki mazmun karşılığının (Ar. ed. mazmun, divan edebiyatında bazı kavramları dolaylı anlatmak için kullanılan nükteli ve sanatlı söz, TDK) lal veya yakut olduğunu, meraklı okura belirtmeden edemeyeceğim. Yakut ve benzeri kızıl mücevherler kadının cinselliğini, âdet kanını temsil eder. Buraya kadar anlattığım kızıl kanların Müslüman hayalindeki karşılığının bu olduğu söylenebilir. İlgilenenler daha ileri bir okuma için Fatih Usluer’in “Aşk Mesnevilerinde Cinsellik Mazmunları” (2007) başlıklı makalesine bakabilir.
Süt Mucizesi
Alonso Cano (1645-1652; 1657-1660),
tuval üzerine yağlıboya,
Museo Del Prado, Madrid, İspanya,
kaynak: Museo Del Prado
Ve bu yazının fikriyle heyecanlanırken, araştırmam esnasında beni en fazla etkileyen ve uyaran dinsel sanat eseriyle tanıştırmak istiyorum sizleri. Alonso Cano’nun “The Vision of Saint Bernard” veya “Saint Bernard and the Virgin” isimli, bir Hıristiyan meselinin 12. yüzyılda yaşamış bir azizin tanık olduğu mucizenin resimlemesinden başka bir şey olmayan kösnül izlenimlerle devinen tablosu. Cano, Granadalı bir saray ressamı. İlahi yapılar için yaptığı heykellerle meşhur. Bu çalışmasını Toledo’daki Capuchin keşişlerinin altar panosunu süslemek için meydana getirmiş. Elyazmalarından verdiğim resimlemelerin birçoğunun sanatçılarına ulaşamamışken bu resmin yaratıcısının barok döneme ait olduğunu, eserlerinde Reformasyon karşıtı üslupları kullanmaktan çekinmediğini ve saraya çalıştığını bilmek, o dönemdeki sanat burjuvazisi hakkında daha tatmin edici detaylar veriyor, Cano’nun bu resmi hangi erotik tutkuyla yarattığını öngörebilmemi sağlıyor.
Resimde, balgamsı cüppesinin, geniş bir etek açıklığı gibi yere dokunan yeninin gölgesi içinde duacı ve tatminkâr ellerini, sonunda arzu ettiği şeye kavuşmuş olmanın sayrıl neşesiyle kibarca aralamış Aziz Bernard’ı görüyoruz; şahit olduğu esinin heyecanına kapılıp dizinin üstüne çökmüş ve ağzı bir bebeğinki gibi haris bir aralık kazanmış. Azizin kutsal neşesine ruhban arkadaşı da eşlik ediyor, onun yüzünde ve ellerinde de kendisinin görmediği ama güvendiği bir başkasının payına düşmüş bir vizyona dolaylı olarak tanıklık etmenin minnet duygusu var. Tuğla rengi, vermilyon tonlarıyla oynayan mihrabın üzerinde bir oyma statü gibi, elinde bebek İsa’sıyla Bakire Meryem’in ortaya çıkışına tanıklık ediliyor. Sahnelemenin seyredeni uyaran en eğreti ve değme sunumu şurası elbette: Aziz Bernard, kutsal Kurtarıcı’nın gıdalandığı, o saflığın bahçelerinde yıkanmış bakire memenin tacından taşkın veren sütün kavisiyle besliyor dudaklarını, ağzını bunun için aralamıştı. Tanrı’yla, aracı ilahi kültler üzerinde sağlanan ve bir azize en fazla mutluluk veren türden bir birleşmenin erotik tasviri bu. 17. yüzyılda yapılmış bir tablo bu ve modern dönemde tanılanmış bir davranış bozukluğunun izlenimini bırakıyor bende: Oral fiksasyon.
Sonuç
Buraya kadar görüldüğü gibi, rasyonel aklın birçok fetiş ve takıntı unsuru görebileceği, dindar veya dindarlığa hizmet eden sanatçılar tarafından yapılmış tüm bu eserlerle, sizlere Hıristiyan sanatındaki erotik sanatçı imgelemini sunmaya çalıştım ve iddiam o ki, dinsel veya din dışı, sanatı yerleşik estetik bir güç hâline getiren en vurgulu motif cinselliktir, erişilmemiş bir cinsellik doğada her yerde vardır. Sanatçı bu hiperseksüel esinle bir kerecik karşılaşırsa sanmıyorum ki bir daha iflah olsun.
_
Kaynakça
Ercan, E. (1982). İlhan Berk’le son kitabı Güzel Irmak ve şiirde erotizm üzerine söyleşi: “Erotizm Şiirin Atardamarıdır”, Güneş, s. 6. Taha Toros arşivi.
Kınay Gör, T. (2019). “Soyut Sanatın Esrarengiz Öncüsü: Hilma af Klint”. Turkish Studies Social Sciences 14, sayı 3, s. 739–754.
Schopenhauer, A. (2009). İsteme ve Tasarım Olarak Dünya. Çev. Levent Özşar. Bursa: Biblos.
Usluer, F. (2007). “Aşk Mesnevilerinde Cinsellik Mazmunları”. Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic 2, sayı 4, Sonbahar 2007. Google Scholar’dan çevrimiçi olarak erişildi.
Žižek, S. (2018). Kırılgan Temas. Çev. Tuncay Birkan. İstanbul: Metis.
1. Enver Ercan’ın kendisiyle yaptığı bir söyleşiden alıntılanmıştır.
2. • “Şeylere bakışın yeter sebep ilkesine göre ilerleyen yöntemi, ussal yöntemdir. Pratik yaşamda, bilimde geçerli olan, kullanılan yalnızca odur. Dehanın yöntemi bu ilkenin içeriğinden yüz çevirir, onun yöntemi yalnızca sanatta geçerlidir, yalnızca sanatta yararlıdır.”
• “…bir ozanın insanlığı derinlemesine bilebileceği ama gene de insanlara ilişkin bilgisinin pek eksik olabileceği söylenir. O kolayca kandırılıverir, hilecinin elinde bir oyuncak olur. (Buradaki ozan, sanatçı tipolojisinin kanımca genel hatlarını vermektedir. Tabii, bu türden sanat ve sanatçı anlayışının bir 19. yüzyıl fantezisi olarak çağdaş dünyaya uygulanamayacağını iddia edeceklere de elbette hak verebilirim.)
• “Genelde, gerçekten de deliliğe yakın bir zayıflık sergileyebilirler.” [Düşünür burada dahilerin özelliklerini tasvir ediyor. (Schopenhauer, çev. Levent Özşar, 2009)]