Tevfik Kanoğlu, Bazı Şeyler Yarım Kalmalı, Ocak 2023.
Kokular*

İyi koku, kötü koku diye bir şey yoktur. Yalnız koku vardır, koku. Tek parça ve kapsayıcı. Aklımız bir nesneye, bir kaynağa iliştirip kendisini bir değer sıfatı üzerinden ölçüp biçer, bu bize zihinsel bir kolaylık sağlar. Daha doğrusu, başka birçok konuda olduğu gibi, bu meselede de olgulara dayalı zorluklarla çok fazla yorulmayalım diye aklımızın etrafımıza uyma huyunun bir uzantısıdır kokulara dayalı inşa ettiğimiz tüm bu sınırlar. Koku, yerkürenin tamamıyla özdeksel olan ruhunun bir tür atığıdır. Gezegen eğer bir insan olsaydı, onun kokusunu, vücudun terinde bazı kalıntılarını duyduğumuz organik bir çökelti olarak algılamamız kolaylaşırdı.

Kokuların insan ömründe bazı ciddi tuhaflıklara denk gelen psikolojik de bir doğaları vardır. Nasıl ki keskin ve parlak bir biçimde burunda ruh özü seçilen bir ıtır beklenen başarıyı ve kalıcılığı her zaman karşılayamaz, onun başlangıçta duyumuzun içine hapsettiği o doğal diriliği kaybettiği bir anına tanık olup şaşırırız, insan hayatı da böyledir. Parlak bir fikirle karşı karşıyayız sanarız. “Bunda başka bir iş var, ondaki garip bir ışık!” dediğimiz kişiler, hayal kırıklıklarımıza dahil ettiğimiz bir ümitsizlik çökeltisine dönüşür, kalıcı sandığımız bağlar nahoş bir tuhaflıkla irademizden ayrılır, bağlarından parçalanıp uçtuğunda onu kaybettiğimizi kabul edemesek de meselenin ciddiyetini anlarız. İşte bazı kokular da öyledir, bir süreğenlik nakşeder zihnimize fakat, en çözülmesin istediğimiz anda bayağı bir inatla kaybolur gider aramızdan. Ben bunu en çok hatıra nesneler, hediye eşyalar üzerine sinen insan kokusunun uçuculuğu üzerinden anlıyorum. Düşünsenize, bir sevgi ilgisiyle bize bağışlanan o biricik eşyanın acayip bir koruma dikkatiyle evimizin bir köşesinde, belki bir çekmecenin en özel yerinde saklanan doğası, tahminlerimizin de ötesinde bozulur gider, o kadar bozulur. Hediye anı eşyasına sinen insan hatıralarından olma parfüm, sanki bir kandırmacaymış, sanırsınız zihnimizin garip bir uygunlukla nesnesine giydirdiği geçici bir iltifatmışçasına öyle bir uçar gider ki koku, tasarlanmış, uydurulmuş bir şey ölçüsünde kalır. Burnumuzla duyduğumuz o esans, belki en başından beri mekânın yontuları arasından bizim severek seçtiğimiz duyusal örüntülerden ibarettir, sırf o eşyanın ait olduğu kişiyi seviyoruz diye zihnimizin içine daldığı non-place bir sahanlığın gerdanına tünemiş hayali bir olasılıktır.

Kalıcı sandığımız birçok şey vardır. Mesela, değişmez gibi gözüken düzenlerin verdiği kaba yorgunluk dönemlerinde, ümit etmek bize acı vereceğinden umutsuzluğun kararlı, az ihtimalli dünyasına sığınmakla aslında sabrımızı daha da karartmaktan kurtarmış oluruz. Karanlık günlerin kalıcılığında dış uyaranların yaratacağı kaygılara karşı zihnimizin inatla uydurduğu psikolojik bariyerler olur. Bu tasarlanmış manevi engellerin hiç geçmeyeceği, hep orada kalacağı düşüncesinin kesinliği, bozuk düzenin ne ara değişeceği ve bir karara varacağı türünden oldukça büyük bir kaygının belirsizliğinden daha rasyonel, daha kesindir. Zor günlerde aklımızı sivriltmek yerine kıtlaştırmak, bu yüzden bir zorunluluğu andırır. Ümit etmenin güzelliği, korkuların kalıcı olmadığının keşfedildiği esenlik anlarının gün doğumlarında değerli ve bereketlidir. Zifiri karanlık içinde pustan, kıyametten geleceğin seçilmediği bir ömürde bir şeyleri ümit etmek endişeleri daha da azdırır ve irrasyoneldir. Hastalık dönemlerinde beden ifrazatları azar, vücut bize kendisinin damarla, kılla, tırnakla, kanla, terle örülü bir topak olduğunu hatırlatır. Bedensel eziyet anlarında etin hafızası sağlıklı olduğu günlerden daha yoğun bir süreçle işler, çünkü hastayken acı çektiğimizden kendimize dayalı öz duyarlığımız çok kompoze ve keskin olacaktır, şayet bu keskinliği anlamaya yarayan bir duyumuzun sakatlığından filan kaynaklanmıyorsa rahatsızlığımız. Hastalık anlarında bencilleşiriz, başkalarına olan bağlılığımız bir sefilinkini andırır, çünkü kendimizi toplama irademiz zayıflar, düşkünüzdür bu yüzden; bize sağlık bahşedecek bir iktidar sahibine olan ihtiyacımız artar, sağlıklı olduğumuz günlerdeki kadar da insani hırsa kapılamayız, çünkü bir başkasına olan ihtiyacımız oranında takatten düştüğümüzü acı acı kanıksarız. İşte düşkünlüğün zor doğası. Hastalıklı etimiz. Böyle zamanlarda, iyi bir günümüzde duyduğumuz güzel bir koku ne eziyetli gelir bize, ondaki güzellikten anladığımız, olsa olsa, bizi iyileştireceğini bildiğimiz için zoraki içmeye razı geldiğimiz acı bir şurubun lezzeti kadar cazip olabilir ancak; iyileşme gerekliliğinin alegorisine dönüşmüş, hoşluklarından arı, tıbbi, tentür bir lezzet. Nice ilacın, hapın rezil tatlarının gizlenmesi için güzel, şekerli bir aroma tarafından koku ve lezzetinin acılığının kandırılmaya çalışılması boşuna değildir. Hasta ve muhtaçken, tatlar gibi kokular da ciddi rahatsızlıklar uyandırır bizde. Bütün hoş lezzetlerden yayılan kristal koku halkaları acı bir ödev duygusuyla duyularımızı doldurur, onlardan alınacak kokusal zevk ortadan kalkar, acayip sorumluluklarla etraflarına yayılan zoraki organik şeylerin derecelerine dönüşür varlıkları. Böyle anlarda vücudumuzun kokusu da bizde öz saygısızlık uyandırır, bedenimizin tüm bileşenleriyle; içine aldığı, teninde koruduğu, dışarı salımladığı sınırsız bir koku kanvası, bir yığın kokuyu envanterine almış yorgun bir koku kütüphanesi olduğunu idrak ederiz. Oysa güzel bir günde bir kötü kokunun bilinci uyarma ısrarı nedir ki en fazla, terleriz; güzel bir duş almak mutlu olmaya yeter, öğütülmesi güç besinlerin etimizde bıraktığı koku çekirdeklerinin ağırlığı, hoş bir parfümün hafifliğiyle unutulur.

Zor günlerde, mesela yas süreçlerinde olgunluk göstermek zorundayız. Eğer bu beceriyi elde edemezsek yarım ve eksik kalmakla lanetlenmiş gibi oluruz. Travmalar nükseder. Kokmaya, zihinsel bir bayatlığa sürüklenmeye başlarız. Gerek uykusuzlukların gerek yas süreçlerinin o hiç geçmeyecekmiş gibi duran kısırdöngülerinde, her şeylerin ümitsiz bir girdap içinde yutuluyormuş gibi sanıldığı süreçlerde bir yandan toksisitemiz de artar. Uykunun bizden sağdığı stres, varlığımızda inatla korundukça, biyolojik ritmimiz parçalanır, dağılır ve negatif bir kimyaya kavuşuruz. Bedensel toksisitenin arttığı bu dönemlerde hem öz bakımdan uzak oluşumuz hem de bununla birlikte kötü kokmaya olan yatkınlığımız kesinlikle öylesine bir şey değil. Zor zamanlarda bedenin hafızası acayip yoğunluk kazanır, stresin negatif faydalarından olsa gerek bu, kendimizi keşfedip, varlığımızı yarımlıktan kurtaracak o olgun hamleyi, o acı kokan oltayı damağımıza takmaya mecbur olduğumuz zamanlar.

Beden hijyenimiz için, parmaklarımızın bakteriyel floradan doğacak o nemli ve külrengi kokunun habis doğasına hemencecik teslim olmaması için tırnakların kesilmesi gerekir. Parmak rejiminin sağlığı için bu müdahale gereklidir, yoksa bileklerimize kadar sağlıksız bir bezginlik ellerimizi esir etmeye başlayacaktır. Sudan, temizlikten çok uzun süreler uzak kalmış bir el, tasfiye edilmemiş kirli bir dere gibi kötü kokmaya başlayacaktır. Temizliğe dayalı bu türden güvenlik rejimlerinin olanca varlığını sanki doğada da yani makrokozmosta da görür gibi oluyorum. Kokular nasıl ki bedenimize girip çıkan mamullerin ruh özleri veya artıkları, işte doğanın bedeninde tıngırdayan her zerre de, gerek organik düzeyde gerek organsal hareketin olmadığı özdeklerin durgun simyası içinde türlü türlü ifrazat bırakıyor. Sularda ve mağaralarda billur külçeler gibi biriken tuzlar, rüzgârın ve zamanın dilinin toprağa ektiği kristal salyalar sanki onlar. Ve tuzlar da kokar. Katman katman derinliklerinde maddeye, zamana ve canlıya ait bir uzay haritasının olduğu toprağın da kendine has o asidik kokuyu saçması gibi. Çiçekler nasıl ki bitki cinselliği, kokular da tek bir organı olmayan doğanın rüzgârla üreyen özsuyu gibi. Hava olmazsa koku nasıl mümkün olsun. Bir etkinin, biçimin taşınması için gerekli olan bu vakumlu ıslığın; rüzgâr ve havanın da tıpkı okyanuslar, nehir ve denizler gibi kendine kattığı şeylerin cismiyle burunlarda tiril tiril esen bir özle vaftiz edilmiş olması gibi.

Kokuların engin cüsselerini tarif etmeye kalkışmak, insanın portresini çıkarmaya hiç benzemiyor; çünkü koku, gözün hükmedemediği sınırlarda bayrağını estiriyor ve koklama erginliğimiz, günlük yaşantımızda bir şeyleri “görme” alışkanlıklarımıza kıyasla oldukça atıl mesafelerde sürünüyor. Onları en fazla güzel ve çirkin kokular şeklinde ayırıyoruz. Doğada türlü türlü konaklarda esen bukeyi, birçok defa adına parfüm şişesi denen kimi plastik kimi metal görünümlü flakonlara hapsedip buradan bir güzellik fırsatı doğurmaya çabalıyoruz. Ama şunu hesaba katmayı hep ihmal ediyoruz: Koku sadece estetik mamuller sunmaz bize, o, güzelliğin sorunlaştırıldığı, estetik olanla sınırlı bir olgu değildir; ömrü ve dereceleri vardır. Tırnak gibidir kesilmelidir, baharat gibidir hoş bir yemeğin damağına ekilmelidir. Yeri gelir, hoş dediğimiz bir kokunun tükendiği, üzerinde gezindiği pisliğin tüm cismine katışarak onun kimliğiyle kimliklendiği bir ana denk gelir, böylece bir cesede kazara tanık olan birinin basiretsizliğiyle ünlenmiş gibi oluruz, yeri gelir müthiş keskin ve güzel bir koku, duyumuzu o kadar doldurur ki onun güzelliğinin sınırı, artık bir baş ağrısıdır.

* Bu metin haftalar evvel kaleme alındı ve yayına hazırlandı. Manifold programı aylık yapılıyor ve içerik bir ay önceden belirlenmiş oluyor. Yayını yavaşlatmakla beraber programa sadık kalmaya çalışıyoruz. (ed.n.)

güzellik, hijyen, koku, parfüm, Tevfik Kanoğlu