Tevfik Kanoğlu, Unutmanın Abc’si veya Flos Medius, Ankara, Haziran 2022.
Sevincin Keşfettiği, Benim Aradığım

Bugün rahat bir uyku çektim. Buna ne şüphe. Bir başkası gelse suratımı bir deney tahtası gibi seyretse iç sıkıntısına dair tek bir çentiğin kirine dahi şahit olamaz orada, o da benim gibi emindir. O kadar emindir ki iç diriliğime, ruh serbestiyetimdeki en huzursuz miyasmayı bile tatlı bir şeker kristalinin vehmi sanar. Beni bugüne kadar huysuz, çekilmez zanneden biri, evet efendim, her nasılsa beni inatçı, iş bilmez bir fotoportreye uygun görmüş tanıdık bir şahıs bile, yanaklarımı ele geçiren kirazı, burnumda kelebekler çıkartan dondurmayı, kulak uçlarıma kesilmez birer güneş ışını gibi sürülen muz kabuğu yeşilliğini görür görmez afallar: Bizim Sıtkı deri mi değiştirdi, ondaki bu mutluluk görülmüş değil.

Öyle ki, uykumdan sütlü bir cüruf gibi artan bu sabah huzuruna ayıldığımda bir belirsizliğe aşermiş gibiydim, kendim bile bu yeni hissin, bu tuhaf erdenliğin bende kuluçkaya yatabildiğinin tanımını getirebilecek bir dikkate sahip değildim. Yatakta, eşim beni uyardı. Her gündüze uyanmadan biraz uykulu homurdanır, artık küçüklüğünün hafızasından kalma sulu ve tırsak bir bölgenin kusuru mudur, işe gitmek için alelacele giyinmeye başlamadan önce, uzandığı daracık alanı bebekliğindeki beşik kadar istifadeli bir sıkışıklığa terfi ettiren derin uykusunun son halkalarını tırmanır, güneşliği sıyıran ilk huzmeyle burnu kızarır ve kaşınır. Rüyası göz kapaklarından kurtulup gözünün önünü işgal ettiğindeyse niyahet kalkar apar topar. İlk bakışı banadır. O anki bakışı birkaç perçem kılı kulağının ardına yapıştırmasına yarar, yani beni etten bir ayna gibi kullanır. Fakat bu gündüz bende farklı bir şey görmüş olmalı ki asırlık bir bedenlenmenin yorgunuymuş gibi bütün yatak hücrelerini ele geçirerek alanını hunharca belirlemiş vücudumu, telaşını örten bir neşeyle çalkaladı. “İyi misin sen?” Bir soru gibi değildi bu dediği, emin olmaya çalışıyordu. Benden de cevabı alınca gözleri, içlerinde koskocaman yıldızlar sönermiş gibi parladı: “N’oldu ki, neyim var?” Çapkın bir bakış attı, bende değil de beni giyinmiş bir başkasında oldukça güçlü bir kur palazlanmış gibi şımardı, “Neyin yok?” der gibiydi.

Oysa ağzımızı bıçak açmazdı. Süratle yanımdan kaybolmasa, bana dair yapılmış bu kısa, aşkı andıran tatbikatı uzatasım vardı fakat eşimin kayboluşu, kendimi hiç evlenmemişim gibi hissetmeme neden olacak kadar hızlıydı. Yataktan silkinerek kalkar kalkmaz, işsizliğimin dördüncü veya beşinci ayını dolduruşunun bilmem kaçıncı devriyesine kilitlenen bir günün ilk boğumuna merhaba dediğime alışık olmam gerekirdi ama öyle olmadı. Çünkü hissediyordum, bugün dünün kaldığı o meyus yerden devam etmiyordu. Dilimin tadını şüpheyle yokladım. Hayır, alışkın olduğum kırklık kafatasımın genzimde yaptığı baskıdan fışkıran o bozuk ve yanık bakla tadı yoktu dilimde. Ilık bir ıhlamura daldırılmış gibiydi, yağmurlu günlerdeki toprağı taklit ediyordu.

Henüz fallik muktediratıma1 temsil verebilecek bir bağ bozumunun yaşanmadığı evimizde, zihnen alıştığım, tatsız olarak anlamaya yatkın olduğum soğuk bir kış sabahı köşesine çekildim. Fakat ne mevsim şubatı andırıyordu ne camda gecenin donundaki çözülme bir Ankara soğuğunu vınlıyordu ne üzerine yerleştiğim kuru ve yavan mobilya hep o bildiğim dokusuyla, fıstık yeşili pütürlerini satın alındığı ilk günlerde bırakan kuru çam kozalağı edalarıyla kaba etime davranıyordu ne de kafamda işsizliğimi on yıllık bir emekli cinnetine yaklaştıran kıymık kıymık bir sinir bozukluğu düette bulunuyordu.

Merakımı iyice tazeledim ben de. Bir elime Natama’nın artık geçmişte kalmış, hafif tütünlü parmaklarımı zamanında belli ki üzerinde gezdirdiğim turkuvazi kapaklı, güncel olmayan bir sayısını geçirerekten aynanın karşısına alçak bir tabure koyup oturdum. Gayriihtiyari bir hafiflikle böyle davranıyordum, farkında değildim. Hemen yanımı ve dizlerimin hizasını bir çay kupası, ısınmış bir çelik gibi dürtüklüyordu. Reflekslerdeki bu gelişme, bırakın kırk senelik hamlığı, bir türlü ortaya çıkamayışı, son dört beş aylık zihinsel regresyonu da basit bir göz büyüsüyle ortadan kaldırmış gibiydi. Dilim çayın kakaolu tadıyla kesilirken elimle kafatasımı yokluyordum. Eşimin onlarca yıldır sevmeyip de şimdi sevdiği ne olabilirdi? Tipimde partnerimin gözlerine birkaç oksitosin halkası diken hiçbir cila gözükmüyordu. O aynı, kayış gibi yağlı domuz gözleri. Acaba centilmence bir pozisyonla mı uyuyakalmıştım gece boyu da Sevinç bunun son kuşağına yataktan ayılırken takılmıştı, buna mı uyandı ölgün mutluluğu? Onu da bilemem ki, gecenin üç çeyreği, paspal uyuma terliklerimi yatak odasına sürerken beynime çökelen biricik heves, tatlı tatsız, rahat bozuk bir uyku kabarcığının içerisine hapsedebilmişti en fazla beni, orada da çok özgür sayılmazdım, şehvetli bir jonglör gibi ya da Jason Momoa gibi uzandığımı hiç sanmıyorum sabaha kadar. Kıyafet desem, paspal değilse bile şirinliğini yılların söndürdüğü ekose bir pijama üstlüğü. Hayır, değil.

Birkaç gece önce epey kısa tıraşladığım çorak ve yavan küresini, sert sert üzerine dokunarak, zamanında burada cesurca kök salmış dirimli saçlarımın artık olmayan varlığını özleyip kıskanmaktan kendimi desteksiz bir inatla alıkoyarak başımın tasını elimle tespite kalktım. Gözlerim bir göz cerrahına mezeymiş gibi belermişti, ayna camının o derece dibindeydim. Burnumun ucu, bendeki, eşimin keşfedip de benim henüz bulamadığım havalı rüküşlüğü bulacağım diye hararetle soluyordu, o kadar ki ucuna küçük bir cezve koysanız süt ısıtırdınız. Zevklerimden de kendimi mahrum bırakmıyordum ha, dergi sayfalarını bir fon kâğıdını rengârenk çevirirmiş gibi hızlı hızlı atlıyordum. İşi gücü bıraktım. Sevinç’in keşfettiği mutluluğun, vücudumda başka bir yerde değil ama kesinlikle kafamda olduğuna emindim. Sezgilerine en ihtiyacı olduğu zamanları ilkokul tuvaletlerinde kakasını deliğe denk getirmeye çalıştığı sıralarda bırakmış biri olarak bu atıl yetkemi takip etmiştim ve sonuç, tavanın süt beyazında cıbır cıbır parlayan yeni tıraşlı kafamdı.

Kafamın arkası kör noktaydı. Yıllar yılı, belki çocukluğumdan beri bu bölgeyi sanki hiç kullanmamıştım. Ne bileyim, en temel dürtülerin üzerinde oynadığı, bir kasa veya bir sinir merkezine kavuştuğu bir yer olmasına gerek yoktu buranın. Portakal soyarken, nefes alırken, çocukken kara kalemin ucunu açarken harcadığım efor hiç değilse kafamın buralarına nispet eden bir kasın uzak ve kör bir noktasına, atıyorum, sırtımda, gövdemin bir yerine bağlansın filan, bir şey olsun da bunun hissi karşılığını hissedeyim. Yok hayır, sünnet günüm hangi sinir kılçığımın oynadığını, hangi kaşımın renk attığını, yutağıma kayan teri nasıl mideme attığımı filan hatırlıyordum ama kafamın bu bıçak sapları kadar kaba ve korumacı olmayan, hünerli bir tutuşla tutulmamış bölgesine dair tek bir tepisel, sinirsel filiz ayıklayamıyordum içimde. Mükemmel bir küntlüktü burası. Eşim buraya âşık olmuş olamazdı. Europides’in Bakkhalar’ı kadar eski bir anımsayışla hatırladığım bir anımız vardı onunla, bana ruhumun bir türlü yaklaşamadığım en azaplı çiçeklerin yokluğundan derilmiş sevinç bataklığını filan hatırlattığını hiç değil, tersine, menfaatçi ve kurnaz olduğumu söylediği belirsiz bir geçmiş yaşamıştık kadim dostumla. Benimle onu taşıyabildiğim için evlenmiş, ne tipimde bir meymenet ne damağımda bir tat bulmuşmuş. Kendisini taşıyabileceğine ikna olduğu ilk aday benmişim, ağıyla örmüş beni. Tabii, evliliğimiz bunları demesinin huzursuzluk yaratmayacağı bir bezginlik ve sır ortaklığına nihayet uzandığında, anca o sıra çıkıyordu bunlar ağızdan. Yani bu işittiklerimi merkez alacak olursam kafamda olmasını temenni ettiğim bu şekersi dirilmenin sebebi, yüksek ihtimal fiziksel değildi. Sevinç bende kemiğe, çapağa dokunan bir şeyi asla beğenmiş, göz ucuyla da olsa takdir etmiş olamaz. Zaten hep şaşarım, berisi bu kadar künt olan bir kafa, öyle çok göz önünde yerlerde maliyetli kâğıtlara basılmasa da, yolunu bulan diyelim, görev duygusuyla yazılmış şiirlerin yazarı nasıl benim. Demek ki bunları yazmaya yetenek gerekmiyor.

Fakat edebiyat öğretmenliğimden kaynaklanıyor olmalı, iyi bir şiir yazamasam da iyi şiirin ne olduğunu ya da hiç değilse kokusunun hangi tür kâğıt vesikalarında dolanabileceğini, bu tarz şiirlerin dinlendiği koyların koyakların nereler olabileceğini, elime geçen her şeyi müthiş bir görev duygusuyla okumamdan biliyorum. Bunun kafamın bir yerinde veya hissimin deniz minarelerini dolaşan bir ışığın çözeltisinde, gözümün köşe kenarında bir yerde, bir kırışıklık, zekâ veya duygu barındıran derin derin veya mahcup mahcup bakış şeklinde bir belirtisinin olmasını isterdim ama yok. Zeki biri değilim, zekâm varsa bile o da kafamda değil, olsa olsa muhayyel, benden uzak bir yerde, cimriliklerimde.

Alla alla bu hissiz kafanın hangi kısmında Sevinç’in gözünün avlayabileceği, göründüğü anda yakalanabilecek bir zevk boynuzu çıkmış olabilirdi? Kulaklarımın kemikli arkalarına annemin eli değerdi en çok çocukluğumda, bir de çocukken tatsız şakalar yapardı arkadaşlarım. Sade onların demirden tarağı dolaşır buralarda. Biraz yukarısı, kafatasımın tacına doğru bir toprak plakası gibi sıvışmış, önceden beri, çok yer, çakıl toprak, taş görmekten, asfaltlara çuvallamaktan çiziklenmiş bombesinde ise üzerine tuzlu çiğdeler, çürük dutlar, baharları kokuları genişleyen çileklerin düşeceği çukurlu bir bahçe zemini ve bir çocukluk yarası gibi sırıtan, geç iyileşmiş bir yaranın esintisi vardı sade. Masumiyeti geç, şimdi onu gezinen meraklı parmaklarca adanmış bir on-on beş yaş tedirginliği, bir buluğa erme heyecanı bölgesinden öte bir yer değildi bura. Canım sıkılmaya başlamıştı bir yandan da. Şimdi eşim gelse, çay doldurup boşaltan, saat ilerlemesine rağmen hâlâ sabahki çakırkeyifliğiyle antrede duran ve demirden bir tarak gibi çitilenmiş parmaklarıyla cıbır kafasını yoklayan bir adamın bu acayip öğle sarısı heykelini görmek istemezdi, görseydi de sabahki esini hemencecik gözlerinde çamura karışırdı. Hiçbir şüphem yoktu, kafamdaydı bu nokta. Bu duygu haritası, kadınımın bakışıyla belli belirsiz okşadığını bir deniz düzlüğünde hayal meyal baş vermiş bir çakıltaşının boynunu ışığa çıkarması gibi, farzen mecalen hatırladığım bu zevk mıknatısı beynimde olacak değildi elbet, kafamdaydı!

Bir cümle düştü önüme, bana sır gibi gözüktü tüm heceleriyle, o an okuduğum bir başka edebiyat dergisinde görmüştüm: “Son derece sorumsuz bir varlıktı, bir o kadar da az suçlu.” Sevinç, memuriyetinde, ceket ceplerini bezmiş fakat sıkılganlığı gizlenen bir görev duygusuyla karıştırıyor olmalıydı şu an. Bildiğim, bugüne kadar tanıdığım eşim günün bu vakti beni yüklü bir duyguyla anabilecek sorumsuz bir aralığa sahip olacak vakit denkliğine sahip değildi, ancak sabahki sürprizbozan sevimliliği aklıma düşüyordu da şimdi beni zikretmesi, üstelik az önceki ikircikli, biraz da kabaran sevgisini nazik bir utançla örten bir sevgi alakasına çıkan türden bir cümleyle buradaki varlığımın lüzumsuz yakasına zevkli bir broş yerleştiriyor olması muhtemeldi. Ah, aşkım benim! İçimde henüz uyanan, onlarca yıl saklandığı gölgeli mağarasından naif bir kum sesiyle kıpırdanarak dirilen hoşlantının muhatabı şu an yuvamız için, üstelik kocası sefil düşmüşken, onun yerine ter döküyordu ha. Bir an karımın, sevebileceğim, bazen ışık altında, fırfırlı bir kumaş gibi acayip beneklerini sergileyen, hafif kavruk bir teni olduğunu düşünecek oldum. Omuz tepelerinden tırnaklarının yıllanmış güzelliklerine, oradan dudaklarında kavuşan minik et açıklıklarına kadar, vücudunu dolaşan bu yarı saydam elbiseye nicedir temas ediyor oluşum dikkatimi çekti. Bir hisle onu beğeniyordum, öyle ya. Yalın ayağımın çapaklı tabanlarında bekleyen enerjinin çimli bir toprak tarafından emildiğinde olduğu türden bir gevşeme esniyordu onun kemikli avuçlarını avucuma kattığımda üzerime tırmanan her etsel engelde. Unuttuğum bu yakınlığın birkaç örnekle ve çoğu kazara sağlanan bir mazisi vardı, bu duyguyu hatırlamak güzeldi. Demek ki imitasyon, başka bir canlıyı veya memnuniyetsizliği giyinmiş bir partneri veya bir hayali kendimle nikâhlamış değildim. Evliliğimizin unutulmaya müsait olanca durgunluğu, kafatasımın altındaki negatif elektrik şeridine kayıp orada buzlanan bir hiçlik tınısıyla gözümde siliniyordu, kafam huzurla ılınmıştı bu sayede.

Sanki karım demişti bana bu cümleyi. Bana duyduğu sevgiyle şehla bir boyaya kavuşmuş, patır patır titreyen gözleri bir esrara üfürüyor ve onu hararetlendiriyordu böyle konuşmakla. Demek beni sorumsuz ve dalgın buluyordu. Ama olsun, yine de beğeniyor ki sorumsuzlukla suçlamasına karşılık varlığıma toz konduramıyor, suçsuzluğumun hakkını teslim ediyordu. Tüm bunlar kafamla olan meşguliyetimi, tepemde kış uykusuna yatmış limbik merkezlerin keşfi türünden bir işe giriştiğimi nasıl da unutturmuştu bana. Ancak hayırlıydı bu, zira onca zaman sonra iyi bir sabaha uyanmamın kafamdaki sebebini değilse bile bunca vakit neden kötü sabahlara uyandığımın bilgisini bana çentiksiz, tepeden tırnağa ışıkla örülmüş gibi saf bir renkle renklenmiş hayali bir tabakla önüme takdim eden bir kıpırdanışa vesile olmuştu. Şu an bombeli başımın tam ama tam tepesinde hissettiğim ağdasız, kendini hemen sunan kımıltıya tırnaklarımı geçirip orayı biraz yokladığımda neleri unuttuğumu hatırlıyordum. Burada silikon bir tuşe vardı da sanki, keşfettiğim bu yeni bölgeye yapacağım her temasta karımı, kişiliğimi, neyden mahrum ve neye sahip olduğumu unuttuğumu bana hatırlatacak muhayyel bir kapsül, beynimin içine bir ilaç takviyesi gibi yuvarlanacak, oraları yarasız bırakana kadar dolanacaktı. Garipti ki sevgiye, âşık olmaya çok yakın bir yerin kemendinde olduğumu, aşk sıvılarının ibrişimle kuş yuvası gibi sarıldığı bir duygu merkezine ulaştığımı hissedecek gibi oldum. Unuttuğum başka bir şey aynanın üzerinde saatlerdir gözlerimdeki arayışa, kulaklarımın içini cilalayan neşe sancısına kayıtsız kalmış dudaklarımda açan gülümsememdi. Meğer gülüşümde ne meyve kabukları renk atarmış ne içine doğru kıvrılmış yaban yaprakları nefeslenirmiş de haberim yokmuş. Kalbim bir fosil yatağıydı şimdiye, iyi bir sabaha uyanmak ve kafamdaki bu yumuşak tuşeyi keşfetmek şimdi, bu çok kapakçıklı kan yumrusuna da sert bir çörek yağı dokunmuş gibi heyecan vermişti.

Işıklar çekiliyordu, dergilerdeki satırlar birazdan iyice okunamaz olacaklardı. Kafamda elimle taramadığım yer, tırnağımla kazımadığım köşe kalmamıştı ancak yine de bana iyi bir gün bahşeden ve belki de beni bugünden sonra hep güzel bir kanyonun fısıltısıyla sersem ve sarhoş bırakacak o kemiksiz, kıkırdaksız merkezi yine de bulamamıştım. Bir zeytin poşetine dönmüştü, tırnaklarımın altında titreyen her zerresi mıncıklanmış cıbır kafam; dokundukça merkezsiz kalıyor, dokundukça sudaki balık gibi avuçtan kayan, sıvılaşmış, pelte bir dokuya yaklaşıyordu. “Bu, her köşesi bir parça unutuşla mühürlü Parnassos’un keşfedilmedik hangi yeri kalmış olsun ki mutluluğumun elimden kayıp gitmiş bulunsun?” diye yakındım artık, dayanamadım. İçime o eski huzursuzluğun gönülsüz gönülsüz tekrar çökmesinden ve bana artık güzelliğimi, huzurumu anımsatan biricik eşimin beni bu ümitsizliğin çarpık sınırında yeniden keşfedip zihnimi sabahki gözüpekliğinden, uzgörüsünden öteye sınırsızca serilmiş tekinsiz Baltık tarlalarına bulanmış bir vaziyette bulmasından, bu yüzden tekrar kocasından bıktığı o arkaik devirlere çakılıp kalmaktan o kadar korktum o kadar içim ürperdi ki bundan, salonun ışığını açmışken buldum kendimi gayriihtiyari. Göz kapaklarımın ardında kaçak bir gölge gibi, varlığımı bu sabahki iç aydınlığımın öncesindeki o adi usantıyı giyinmiş her temsilime kadar takip eden geçmişim, en çok da Sevinç’in aşağılamaları, borç çetelelerim, mahalle dedikodularının en çetrefil hecelerine pis bir dölek gibi sıvışmış hakkımdaki kötü laf cambazlıkları ve çocukluğumdaki ebeveyn şiddetine kadar arsızca genişleyen transparan elbisesiyle beni nasıl da sinsi bir körlüğe daha şimdiden hapsediyordu. El yordamıyla tüm bunlardan kaçtım. Zorda kalınca, ilkgençliğimde bir Orhan Veli şiirine sığınmanın ne kadar da zihnimi havadar bir yere çevirdiğini keşfettiğimden beri edebiyat benim için bir kurtuluş olagelmişti. Şimdiye dek, özendiğim hiçbir cümleyi kuramadım, öykündüğüm hiçbir mısrayı yazamadım ama olsun, bugünki ilahi iyiliğimin kafamdaki merkezini bana çepeçevre bulduran bu mısraların sakin bir ahenkle okunuşunda olduğu gibi yine rahatladım, hecelerin bilezikler gibi dizilişine özenen zihnim, camın ardını dönen kış yağmuruyla, tamı tamına alnımın ortasındaki bir erdenlik gölünde en kararlı ve yumuşak gölgesini buldu, birazcık da olsa okunmaya değerdi herhâlde önümdekiler:

Gecedir

Bir dal niçin gürlemez de sallanır
Dağıtılmış pazar yeri
Yağmur kokusunun sürdüğü ezilmiş karpuzlar
Domateslerin cürufu topuklarda amber
Tıraş losyonları
Issız bir sokaktan küçük bir meydana çıkıyorum
İçimde garip cıvıltı
Yabancı araçlar radyolarda gümbürtü
Demek ki yaşanacak hayat var
Yeni yapılmış binaların talaş kokusu
Engelli yolu sanki yağmurda silinmiş
Ayak sesleri kulağımı yırtıyor
İzmariti insanların çaprazına fırlatıyorum
Geçmiş. Parfüm kokularına kapılıyorum
Ve içimdeki işkence
Akşamın bu henüz pişmiş ekmek kokulu vakti
Çocuklar sekiyor geniş kaldırımlarda
Çocuklar oyuncakları andırıyor
Sulu gölgeler
İçine ışıklar saklanıyor sarı
İç sıkıcı değil Ankara’ya inen bu ışık sayrıl
Bedenin toplanışı, organlarda kesik tazelik
Yağmur hepimiz için
Unuttuğumuz ahitler
Biz inançsızlar için
Yüksek sesle zarımızı deşen tekerler ağır ağır
Uykusuzluğumla doğruldum
Sahur ışıkları pencerelerin röntgen deliklerinde sızı
Mahallenin tek kararsızı benim
Uzakta köpek ulusun,
Çıkan sesi karnımdan bileyim
Beynimin içinde bir kavun şekeri
Yağmur kokusu çoğalırken
Bir aksülamelle çekilen yorgunluktan,
Topraktaki istirahatten memnunum
Şibli, cinler, bir epilepsi şimşeği beklenmedik
Çirkin esanslarıyla diz kemiklerini çiğneyen çile
Alın kemiği şakağına göçermiş şairler
Onların durgun evreni
Beklemek. Ben hangi fikrin çemberi
Arkadaştan, akrabadan kovuldum
İttim kendimi bu çağda
İttim içgüdülerimi kuyağzına
Sıradanlığa vurgun olmaya öyle hasretim
Nasırlı topuklar, halkın tüm mitik vurgunları
Süleyman Efendi’yle konuşmak niyetim
Çelişkiyi içimde diri tutunca
Niyetim neydi, unutmak eksilterek
Hakikattir, inandığın bir cümleyi
Tarancı’ya dair anılar
Bir sürahiye ılık sular dolduruyorlar kırk şairleri
Fotoğraflarda ışık, cisimleri boğan bir kement
Yine de perdeler öyle utangaç
Sanki artlarında sevişmeler veya göğüs ucu
Dışarı çıkınca merdiven
Köşelere sığındım boylu boyunca
Islak toprak bana mezarı anımsattı
Perdeleri açık salonları izliyorum korkarak
Sohbetler, sitemler
Sarı ışıkların somut duşu duvarları taşları.
İnsan olmak ne güzel
Hava kapalı olsa da,
İnsanlık, bana uğramadığı.
Farlar sisi yutuyor
Bu saatte böyle manyaklar çoğalıyor
Taksiler yolun ortasında U çekiyor niyeyse
Gecenin uğursuzluğu
Martı’ya binen birini kıskanıyor ayaklarım
Yürümek yazgı gibi
Kasların bu yorgunluğu
Bir perde açıklığı
Sanıyorum tene dair çıplaklık
Esmeyen bir rüzgârın soğuk tülü
Hayaletinin gizlendiği
Bir iklim acımla emzirdiğim
Sınırsız bir hayal, ayrılık olmasın.
Naçizane. Buydu niyetim
Kalbimde sürgün siren
Ben savaşmam, nolur sizde kalın
Yıldızlar çözülüyor, gök balçık tarlası
Şimdinin en yüksek utkusu
Bir gözyaşı yağmura, damlaya sıkışıyor
Hüznün orduları, zaferlerin püskülleri çalındı
Düşmanımın gözü belermiş
En kara büyüsü arzuların, yenilmenin satrancı falı
Sade kör ışıkların kıpırdadığı
Gölgelerin göz aldığı vakit yani dördü gecenin
Tabak çanak porselen şıngırtısı
Korkuma temsil olur
Bin sayfalık sükûnet, az konuşmak çok yazmak
Benim bu yazmaklığım
Susarsam rezil olur
Azgın bir öfkeyi söndürecek kadar sessizlik
Şimdi iş masalarına eğilmekten
ve rezidansları tırmanmaktan kamburu çıkmış okur
Sana bir sır vereceğim
Tüm bu mısralarla metnin
Yazarı bir diyeceğim 

Şarmaşıkların ışığını kararttığı bir sokak
Uykunun ezilmiş zeytinliği
Bir filiz onda çakan, dalların elmaslığı
Dikenlerin suçlulara değmediği bahçe
Desenleri hoyrat lanetlerden seçildi
Gök gürültüsü uykunun
Denizci düğümünü çözen
Hay, parlak bir alamet gibi
Düşümüzü vecdeden son günün 

Karanlığın çuvalı karnımda hışır hışır
Sarılıyorum, uyuyayacağım
Ağzımda tütün sarhoşluğu
Ve saatlerin geçişinden bir hendek
Balkona çıkabilmek,
En küçüğü gölgenin, tırnak kadar olanı, ne denir?
Ne güzel özgür olabilmek
Tırnağıma karışan,
Tüm gölgenin emildiği yer, gecedir.

Kavaklıdere, Ankara, Haziran 9.

Sıtkı Sinir imzasıyla kapanan, sadece ortalarına doğru bir göz gezdirip ilgimi başka yere vermeyi umarak okumaya koyulduğum, işin sonunda, bana dair bir duygu telini indükleyen bu şiir zihnimi de düşünceye sürmüştü. Şairin ismi ile kendi ismim arasındaki benzerlik sebebiyle felan değildi bu etkilenme, eski yazıyla yazılmış gibi duran mısraların, bugün bile bir heyula gibi aramıza katılma çabasındaki bu ümitsiz heves tadımı kaçırmıştı, bundandı durulmam: Bugün neredeyse gün boyu yalnız, kendimden usanç getirecek kadar tek başına olduğumu hatırladım.

Neyse ki sevildiğimi hissetmem gecikmedi. Birazdan o çok sevdiğim kusurlu dişleriyle eşim kapıdan içeri giriverdi; kafamdaki bütün bir fiziksel arayışın en ölçülü manevi denkliği gibi. Ağzında yavrusuna yem taşıyan bir anne kuşun edası vardı ve ömrünün en sıkıntılı günlerini geride bıraktığına kani olmuş bir adama, onun kaşlarının arasına kanaatkâr bir öpücük kondurdu, üstelik bunu yapmakla sabahtır aradığım duygusal merkezi de bana öpüşüyle, belki bilerek belki hiç bilmeden takdim etmiş oldu. Beynimin içinde yıllardır biriken bu iğrenç sümük, bu mermiden koza, bir şiirin tedavisiyle böylece yırtılıp içerisinde unuttuğum katı, kabuklu ve demirden taraklı tüm böceklerini burnuma ve gözlerimdeki yaşlı bezelere sürgün etti. Zar zor nefes aldığım, ağlamaklı olmamdan dolayı yağ gibi kızarmış burun deliklerimden incecik, çelikten bir kalemle, bir ejderha çekilip alınmış da ciğerime nisan oturmuş gibi rahatladım ve bir o kadar iyileştim.

Tevfik Kanoğlu, Yalnızlığın Her Zerresi, Sevincin Hep Sevmesi, Ankara, Haziran 2022. 

1. Uydurma bir sözcüktür, “bir iktidara sahip olmaklık” anlamı vermesi temenni edilerek uydurulmuştur.

duygu, edebiyat, şiir, Tevfik Kanoğlu