Bir Dizi Olay #6
Tüm o parçalar bir sevgiliye değil de bu yalnızca bizlerin tanık olduğu ortak anıya adanmıştı, kim bilir. Birbirimizi okuya dinleye yâd eden, toplum nezdinde dışlanmış, kabahatli kimselerdik. Hakikati söylesek deli derlerdi, bizler de sakındık onu kalabalıklardan. Bir hayalin peşine takıldık, tehlikeliydi bu, işaretlendik, sürüldük ama doğru bildiğimizi sakınmadık, inancımızı koruduk. Eh, boşuna söylememiş yazar ‘yazmak, yalan söylemektir’ diye. Yalan söylemesek bu hakikat hiç kabul görmeyecekti. Biz hep bir ağızdan belki de yalnızca onu anlattık, insanlar şiir, şarkı, yazı, sinema sandılar. İyi de oldu. Diğer türlü takdir görmeyecek kabahatlilere çıkacaktı adımız. Sen bu garip günlüğün hayali okuru, bizlere aldanma. Hayale kapılma, yuvanı ve sevdiklerini üzme.1
Sızıp kalmışım. Gözlerimi açtım. Hayır, sarhoşluk veya yorgunluktan değil. Müzik dinlemekten. Bir yığın albüm dinlemişim. Kulaklarım bu ziyafeti daha fazla kaldıramamış ve düşmüş. Hangi albümleri döndürmemişim ki. Silence Is More Musical, Hayalet Islığı, Bir Pesimistin Gözyaşları, 666, VERITAS... Pek azını baştan sona döndüğüm bir yığın Türkçe rap albümünün yanında bir de punk grubu. Kendimi dışarıya bi süre kapattım, ülkemde de güzel şeyler üretildiğini düşünüyorum. Neyse, bunlar ayrı mevzu. Kulaklığı çıkarttım. Müziği de zaten hoparlöre verdim, kafasına göre devam ediyor.
Asıl mevzu uyuyup kalmama sebep olan şeyle alakalı. Affedin fakat ben biraz geri kafalı biriyim. Yani insanlar öyle olduğumu söylüyor. Çok düzmüşüm, bir eğlencem yokmuş ve deli saçması şeylerle ilgilenmekten keyif alırmışım. Oysa gerçeği yansıtmıyor bu. Sadece yalnızlığımı ve kafamın içini bilmiyorlar. “Batıl inançların var, eski şeylere, acısı alınmış steril bir geçmişe meraklısın” diyorlar. Oysa geçmiş de kötüymüş, insan şimdiden keyif almasını öğrenerek büyürmüş. Onlar böyle konuştukça kafa yağım ve stresim artıyor. Kimisi de çok olgun olduğumu söylüyor. Zevklerime bayılan, peşimi bırakmayan, insanları reddedip her fırsatta yalnızlığıma çekilmeyi bildiğimi düşündüğü için sürekli beni seyretmeye tutulanlar bile var. Her kafadan bir ses anlayacağınız. Hayır hayır, bunları aşamadığım sorunları anmak için demiyorum. Size kendimi tanıtıyorum ki anlatacaklarımı iyice anlayın.
İlgisiz ve özgür bir çocukluk geçirdim. Şımartıldım. Yemekten ve rahattan yana bir sıkıntım olmadı. Ama zenginleri hep kıskandım. Kültürel bir kıskançlıktı bu, maddi değil. Maddi şeylere akıl erdiren biri pek olamadım ama parayı çok istedim. Belki de bunca istediğimden yok, olsa felaketim olacak, ne yapacağımı bilemez hâle geleceğim. Biraz dağıtmak iyi olurdu yine de. Pahalı markalar içinde çürümek, biraz cila satmak, sponsorluklar, istediğinle takılmak, kimseye minnet etmemek, egoisti, narsisisti oynamak. Elime güç geçse çok kötü biri olabilirim, bu konuda kendime güvenmiyorum. Belki de bu yüzden insanlar beni tutuyor, “Sen çok can yakarsın, şimdi sırası değil” diyorlar, bilmiyorum.
İlgimi topraktan göğe çevirdim ben de böyle böyle. Çocukken, tüylerimi serinleten göğü sütlü bozuk bir yaz akşamı yukarılarda bir şey gördüm. Söylencedir, bilirsiniz, bu ışıldaklı, garip, sicimle çizilmiş gibi incecik hatlarla tepede hızlıca, bir göz kırpıştırması kadar sürede uçsuz bucaksız mesafeler kat eden yapıların ya da sihirlerin varlığından tabii ki haberiniz var. O yüzden ballandırmaya gerek yok. Çocukluktur, bunlardan bir tane gördüm ve çok etkilendim. Defterlerimi bu gördüğüm cisimle doldurdum, onun olası görüntülerini çizdim hemen. Rüyalarım bu ışık halkalarıyla parlayan renksiz büyünün imzalarına dönüştü. Sanki sevgilim olmuştu da onun gözlerini, saçlarının değdiği sırtını düşünüp iç geçirmekten uyuyamıyordum. Sanki aşk acısı çekiyordum. O zamandan şimdiye bunlardan bir tane daha görebilmeye adadım kendimi, başka her şey boş geldi. Hem masrafsızdı, gözlem için sade göz kâfi. Teleskoba, ıvıra zıvıra gerek yok. Uzak galaksileri, gezegenlerin dönüş sesini, nebulaları, kara delikleri umursamıyorum. Ben bir gökbilimci değilim, sözdebilimciyim ve bunun da gayet farkındayım.
Bir heyecan yaşadığınızda ilk iş, onu güvendiğiniz biriyle paylaşmak istersiniz. Gerek bugünlerde bir anı olarak gerekse küçüklüğümde defalarca bu yaşadığım tuhaflığı anlatmışımdır, biraz şüpheci yaklaşanlar, bana meyledenler dışında birçoğu beni alayla karşıladı ki bu da klasik hikâyedir. Gök araştırmacısı benim gibi sözdebilimci bir grupla arkadaşlık etmek istemem mi, isterim ama huyum değil, yalnız olmayı seviyorum. Bir daha bu olayı eğer yalnızca ben yaşarsam ve gördüklerim bu sefer de geçmişte olduğu gibi yine benden dışarı çıkmazsa, gözlerimin tanıklığının hayattaki her şeyden benim için daha değerli olduğunu öğretecek bana. Parma Manastırı romanındaki kehanet algısı gibi bu. Eğer inanç gösterirsen eşsiz bir büyü ve derin bir kıymet. İnanmazsan bir deli saçması. O yüzden eğer işittikleriniz karşısında siz de beni yadırgayacaksanız, inanın umursamıyorum, ben anlatmaktan keyif alıyorum ve düşünüyorum da siz hiç görmediniz, aranızda görenleriniz olduysa bile bu müphem ışık demeti belki herkese farklı görünüyor, belki sizlerin şahit olduğu ile benim şahit olduğum asla örtüşmeyecek, belki tanık olduğum olgu, yalnızca ve yalnızca bana özgü, paylaşılmış ama anlaşılmamış bir sır olarak kalacak. İşte, bunu size nasıl anlatayım, bu...
Şüphe yok ki delilik filan değil, olgun bir haz. İşin delilik kısmı Lovecraft karakterleri gibi bu gizemli kozmik hazza kendini fazla kaptırmakta. İşte o zaman aklın sınırları aşılabilir. Varsın aşılsın, korkmuyorum. Tüm hayatım neyden ibaret sanki. Sözümden çok özel hayatımla ilgilenen hayta insanlar, girip bıraktığım kısa süreli işler; işe gidiş ve eve dönüş yolu, üç dört öğün yemek, varsa seks yoksa mastürbasyon, bin türlü ıvır zıvır platform dizisi, bin yığın ekstre, borç, her cümlesi ezberlik, defalarca dönülmüş gerilim romanları, sadece alana ilgili tarihçilerce meşhurluğu ilan edilen Ahmet Yaşar Ocak’ın Kalenderîler’inin fazla okunmaktan ezilmiş cildiyle geçirilen saatler ve Manara’nın eksik Türkçe ciltlerinin aranışıyla sahaflarda eritilen haftalar. Ne bu? Sihirli bir delilik bu düzenli nobranlığa yeğdir. Dediğim gibi, yaptığım şey çok risksiz, öyle uzak galaksilerdeki yıldız tozlarıyla, Mars’taki hayatla ve uzay sondalarıyla ilgilenmiyorum. Gözüm bir kez gördüyse bir kez daha görüp tadar bu ağdasız göksel büyüyü. Veya cismi. Her ne zıkkımsa.
Aradan yirmi yılı aşkın süre geçti. Çok değil. Ama tuhaf bir olayın yaşanmadan geçmesi bakımından inanılmaz uzun bir süre, ortalama insan ömrü düşünüldüğünde. Bazı küçük ışık oyunlarını o zannedip peşine düştüğüm, burada bir gizem aradığım, rüyada gördüğüm şeyle çocukken gördüğümü karıştırdığım, en vahimi de hiçbir şey görmediğimi düşündüğüm oluyor. Bu tarz şeyler, çok yalnız kalınınca nükseden bir hastalığı anımsatıyor. Mesela pandemi boyu kendimi bir tür yalnızlık hastalığına hapsolmuş gibi hissetmiştim. Gerçi orada bile dış dünyadan tamamen kopuk değildim, üstelik keyifçiliğimi koruyabilecek kadar da aklım vardı. Gözleme ayırdığım vakitlerde ise tamamen izoleyim. O yüzden, o tek başınalıkta en acı olan şey yalnızlığın pek kırılgan bir formunu andıran, o oturaksız kendinden şüphe etme hâline boyun eğecek duruma gelmek. Ya bir ayık gözle tanık olunan psikotik bir rüyaydıysa o, veya gördüğüm bir rüyayı çocukluk anım zannediyorsam, bir bilinç dalgınlığı içindeysem. Bu vahim ihtimalleri tabii içimde saklıyordum, dışarıya karşı çok kararlıydım, kesinkes gördüğümü bir kez olsun inkâr etmedim. Onlara aman ha, gördüğümden emin değilim, yoksa şöyle mi olmuştu cinsinden bir şüphemi yansıtırsam kafalarındaki deliliğime ikrar edeceklerdi; o yüzden boşver, gördüm de, yalana bile çıksa bu, kendini kandırmayı göze al diye diye irademi diri tutuyordum. Sonuç olarak, gördüm veya görmedim, gördüm veya gördüğümü zannettim, ne önemi var tüm bunlar bir rüya bile olsa. Hayatımın hiçbir parçası bana onun yaşattığı hissin kıyısına yanaşan bir şey vermedi. Hiçbir şey onun kadar masrafsız olmadı, her yük ya borç ya da verdiği hazların bedeli olarak bir tür çekilme yaşattı. Ama o, o... Rüyalardan olma ve masrafsızdı. Ne önemi var, Tanrı kadar sıcak ve melekler kadar ruhuma yakın. Gerçek olsa ne, olmasa ne. Ben bunları düşünmüyorum, bu tür anlaşılmayan ve idrake yabancı gelen vakaların paylaşıldığında ötekine ne kadar tuhaf gözüktüğünü ben hiç düşünmüyor muyum? Çağlar geçse de benim gibi çağının delileri muhakkak çıkacak ve yalnız kalacak, hiç önemli değil. Bu paylaşılmayan hazzı onlar hiç tadamayacak.
İşte, bugünü yine gözleme ayırmıştım. Haftanın belli günleri bir tür dua gibiydi bu iş benim için. Sevdiğim her şeyi bir kenara koyardım. Bugünler özellikle seksten, et yemekten ve mastürbasyondan uzak dururdum. Bazı doktor seanslarında bazı kişiler bana bunun bir tür gelişmiş obsesyon, obsesif kompülsif bozukluk olduğunu söyledi. Fakat ne halt yediğimin farkındaydım. Gayet dikkatliydim, dikkatsiz olsam, akıl sağlığımdan duyduğum endişeyi yatıştırmak için kliniğe filan da hiç gitmezdim. Üstelik bir tanıdığın ittirmesiyle değil tamamen kendi irademle gittim buralara.
Gözlem yaptığım gün benim için uzun, rüyasız bir uyku gibiydi. Duyularım bu günlerde neredeyse en saf, ham hâline ulaşıyordu. Uzun süre yemek yemezseniz mahvolursunuz, hakeza uyumazsanız da öyle olur ancak kontrollü bir açlık ve uykusuzluk zihninize, normalde farkedemeyeceğiniz bazı detayları bir filigran gibi işler. Bunu yıllar yılı deneyerek öğrenmiştim. Kesinlikle tehlikeli bir işti. Bruce Wayne’in mağarası gibiydi zihnim böyle günlerde. Herkesin harcı değil diyerek başladığım iş, sadece benim harcım olan bir yeteneğe dönüştü.
Bugün o günlerden biri. Dışarıdaki seslerden izole edilmiş bir odada bangır bangır müzik dinlemem absürt gelebilir size en başta. Ancak uykusuzluk ve açlık, muhakkak stres, kaygı ve türevi negatif psikolojik bariyerler doğurur. Bunların etkilerini zayıflatmak ve fakat konsanstrasyonumu da yitirmemek adına sesi kulağıma gömüp gözümü odama dizdiğim sayısız aynaya odaklıyordum. Öyle ya, olur da o ışık püskülü yeniden belirir ve belirdiği an tam da kafamı bir sebeple arkama veya odak noktasından başka bir yere döndüğüm bir andır, onu hiçbir açıdan kaçırmayayım, varlığını olduğu gibi yakalamak isteyen çıplak gözüm ve bakışım üç yüz altmış derece olsun diye her köşeyi gözlem anında aynayla dolduruyordum bu yüzden. Öyle ki odam, gözlem günleri gudubet bir disko topuna dönüyordu. Neyse ki evin geri kalanını bu işler için kullanmam gerekmiyordu, odamın teras manzarası şehri ve göğü çepeçevre tarayan bir noktadaydı. Yine de her ihtimale karşılık evin her önemli noktasına, ışığın uzun süre dolaştığı bölgelere kamera ve kayıt cihazları yerleştirmiştim ki pimpirikliliğimin biraz maliyetli olması canımı sıkmıyor değildi, yine de çok bir şey değildi, odamda kaldığım sürece “sıfır maliyet” yanılgımı kolayca sürdürebiliyordum. Maliyete dair tüm dertler, hayalimin pahalılığından değil hiperenflasyondandı, o yüzden benim bir kabahatim yok.
Fakat yoktu işte. Tek bir ışık kırılması, her zamankinden farklı, şüphe veren bir ışık olgusu yaşanmaz mı bir kere, yok hayır olmuyordu. Uyuyup kalmam bu olamayışa, kronik imkânsızlığa bir isyandı zaten. İçimde yıldan yıla keskinleşen bir inanç yitimi taşımasam odama da kameralar, cihazlar koyarım. Tıpkı çocukluğumdaki gibi gözüme onun düşeceğine olan bağlılığım mevsimden mevsime zayıflamasa şüphem daha da artar, ışığı daha fazla kovalarım, kendime olan güvenim sarsıldıkça masrafım ve deliliğim artar. Ev astronomik ıvır zıvırla dolup taşar. Yani biraz sızmak, küçük bir inançsızlık getirmesi yanında aklımı korumamı sağlıyor. Diğer türlü gözlem günüm belirli aralıklarla değil, haftanın her günü ve anıyla sınırlı olur.
Fakat bir şey oldu. Heyecanla, hiç şüphe duymadan, el bile titretmeden o olan şeyin çıplak gözle tahlilini yaptım. Merak uyandırmaya değer acayip bir ışık olgusu tespit ettim. Uykudan henüz ayılmışken gözlük camlarımı enine, çapraz şekilde kesen bir ışık püskülü yanaklarımı okşadı fakat hissettim bunun sıradan bir gün ışığı olmadığını. Demek, hissetmek de gözlemin bir parçası; gel de bunu başkalarına, septiklere anlat. Demek yoğun kayıp ve zihinsel pes hisleri, gözlem anında odak noktasını ölen bir yıldızın en şiddetli imgesini son bir kez salımlaması gibi, bakış açımı sivriltmişti ve yakalamıştım sonunda. Dilim varmıyordu ama hissetmek de, evet hissetmek de işin bir parçası olmalıydı.
Bir süredir kulağımda Joy Orbison’un layer 6’i dolaşıyordu. Parçanın başarısı, alıntıladığı ses örneklerini yerinde kullanabilmesindeydi. Fakat tekrar ediyordu, bu yüzden kendimi saldığım için, daha sonra hoparlöre verdiğim müziği de işitmez olmuştum ama olayın heyecanını ağdalayan bir şarkı açılmıştı şimdi: Rockstar Made. Plug-in’ler içinde kızaran sesler kızgın bir ses telinde dönüyordu, harikaydı. Boyun zincirlerinin çorba şıngırtısı, şurupsu ve tükürüklü vokaller. Carti’nin Die Lit’i siyahi bir The Smiths ise bu albüm new school punk idi. Gürültü için fuzzy gitarlara değil ısıtılmış, efektlerle tost edilmiş vokallere ihtiyaç vardı. Muhteşemdi. Şarkının da gazıyla İsa gibi sıçradım yatağımdan. Gün sanki geceye doğru biraz daha uzamıştı. Eskilerin fecr dediği bir aralığın tonları göğe hâkimdi, pek öğle göğünün renk paletine yakın değildi gökyüzü. İyice meraklanıp, içinde bulunduğum zamanı unutup dışarı çıkmak istedim bir sezgiyle.
İçimi rahatsız edici bir üşüme sarmıştı; üzerime, elime takılan rastgele bir gömleği paçavra gibi geçirmiştim. Evimin buzdolabına sıkışmış, uzak bir otobanda konaklıyormuş gibi vahşice serin bir rüzgârla esen bir et kurusu kokusunu burnumda taşıyarak dışarı çıktım. Bu ekşi, iç organsı kokunun benimle alakası elbette kişisel tercihlerim değildi. Gözleme ayrılan vakitlerde et yemeye yemeye sürdürdüğüm bu ritüelistik açlığın bir pratik olmaktan çıkıp artık kişisel doğamın bir mecburiyeti hâlini alışı, zamanla veganlaşmama da önayak olmuştu. Vegan olduğumu bilen komşularım, nasıl olsa yemez diye, kendi buzluklarına sığdıramadıkları etleri bana yollamıştı, ondandı çektiğim. Dışarıda tek tük insan vardı ve taklit ayakkabılarımın yarılmış, içine sakız ve parça pinçik olmuş küçücük taş parçaları doluşmuş tabanının bozuk kaldırıma bıraktığı çıtırtı seslerinden başka pek az şey kulağımı dolduruyordu. Gördüğüm kişiler ise insandan çok terli, ateş içinde gölgeleri andırıyordu. Onlara hiç bulaşmadım. Beladan oldum olası kaçtım, tek belam gök oldu, ondaki gizemi merak etmekte ısrarcı olmanın bir lanet olmadığı konusunda ters konuşmak, aldanmak olur, reddetsem de farkındaydım. Şehrimde geceleri, yaz bile olsa soğuk serin bir rüzgar eser ama gündüzün bu garip fecr vakti etrafa puslu bir soğuğun inmesi ve hem görüşümü hem sırtımı hem belimi hem omuriliğimdeki tatlı sıvıları hem de eklemlerimi karartması hayra alamet değildi. Uzun süre uyumanın, gözlem fikriyle sarhoş olmanın, kısa süren, tatsız bir yan etkisi olmalıydı bu, birazdan geçerdi.
Etrafımdan sürekli kontak açıp kapatan araçlar, uğursuz bir köstek gibi geçiyordu. Çoğu hareket dahi etmiyor, tüm ışıklarını benim hareketlerimle orantılı kapatıyor ve adım seslerimi dinliyordu sanki. Alışkın değildim, neyin nesiydi bu? Odamın gözlemci sıcaklığını ve sigara dumanına boğulmuş, müzikle yıkanan eşyalarını şimdiden özlemiştim. Neyin nesiydi bu araçlar, n’oluyordu? Tedirginleştim. Acayip, iç gıcıklayıcı, beş on saniyelik marş sesleri arasında yine yoluma devam ettim. Kendimi İsa gibi hissedip dışarı çıkmıştım oysa, şu olanlara bak. Üstelik geniş bir görüşe imkân vermeyecek kadar yoğun bir sis karartısı inmişti sokaklara. Onun, bir yerlerde beni çağırıyorsa bile, sesini işitebilmem nasıl mümkün olsundu böyle? Alelacele, borcunu bile ödemediğim kalan son tekel tütününü yaktım. Birkaç ince duman çektim ondan, hafif rahatladım, nikotin stresimi hafifletti. Ama bu son sigaraydı. Yani bundan sonrası stresin artışıydı, etim yumuşak bir plazmaya dönüp nikotinle yeniden sersemleyene kadar sigara dilenecekti. Nefret ediyordum özgürlüğün sınırlanmasından, insana yaraşır iş değildi fakat gözlem fikrinin verdiği yalnızlık ve gözleme dair tutulan notlar tek başına maalesef gitmiyordu.
Tıkırdayan araçlar ve gündüz vakti uzayan karanlık gölgelerden başka bir halt yoktu. Bir kez daha heyecanım boşa çıkmıştı. Bir çocukluk hayalinin peşinde kendimi resmen harcıyordum. Eve hışımla geçip tüm aynaları ve cihazları odamdan kovasım, psikoloğuma azılı bir manyak olduğumu itiraf edesim veya yılmayıp ilçe ilçe gezdiğim kütüphanelerin ve meclis kütüphanesinin arşivlerinden bulup dijital olarak çoğalttığım gazetelerden ayırdığım politik yazı kupürleri ve bunlar hakkında düşülmüş ufuk açıcı notlara, yer yer bu notların kenarına köşesine, satır aralarına çiziktirilmiş kod ve monogramlara başımı gömüp bana şimdi suni görünen hazzı daha hakiki bir araştırma şüphesine terk edesim geldi ama hayır, dirayetli olmalıydı. Masrafsız bir hazdı bu, bu kadar ciddiye almaya gerek yoktu. Sis birazdan geçer, hep olur bu, biraz dolaş ve rahatla hiç değilse, yatağına geçip, her şeyi boşverip uyur, bir dahaki gözlem seansına kadar işi gözüne değil makinelere devredersin, diye diye kendime telkinlerde bulundum.
Saf bir gençtim ama sanki çok suç görmüş avukatlar gibi hınzır bakmaya başlamıştı gözlerim. Bu dolambaçlı hâle katlanacak değildim. Sigaradan son fırtı aldım, izmariti bir aracın ön camına farkında olmadan kıtır kıtır söndürdüm. Filmli bir camdı bu, acaba içinde biri var mı diye düşündüm. Çok geçmedi, camlar aralandı. Ve derin bir aydınlığın fışkırdığı gözlerle sorgucu bir adam bana yumuşak tondan seslendi: “Bu saatte burada napıyorsun?” “Saatte ne var ki beyfendi?” dedim. Günün ortasındayız. Alnının ortası kelleşmiş, ellisine yakın bir adamdı. Güven vermiyordu mimiksiz dudakları. Kimdi, neyin nesiydi, ne hadle bana bu lafı ediyordu? “Sen her şeyi çok iyi biliyorsun oğlum, bana şimdi numara yapma” deyivermesin mi! Sesinde iyicil bir ihtar vardı ama dediğim gibi güven vermiyordu, bana dair, benim bile bilmediğim sırlarımı ifşa edecek günahkâr ve olgun bir ses tonu vardı. “Benim bir şey yaptığım yok, işimdeyim” dedim. Lafımı hemen kesti, camı biraz daha aralayıp bir kolunu dışarı attı. Saldırgan asla değildi, ihtarcıydı, sanki benim iyiliğimi ister gibi bir hâli vardı. “İşindesin demek” dedi ve yarım ağız, sanki bildiğini gizler bir tavırla ekledi: “Peki, problem yok. Nöbetçi eczane arıyordum ben de, bizim torun hastalandı.” Gündüz vakti neyin nöbetçi eczanesi, bayram değil seyran değil, neden google kullanmıyorsun diye hiç düşünmedim bile. Birden babacan bir tona geçince sesi sadece beni rahatlatmıştı, belli ki dışardan çok dikkat çekiyordum, göğü seyretme telaşından yerin, şehrin kurallarını unutmuştum. Bu iş böyle gitmezdi. Baksanıza, bir hiç uğruna dışarı çıkmıştım. Görüş sonuna kadar kapalıydı, Ona dair bir iz olmak yerine benimle garip garip konuşan bu adamla muhattaptım. Kimdi bu herif, ona sonuç olarak ısınmış gibiydim ama ya aldanıyorsam, ya mafyatik biriyse?
Bu gözlem işi zevk vermiyordu artık; anılar, rüyalar ve geleceğe dair tatlı ihtimallerin sıcaklığında kalmıştı her şey. Gözleye gözleye anlamıştım ki haz ilgi duyulan şeyle kendi arana hoş bir mesafe koyduğunda eteklerindeki tohumu döken bir tatmindi; diğer türlü eziyete dönüşüyordu, bu gerçeği nasıl ihmal edecekti şimdi? Üstelik bu şehrin görüş alanı tükenmişti artık. Ülke sadece bürokrasisi, tarımı açısından değil gök berraklığı bakımından da bitmişti. Taşınmalıydı burdan veya hiç değilse.. Ya da... Bilmiyorum işte. Bura bitmişti. Rüyaya, hayale yer yoktu.
Bu düşüncelerimi adamın sesi böldü. İzmariti işaret etti, “Onu oradan lütfen al” der gibi bir bakış attı. Borcunu bile ödemediğim tütün izmaritini mahçup bir şekilde aldım oradan ve ne göreyim, camın sağ üst köşesinde adalet terazisi simgesi vardı. Ne alaka, dedim içimden, tedirgin oldum. Son bir bakışla, hafif geri çekip kapattığı camların ardından şunu deyip gitti adam: “Basit düşün.” Aracın giderkenki gölgesine baktım; bir sürüngen cesedini andırıyordu, öyle eski bir havası vardı gidişinin. Sisin içinde kayboldu garip adam. Ve uzakta araç bir nokta kadar kaldığında anladım ki iş işten geçmişti, o avucuma kadar gelmiş ve bir yabancının kılığıyla çekip gitmişti.
Yeniden evimin odasına döndüğümde, oda kapımın titrediğini fark ettim kendi kendine. Alışkanlıkla, bunun doğal bir sebebinin olduğuna hükmettim. Diğer türlü, dışarıda olanlardan sonra, eğer yine şüphelerimi cezbeden bir vakaya dair bir ipucu olsaydı bu, aklımı koruma sözünü artık kendime veremezdim. Çalkalanan kapı güzel bir parçanın baslarıyla yıkanıyordu belli ki, ancak izole odam dışarıya hiç ses kaçırmadığı için müziği işitemedim ta ki kolu çevirip yorgun bir omuzla bilgisayar ekranına baktığımda beni neyin etkilediğini anlayana kadar. Mareux’dan Tamam Shud2 çalıyor, çalmakla kalmıyor, ılık bir yayılımla beni ele geçiriyordu. Tırnaklarım arasında soğuyan, tere bulanmış çiğ kan gözüme ilişti birden, üzerimde emanet gibi duran oduncu gömleğimin eteğine utanarak sildim onu. Neyse. Müzik de olmasa...
1. Gözlem raporu, 16 Temmuz. Bir İşaret Yok!
2. Farsça ‘bitti, tamamlandı’ anlamına gelmektedir.
