Bilinmeyen sanatçı, Triangle (albüm kapağının siyah beyaz versiyonu), Berlin, 2023, Kienderwhore’un izniyle
Yeraltından Sesler: Triangle*
Yasaklı Bir Albüm ve Bir Dizi Olay #1

Gül gübrede yetişse de
Almaz onun kokusunu
**

Açılış

Bir müzik dinledim, hayatım allak bullak oldu. Belki dinlemeseydim, iyi hissetmeye biraz daha şansım vardı. Şimdi ne yapacağım?

İnsan yalnızca kendisiyle ilgilenmeli. Bunu başkalarıyla kaçınılmaz ilişkisinin tek ölçüsü olarak almalı. Yalnızca ben varım. Cinsellikte de böyle. Yalnızca ben. Sen yoksun. Her insan “ben”in değerini anlasaydı kusursuz toplumlar inşa edecektik. “Biz”in canı cehenneme, bizim canımız cehenneme. Cehenneme, yalnızca ben varım. Cehennemde… Sen yoksun. Yoksun, neredesin? Sevgilim…

Başlangıç

Onları yalnızlar arasından seçiyordu. Dikkatini çeken şu oldu tüm bu süre zarfında. Yalnız insanlar hem kişilik hem yaşayış hem de kendilerini dışarı yansıtış biçimleri bakımından parçalı, parçalanmış kişiler oluyordu. Mesela bu bir fotoğrafçıydı. Geçimini nereden sağladığı konusunda bir bilgisi yoktu, edinememişti bir bilgi. Onu araştırırken zaten dikkat ettiği asıl şey, ne kadar para kazandığı değildi. Tek başına, şehirden uzak denebilecek bir yerde yaşamasıydı. Uzak olsundu ki işler çok külfetli olmasındı. Bir ailenin, sevgilinin, komşunun, akrabanın, ne bileyim bir kolektifin, grubun, hatta düzenli ziyaret ettiği bir doktorun, avukatın filan markajından uzak olsundu ki ortadan kaybolduğunda ona uzun bir süre saklanma, kendini buldurmama imkânı versindi.

Özgürlük işte, aslında tek parça, sınırsız bir insan hürriyetini ifade etmiyor. Özgürlük dediğimiz, siz ne kadar kurnazsınız, sınırlarla oynama beceriniz nedir, size sizin oynama beceriniz ölçüsünde serbest olma imkânı veren göreli bir olguydu. Özgür olduğumuzu zannediyoruz, oysaki bağlarla, sınırlarla çevrilmiş durumdayız. Bu sınırları fark etmediğimiz ya da fark ettik diyelim, onlarla oynayabildiğimiz ölçüde elimiz kolumuz serbest, diğer türlü ruhsal olarak hep aynı mıntıkanın içindeyiz.

Tercihlerinin özgür insanlardan yana olması boşuna değildi. Hesap vermesi gereken kişiler değildi bunlar. Gözlemlediği kadarıyla da çok kısa zamanlarda ev değiştirirlerdi. İhtiyaçları ölçüsünde birileriyle birlikte olur, beraber oldukları kişilere kesinlikle, hayatlarını temelden kendilerine adayacak kadar hesap vermezler, başkalarıyla olan ilişkilerini kendileri için birer basamak olarak kullanma potansiyelleri de yüksektir böyle kişilerin. Çıkarcılıkları had safhadadır. Hesap edilecek olsa, bu ülkede böyle kaç kişi vardır ki hepi topu?

Merdivenin mermerden basamaklarını inerek giriş kata vardı. Kendisini bir kâbusun içinde hissetti. Sanki bedeni bölünmüştü. Fakat nereden baksa, kutsal bir törenin arifesinde gibiydi, ne suçluluk ne korku. Hiçbir şey duymaması gerekiyordu. Bunu, bu düşünceyi aklına mıhladı. Omuzları dik, ardında yüksek topuk sesleri bırakarak ve omzundaki elbise açıklığını çekiştirerek sitenin kapısına doğru yürüdü. İlk iş, evlerine bakan geniş caddenin yaya geçidini kullanarak karşıdaki büfeye doğru gitti.

1.

Bugün çoktandır aradığım bir şeye eriştim. Berlin’den, Kreuzberg’den müzisyen bir arkadaşım tam yeraltı bir işi bana gönderdi. İlk başta bunun yayınlanmış, tastamam bir albüm olduğunu düşündüm. Vaktiyle piyasada yer almış, sadece dijitalle sınırlı kalmamış ve plak, kaset, CD olarak da basılmış, ki Avrupalılar bu tarz niş baskılarda hâlen daha garip bir zevk alanını ısrarla koruyor: “Basıyoruz basmasına da kendi keyfimize uygun olsun istediğimizden” diyor Rana. “Yoksa alınsın diye değil.” Ekliyor: “Sanma ki bura sizin oradan farklı. Bankacılar biraz daha fazla yatırımda bulunuyor, tek fark bu.” Hıh işte, zamanında piyasaya sürülmüş bir albümün sınırlı sayıda basılmış fiziksel kopyalarından birini aldım sandım. Paketi açtığımda karşılaştığım manzara beni ne kadar mutlu etmişti, o anlığına her şeyi unutacak gibi oldum. Dinlemek için sabırsızlandım. Yeni yeni, mirasyediliğin halk nezdindeki küçümseyici baskısından kurtulup iş arandığım ve üstelik seçici olmayarak, sınıfsal avantaja başvurmayarak iş aradığım dönemlerde girdiğim bir teknisyenin bana vermiş olduğu ilk maaşımla aldığım müzik albümleri aklıma geldi, o zamanın parasıyla 300 liraydı bu, altı ay çalışmıştım, ilk işimdi; ne zaman hatırlasam bu parayı fena kazık geliyordu ama çalışmanın gereksizliği karşısındaki hayretimi bir bakıma önlememe yarayan bir işe yaramışlık hissi uyandırdığı için miktarı da umursamamıştım, çok daha fazlasına nasıl olsa ulaşabilirdim, ancak o zamanlar bu kadar heyecan duyabilmiş, ilk defa yabancısı olduğum bir müzisyeni, daha iyi hâlli bir kayıt üzerinden dinlemenin hazzına varmıştım. Şimdi de öyle oldu işte. Kutunun içinden bir plak çıktı.

Bir şeker paketinin ambalajını yırtar gibi onu çarçabuk açtım. İçindeki kartoneti şaşkınlık ve zevkle incelemeye koyuldum. Heyecanıma yenik düşüp albümü hemencecik hafızlamadan önce arkadaşımı görüntülü aradım. Daha doğrusu, bana kargo gönderdiğinin haberini vermek için ilk önce o aramıştı beni. Sonra döndüm ona, kendimi bu aşırı heyecanlı ilgimden ayıklayıp bir süreliğine. İlkin meşgul olmalıydı ki açamadı, ben de bilmem neden, normalden aradım ardından. N’olacak sanki, sadece kendimin değil, iki üç kuşağın olası tutsaklıklarının önüne geçecek kadar bolca rüşvet stokum vardı, telefon faturasının yüksek tarifeden çıkmasını da karşılayamaz değildim. Döndü neyse. Konuşuyor bir yandan. Zamanında, yani bundan beş yıl önce, 2023’te, bir 14 Şubat gecesi yayınlamışlar albümü. Konuşmasına daldım, biraz daha kendimi vermek istedim. Dirseğimi koyacak bir yer bulamayınca masada üzeri ruj görünümlü elektroşokla, insülin iğneleriyle, içi beklemiş bir kurban eti gibi çiğ çiğ kokan boş ve derin kargo kutularıyla Dressed to Kill, Manhunt, Postal kutularıyla ve Graham’in A Color Atlas of Forensic Pathology’si ile dolu bir alanı elimin tersiyle boşalttım ve hıhım diyerek dinlemeyi sürdürdüm.

Üstelik o zamanların yeraltısı, şimdinin bünyesinde birçok dance, edm, house, techno prodüktörü ve DJ’ini barındıran global ağa kancasını takabilmiş müzik monarkı NINL’den. Albüm dediği de üç parçalık bir EP aslında. Longplay olarak mı yoksa EP olarak mı anmaları gerektiği konusunda ekibiyle epey bir kafa karışıklığı yaşadıklarını da ekliyor. Yalnız albüm, 14 Şubat’ta değil. 13 Şubat’ta, gün gece yarısına bağlanmadan tam bir dakika hatta 59 saniye önce çıkıyor. Deliler gibi bunun ayarını titizlikle yaptıklarından, reklam için epey para döktüklerinden, bu kadar niş bir albümün Berlin piyasasında bile bir hayaletten öteye gitmeyeceğini çok iyi bildikleri için, eserin görünürlüğünü öne çıkaracak her türden alicengiz oyununa başvurduklarından bahsediyor. “Eee” diyorum. “Her şey yolunda gitti umarım?” “Yok” diyor Rana.

“İlk etapta öyleydi evet, çok yüksek, kaçtı, yaklaşık 12 saatte 1 milyonluk bir stream oranına ulaştı bir parça, kapanış parçası albümün” dedi. “Eeeee ne güzel” dedim, tabii yırtıcı piyasanın gözünde verdiği bu oranın başarı sayılamayacağını da maalesef biliyordum, tadımız kaçmasın diye rolümü sürdürdüm, meraklı arkadaş rolümü… Büyük felaketlerin yüksek mutluluklardan geldiğini hiç bilmezmiş gibi. “Eee’si, sonra yayından kaldırıldı çeşitli gerekçelerle.” İmalı demişti son kısmı. Güldüm epey. “Ne yani” dedim. “Adın taksirli suçlara mı karıştı, Bundesnachrichtendienst ile başınız derde mi girdi, ne olmuş olabilir?” Güldü epey dediğime. Âlem adam olduğumu söyledi. Almanca telaffuzu kıvırmama da biraz hayret etti. Bana kalırsa telaffuzum iyi değildi, paslanmıştım. Sonra ciddi bir tonla ekledi, evet, bir bakıma karışmış. Ama daha “birtakım başka” gerekçelerle suçlandıkları için EP, plak şirketi tarafından geri çekilmiş. Kocaman bir kahkaha patlattım. “Sen mi, siz de mi? Sen tanıdığım en mülayim ve cesur feministsin be!”

Şimdi bu konuşma bi kenarda kalsın. Size bu konuşmayı aktarmamın sebebi, sizlerin de en az benim kadar, nasıl bir eserle muhatap olduğunuzun ciddiyetine ulaşmanızı istemem. Detay vermem zaten fazla. BND yüzünden bizimkilerle başım yanacak şimdi bir de. Bir iltisak bulacaklar, bir şeyler isnat edecekler, al başına belayı. Neyse neyse. Politikanın ekseninden çıkalım. Esere dönelim.

2.

Meğer shift ve 2 kısayolunu kullanarak değil Q klavyede esc’nin altında, hemen başta olan é’ye basarak tırnak işareti yapılabiliyormuş, vay be, senelerdir yazıyorum, daha şimdi öğrendim bunu. 2’lere yüklenirken her seferinde, dosya üzerinde, beyaz sayfada oluşan o imleri zaten hiç gözüm tutmuyordu, diyordum bir bokluk var, bir şeyi yanlış yapıyorum. Neyse. Nisan yaklaşıyor ama ben mayısı da çoktan geçirmişiz gibi hissediyorum. Baharın ortalarına varmış olma hissi, gelecek olan baharı beklemekten çok mevsimin tüm oyunlarına alışmış olmaktan gelen bir bıkkınlık, boşunalık. Alerjilerim azacak yine. Göz kurulukları, göz yanmaları, ağrılar, damlalar… Öf. İğne, plağı çiziyor inceden. Henry Jossy diye bir adam, ismi cismi belirsiz. Belli belirsiz üflemeliler, plağın devir seslerinden işitebildiğim kadarıyla kulağımın içine doğru akıyor… Avucum alnımda, parmaklarımsa saçlarım arasında. Düşünüyorum.

Nihayet rejim değişti. Ama halk iradesinin yansımasından çok yatırımcılar böyle istediği için bu sonucu aldık gibi sanki. Yöneticiler sınıfını yirmi yıla yakındır inceliyorum, yukarılara doğru çıktıkça gözüme her farklı kesim, tek bir gezegenin uyduluğunu yapıyor gibi geliyor. Oy kullanmamıştım, taksirli suçları olanlar haricinde diğer bütün hükümlüler oy kullanma hakkından mahrum. Suçumun bir taksiri olduğunu da böylece öğrenmiş bulundum. Farkında olmadan bir casusluk suçu işlemiş ve vatan asayişini riske atmışım. Kıvranmam ve vicdanımın yerler altına alınması için özgür irademin böyle işkenceci bir tavırla abluka altına alınması gerçekten üzerine düşündükçe çıldırtıyor beni. Birkaç saat, gerekli izinleri sağlayabilmem hâlinde dışarı çıkabiliyorum ama bu öyle gezmeye bahane edilebilecek bir şans filan değil, sürekli takiptesiniz, size her an takip edildiğiniz, kişisel bir iradeniz olmadığını hissettiren bütün polisiye prosedürleri uyguluyorlar. Çok tekinsiz günlerde özellikle kontrol ediyorum, şafak söktü sökmedi, sivil bir polis otosu, o gündeliğin içine kamufle görüntüsüyle ruhuma ürperti vererek site önünde bekliyor. Ne yapacaksam sanki, eylemsel bir gücüm mü kaldı, meydanlara çıkıp söylev mi vereceğim; gücümün artık sonlarında olmamı bile bile bunca tedbirli davranmaları büyük bir etki alanım olduğuna beni inandırmak, bana paranoyak bir güven vermek için başvurdukları bir yöntem gibi de gelmiyor değil. Üstelik sürekli takip altındayım ancak bu kadar fiziksel takibe gerek yok ki bir de. Kaynaktan tasarruf etmek isteselerdi, gözetim altında tutulmam için bir Google hesabı açmamın yeterli olduğunu bileceklerdi ancak çenem açılır, olur da ters bir şeyler yaparım diye buna bile engel oluyorlar, internette herhangi bir hesap açıp herhangi bir katılımda bulunmam yasak. Ahmaklar, kafaları hâlâ demir bir yumrukla dövülüyor. Bugün bir insanı tamamıyla özgür bırakarak tecrit altında tutabilirsiniz… Bazen diyorum, kötü polisi oynama süreleri çok uzadı ancak bir gün, rejimin benim hayalimdeki bir rejimin güvenliğinde, iyi yüzlerini gösterecekler ve hiç değilse rahat içinde ölebileceğim. Neyse ne.

* Anlatılan her şey kurgudur. Hayal ürünüdür. Anlatının gerçek kişiler, olaylar, fikirler ve kurumlarla hiçbir ilgisi yoktur.

** Eşref Şemizade (1908-1978). Kırımlı, sürgün edilmiş bir şairdir. Puşkin, Lermontov gibi şairlerden Türkçeye çevirileri olmuştur.

albüm, edebiyat, müzik, Tevfik Kanoğlu, Triangle