Bir Dizi Olay #6
Sonsuzdan Hiçliğe
Giriş: Bir Tutku Tiranı Olan Halkın Arasında Yaşamak
Zor bir çevrede yaşıyorum. Halk tabakasındanım denebilir. Evet, şu Felemenk ressamların tasvir ettiği, bir tür Çingene şamatası tutturan, neşesinin en hafif bölgeleri dahi kaba saba izler tutan, eğitilmekle arızaları dindirilemeyen halk tabakası. Üzerine hangi ideolojiyi yamarsanız yamayın dikiş tutmayan, politik nutuklar tarafından içerilemeyecek kadar tuhaf erdemsizliklerle dolu ve size kaba neşesinden çok fazla ifrazat miras bırakan bir acayip halk tabakası. Ve diyebilirim ki bu insanlar hakkında her ne kurgularsanız kurgulayın, iyicil veya kötücül, hangi fikre sahip olursanız olun, hep çok önemli bir hakikati ıskalamış olursunuz. Bu ipe sapa gelmez, siyaset felsefesinin zorluklarına belki de hiç değmez garip güruh veya katman, nasıl da hurafeler ve estetik bir bönlükle dolu. Halk tabakasından daha yüksek sınıflara göç etmiş birinin sonradan görme tavırlar sergileyeceği öngörülür veya buna tanıklık edilir, bilirsiniz. Kapitalizmin ahlakının da tamamen bu “sonradan görme kültürü” olduğunu düşünüyorum. Fakire bir tutku gösterirsiniz, onun hurafelerle dolu ve ince zevkleri kabul etmeyen, ağır işçilik ve patron sözü dinlemekle rutubetlenmiş teni, bu tutkuyu ömür boyu elde etmek isteyeceği için her türden budalalığı sergilemekten kaçınmayacağı bir tutku tiranına dönüşür. Zamanımızın demokratik ruhu budur. Halk tabakasının kuru ağzına bir damla kaliteli şarap damlatır düzen adamları ve çarkı çeviren kodamanlar, sonra o, ömrünün sonunda belki bir damlası daha damağına ya değecek ya değmeyecek bir şarap kadehine yeniden erişebilmek uğruna rezil bir hayata onay verir, böyle böyle bir tutku tiranına dönüşür. Bugünün ruhunun bu kadar karanlık olmasının sebebi işte bu “sahte hakikat kültürü”dür. Korkunç gerçekten. Kendini bir adım geri çekip bu acayip karnaval güldürüsünü izlemek ve vazgeçmişliğin hüzün verici avuntusu...
Seninle tatlı aksak, otel odasına doğru yürürken, tüm gürültüsünü gecenin her heyecanını yutan sessizliğine terk etmiş; denizin tuzlu nefesiyle hafif hafif çarpılmış, gölgelere kaçmış boş mağaza vitrinlerinde henüz bir araya gelmiş olmanın değil de bin yıllık bir arkadaşlığın sabrını taşıyor olmanın halesiyle birbirine kenetlenmiş minyon silüetlerimize hoş bir tedirginlik duygusuyla kulak kabartarak; akşamki neşeden geviş vermiş birer eşya gibi muntazam karolarına dağılmış çer çöpün misafirliğini yapan ve işsiz güçsüz takımının tekinsiz sarhoş naraları ile ıslık çalan uzun sokaklarında adımlarken; Bakırköy’ün, uğursuzluğunda bile sahici bir ümidin titreşimini taşıyan gececil kuşlarının bağırtısı, ilk defa gerçekten yaşadığım, varolduğum hissini bana hatırlatan iyicil bir ikaz gibi gelmişti. İçinde çırpındığım tabakadan artık kurtulmuş hissediyordum kendimi, zaten başkalarında pek az seçtiğim cinsten egzotik kıvrımlara sahip yüzünü, fikirlerim ve geleceğe dair sıcak hayallerimin toplandığı temiz bir yüzey derecesinde okumaya başlamıştım daha şimdiden. Sen işitmedin elbette ancak o an ben içimden “Sonunda kurtuldum!” demiştim.
1. Yaşamın Keşfi
Dünya ne kadar da yaşanmaya değer. Var olmak, mümkün ihtimalleri de aşıp, bir vücudun ve sözün doğasına layık hale gelmek. Meydana gelmek bir lütuf kesinlikle. Şu tatların çeşitliliği ve her birinin esrarengiz dokusunu nasıl reddetmeli. Mesela çayın damağımı buruş buruş eden ılık yayılımı ya da bir doğum günü çikolatasının insanın tatlarla uyarılan hafızasında gerçekleşen neşeli yolculuğuna ne demeli. Eşyalar sadece kendilerinden ibaret değiller elbette. Şayet bir çöp konteynerinin en karanlık köşesine, en koyu duygularla fırlatılmamışsa, sevgiliden sana son kalan armağan, kokusunu iyiden iyiye yitirmiş bir bileklik veya baktıkça kişiye erişememe hissinin çapaklarını veren bir kolye olabilir bu, ne büyük kıymettir ve de ne büyük armağan. Birisi tarafından sevilmeye layık oluşun onur verici belgesi. Aşkın tehlikeli hamağında süregelen tatlı rekabet ve ömrü kısa bu yapışkan ama ulvi duygunun rekabetçi olmayan, sevecen bir tavırla terk edilişinin ardından dudakta ve tende kalan o tatlı burukluk. Varlığın sadece kendini taklit eden üremeci bir doğadan ibaret olmadığını bilmek.
Bileğime kadar denizin, kumsalın yorgun eteklerini karıştıran köpüklü ve ılık suyuna battım. Ne hoş yumuşaklık. Geçmişteki güzel günlerden bugünün ölü zamanına uğrayan iyicil deneyimlerin ziynetlerini de taşıyor zihnime bu tensel ferahlık. İnsan kalabalıkları arasında var olmanın o iyileştirici kürü. Eğlenen çocuk kalabalıkları, sevecen ve kültürlü anneleri tarafından aşırıya kaçmayan bir koruma duygusuyla ellerinin taze hamuru okşanan bir dizi renkli çocuğun, bir kermes neşesiyle yıkanıyormuş gibi sevginin tonlarıyla kabarmış bu tatil beldesinde, akşam güneşinin sarılmayı salık veren bu çığırtkanlığında, tatil yerinin bütün ağzı açık dükkânlarını saran haylaz kahkahaları.
Denizde ya da duş altında fazla durmanın deride bıraktığı tuzlu, deniztarağı izleri. Bir yemeğe, hele ki sevilen biri tarafından davet edilmiş bir akşamüstü şöleniyse bu, aç kalma telaşıyla seyahat ederken köy patikalarındaki kaypak, yosunlu taşlar tarafından yorgunluğu alınan bir ayağın o kendi içindeki bereketli mutluluğu. Görünümler, akışlar, süreçler; sadece göreli kimyasal varyantların fiziksel olarak işlenmesinden ibaret şeyler değiller. Kimya fiziğe, fizik tine öncü değil. Hayatın “İşte şuradadır” diye kendisini işaretleyip çağırabileceğimiz bir adının olmayışındaki o tılsımlı anlam. Bu sevecen boşluğu, tüm sancı verici gürültüsüyle göğüste yumuşatıp ömrü sakin bir şekilde tamamlamanın vereceği o derin olgunluk duygusu. İyi ki yanımdasın sevgilim, seninle bir tabağı paylaşmak, bütün zorluklarına rağmen, işte tv karşısına kurulup anlamsızmış gibi görünen şeyleri kotarıp zekâmızın mizahi mayasıyla kendimize tatlı birer espiri yoğurduğumuz şu yorgun akşam dinlenmesinde, ne kadar da güzel. Başkalarının küçümsediği; adi, bayağı, ezikçe bulduğu; ucuz bir zevke çıkardığı birçok şeyi yalnız seninle paylaşabilmem ve tüm zorbalığına rağmen sırf sen beni bekleyeceksin diye, günün içindeki kavga gürültüye katlanışım. Zarif bir ruhum da yok benim. Güçlü biri hiç olmadım. Cinselliği üremek için bir araç olarak görmedim ki şüphe yok, o öyledir; ancak ben onu aşkı mayalayan, içinde okyanus dalgalarının yankılandığı nemli bir mağara olarak okudum. Ki ben bunları söylemekten tiksinirim.
Şimdi cami kenarında birikmiş, denize nazır kaba saba söyleşen insanların bereketsizliği bile, koruyucu eteklerinin sıcak dalgası altında toparlanıp nasıl da uslanıyor; kulağıma her gündüz yürüyüşünde batan tüm bu zırvalıklar, şimdi gözümü nasıl da etrafını seyretme merakıyla, bir çocuk bönlüğüne teşvik ediyor. Nesnelere ve insanlara, nasıl da sanki henüz o an yaratılmışlar, sadece o anki tavır ve söylencelerinden ibaretlermiş gibi bakabiliyorum. Uzun soluklu bir yürüyüş ardından bir barda dinlenecek olmanın, o esnada uzun kıvrımlı sokağın tümsekleri üzerinden akacak olan kalabalağın sesine hüzünlü hüzünlü kulak kabartmanın yaşam sevinci. Oysa ki ben bunları sevebilecek biri değilim. Fakat her şeye rağmen yaşam ne güzel.
2. Yaşamın Belirsizliği
İlk günlerin heyecanını özlüyorum ama bu bir usanç değil. Olmadığın bir anı düşlemeyi kendim için bir suç biliyorum. Sana haddinden fazla anlam ve olasılık yüklememden kaynaklanıyor bu biliyorum, yorgun bir insana kaldıramayacağı kadar “gelecek” yüklemek, tansiyonu yükseltiyor. Yürüyüşlerimiz, güneşin suratımızda açtığı yaralar ve gölgeler arasından gülüşüp sevişmek, sana eskisi kadar keyif vermiyor artık. Yorgunluğumuzu kaçak göçek paylaştığımız bu muğlak ama sarsıcı sevginin koynunda birkaç saatliğine, hiç bitmemecesine unutmak istemek de sana da fazla uçuk kaçık şeyler olarak görünüyor. Bunları hissettiğini biliyorum. Ama söylemiyor, dosdoğru dışavurmuyorsun. Öğle güneşine kadar uyumalarımız, hep benim erken kalkışım ve uykusuzluğumun çileleriyle karşılıklı alay edebilecek kadar neşeli bir varlık birliğini yakalayışımız… Tüm bunlar artık yok, şimdi’yi elimden kaçırıyormuşum gibi bir his. Ne kötü ve bunaltıcı. Mağarama, halk tabakasının her günü kavga gürültü olan ve bir burjuvanın belki de hiç öfkesine dokunmamış veya çok zaman önce mücadelesini verip kurtulduğu türden acayip hurafelerle dolu zihin dünyasına geri dönmek bir kâbus olacak benim için. Ah, korkutuyorsun beni. Hiçbir şey dememene rağmen. Başlangıcı müthiş ve herkesin tatması gereken bir duygu yoğunluğu şeklinde cereyan eden bu deneyim, şimdi senin gülüşmelerime hoşnutsuz kıvrımlarla kayıtsız kalan kara gölgeli dudaklarının haline bakılırsa, fazla uçuk kaçık ve yaşamın gerçekliğiyle uzlaşmayan şeyler. Ne ara gelindi bu evreye veya hep gelinir mi? Sen benden daha iyi biliyorsun. “Bir hastalık” diyorsun bu. Oysa ramazan günlerinin İstanbul’unda, bir muhafazakâr semtinin sıkışıklığında turlarken, sigara yakabilecek bir aralık bulmayı tatlı bir usançla arzu ederken, gözünün altındaki kırışıklarda biriken terde hayatın yorgunluğu değil, benimle bir şeyleri zor ve tiksinç olsa bile paylaşabiliyor oluşunun heyecanı vardı, bunu karşılıklı biliyor olmak bizi görülmedik bir heyecana sürüklüyordu.
Madem bir hastalık, madem bu derece bağlılık nevrotik insanların diline sakız olmuş bu ucuz düşkünlüğü yaratan bir yanılgı aslında, milyonlarca insan niye şiddetle, bu kasıp kavurucu deliliğin rahmine düşüp düşüp durur. Bir hakikati olmalı, insan öylesine bir uğraş olsun veya cakasını artırsın diye, duyguların nemli dokuları arasında pörtleyen bu acayip aşk hayvanını neden bu kadar ısrarla bunca yüzyıl ve varlığının ilk anından beri ehlileştirmeye kalkışsın. Bir delilikse bu, yalnızca ikimize ait olsaydı keşke. Bu da ayrı üzücü biliyor musun, yaşadığımız; aktardığımız şeyin sayısız paylaşanının olduğunu bilmek ve bunu olası bir kopuşu önlemek için, duygunun gerçekliğine dair ikna edici bir delil halinde zihnimde hazır tutmak beni geçmişe götürüyor. Hoş olmayan ve haddinden fazla suskunluğun, pişmanlık ve kâbusun yığıldığı o karanlık heybeye.
Neyse ki şüphelerimi haklı çıkaracak kadar kesin tavırlar, kesin reddedişler içinde değilsin. Uzun bir kışı öyle ayrı gayrı atlatışımıza bağlıyorum bunu. Tadımı tuzumu tam hatırlayamıyor oluşuna. Ya da böyle değil mi, yanılıyor muyum. Tam tersi mi, kışın başlangıcından biraz öncedir böylesin. Gözün sokak köşelerini döndüğümüzde bana anlatacağın, yeni deneyim ettiğin bir zevk veya şüpheyi taşıyor oluşunun heyecanından mahrum ve yağmurlu göklerin kubbesi kadar çekilmiş, boğuk. Kışa kadar birlikteydik, her gün beraberdik. Bu yakınlığın aşkın bir evresi olduğunu anlamam mı gerekiyor, eğer böyleyse, bu evrenin bir de sonrası var öyle mi; eğer bu tahminim isabetliyse, sonlu bir şeyin içindeyiz, doğru mu bu?
3. Ruhun En Karanlık Gecesi
Kitap okumaktan heyecan duymaz oldum bir süredir. Nicedir baharın gelişini sevgiyle anmazdım, polen kokularıyla uyarılan ağzı işkembelerinde, dudakları rektumlarında kıpırdayan adi kalabalığın işi bir katakulliye çıkarıp, tüm doğa olgularını adi bir sevişmeye önayak etmesini hazırlayan berbat bir mevsimsel süreç olarak gördüğüm bu ılık iklim, öyle görünüyor ki, zihnimdeki eski karanlık imgelerine terk ediyor yeni kazandığı sevecen varlığını. Yemek yemek istemiyorum bile, tatları birbirinin kopyası gibi duran, başarısız bir tasarımcının tat eksikliğinden çıkmışa benzeyen, hayatsız objeler gibi geliyor damağıma artık lezzetler. Odama kozalaklar, action figure’ler biriktirmiyor, izlenecek yeni diziler keşfetmeye çabalamıyorum artık. Artık, bu ölü günlerle birlikte, iyiden iyiye çığrı çıkmış dünyada satın alınmaya, izlenmeye, merak edilmeye değecek tinsellikte taze bir üretimin varlığını maalesef bir süredir neredeyse hiç göremez oldum. Umarım bu körlüğüm bir algı yanlışından doğuyordur ve sürekli değildir.
“Hayat, hiç olmayacak sandığımız şeylerin başımıza gelmesidir” gibi bayat bir lafın bile kendi haklılığını ziyadesiyle ispatladığı kara kuru bir dönem bu. Seninle olan son anımızı düşündüm bugün, geometrik bir hesaplamaya vardı benim bu hatırlayış zahmetim neredeyse; elinin nasıl durduğunu, mimiklerinin neyi dışavurduğunu, benimle olan uzun soluklu aşk diyaloğunun son ve en zayıf kıvılcımında bana ne demiş olduğunu, bunu derken nasıl bir mekânın içinde olduğumuzu düşündüm. Ve fil hafızam, anımsaması halinde hüzne boğulacağını bile bile, bunları, tüm kesişim noktalarıyla birlikte, bir bir zihnimin ağ tabakasına düşürmeyi becerdi. Lanet olsun ki, paylaştığımız o son anı hatırlıyordum. Bir otobüsün içindeydim. Oraya varana dek, yol boyunca şakalaşmıştık. Benim keyfim yerindeydi, vakti geldiğinde tekrar seninle şımaracak ve yeni şeyleri muhakkak keşfedebilecek olmanın neşeli sersemliğini burukluğa terk eden o garip dokusunu kuşanmaya kendisini hazırlıyordu duygularım. Bir metro istasyonunda küçük, oyuncu bir çocuk ile senin çocukluğun arasında bir korelasyon kurmuştum. Bu tür şeyleri yapmayı sevdiğimi, benim bu sevgimi kendinin de paylaştığını bana sen hatırlatmıştın. Arzu ettiğin üzere, çocuklukla kurduğum bu bağı tatlı bir serencam şeklinde, yanı başında, o bekleyişte, yeniden nüksettirmiştim. Sonrası metro yolculuğu. Sanki uzun süre görmeyeceğin birini terk etmiyor da bir dost sofrasından ayrılıyor gibiydin. Üzerinde ayrılık hissinin görkeminden ziyade derin bir arkadaşlığı ardında bırakıyor oluşun çok da ciğer örselemeyen, belki bir gün yeniden keşfedileceğini düşündüğün için içinde aşk haleleri kuşanmadan sakin sakin söyleşen kayıtsızlığı vardı. Üzgün görünen sendin oysa, ben değil. Niye üzgün olayım ki, birkaç ay belki birkaç gün sonra, seni yeniden görebilecektim.
Ancak, otobüs koltuğunda bana uzunca sarıldın ki aracın kalkış saatine oldukça yaklaşmıştık. Uzun yol otobüslerinin o tuzlu kraker ve bulanık mazot kokusuna karışan sıcak gözyaşların boğazıma yapışıyordu. Durgunluğumu ve gidişimin sende bıraktığı ağırlığı yeterince hissetmediğimi söyledin. Oysa ki gitmiyordum ben, bir yere gittiğim yoktu, uygun bir aralıkta yeniden gelecektim ve hep bir arada olmanın sıkışıklığı ve hayata dair sorumlulukları üstlenmenin çilesi olmadan, tatlı bir oyun duygusuyla, insanları yine yan yana radikal bir biçimde aşacaktık seninle. Fakat suçlayıcıydı bakışların, benden toplumun talep ettiği şeyleri talep eden, anaç sevginin koruyucu yakalarından boynunu çıkarmasına karşılık yasaklayıcı bir babanın kuralkoyuculuğuyla duygularımı denetliyordu. Her nasılsa, sen bunu bana hissettirdikçe, o an ben daha da dondum. Derin bir sıcaklıkla bana sarılıyordun, ama bir sevgiliyi değil bir koruyucuyu yanında görmek istediğini, sanıyor musun ki ben o an hiç fark etmedim. Aşkımızın çarpık ilişkisi içinde bazı evreler vardı, her süreçte zekâmı işletme gereksinimi duydum; uygun hamlelerle bu satranç oyununu taşımaya, biraz daha güçlü kılmaya, ona bir erdem ve onur halesi yüklemeye çalıştım. Öyle ki en çirkin kavgalarda bile sana daha fazla bağlanışım bu ince matematiğin bir sonucuydu. Belki, yaptığım hamlelerle hem kendimi hem seni kandırıyorum.
Her koku geçici sevgilim, her tat unutulmaya layık. Bunca zaman geçti, bir bahardan başka bir bahara atladık. Ve seninle o andan gayrı, derinlikli sayılabilecek tek bir konuşma bile gerçekleştirmedik. Herkesin sesi bir rüya dikkati ve uçuculuğu ile kulağımda toplandı, süründü ve ardından ipliklerinden çözülüp dağıldı, yok oldu. Seninkinin de böyle olacağını umdum. Senden nefret ettim. Dahası küfrettim sana. Hem de nasıl zamanlarda neler dedim. En korunaklı, kendilerine ihanet edilmesi sakıncalı duyguların kozasını paramparça ettim, intikam ve eril hınç hislerinin batağında uzun uykusuzluklar geçirdim. Senden bir kez daha nefret ettim; bunun sebebi, beni bu karanlık ve kötücül mağarada yalnız bırakışını zihnen kabul edebiliyor, bunda suç görmüyor, içini rahat tutuyor oluşuna dair beslediğim kinden filan değildi. Benden toplumun talep ettiği şeyleri talep ettiğin bir anın o tehlikeli sınırbilimini keşfeden zihnimin, sana olan bağlılığını bir türlü yitiremiyor oluşuna duyulan negatif duygunun esiriydi bu nefretim. Doğrudan sana değil, senden taşkın veren kötücül bir toplumcul, donuk, tiksinç imgeye duyduğum kızgınlığı daha da harlıyordu.
Ve nefretim bitmedi. Bitmiyor, çünkü hayatı sevmeyen öte yanım yeniden köpürdü. Öyle ki, birlikteliğimizin en tutkulu anlarında üzerlerine uzandığımız yumuşak yatakların ne kadar tenha olduğundansa, yakın dairelerin bizim odamızdan onlara uğrayan çirkin yatak gıcırtılarına nasıl bir tiksinti veya kıskançlıkla tepki verdiğini, evet, işin sonunda yalnızca bunu hesap eder oldum.
Bir anne erkinin ağır eteklerinin çürük gölgesi altında çürüyen, ömrünü yarılamış varlığım, toplumsal rolleri kabul etmek istemiyordu. “Şimdi sen de herkes gibisin” evresine girmek ve sevgilinin her hareketinden sevme faaliyetine dair bir anlam çıkarma hastalığının kişiye bir kurtuluş imkânı yaratmaktan çok onu dostluğun, insanı yalancı olan her kötülüğün tehlikesinden koruyan yol arkadaşlığından şekerli bir gündüz düşüyle alıkoyduğuna ikna olmak sanırım böyle mümkün oluyor. Az kaldı, kendim olmaya. Ve insanlara çok fazla anlam yüklemektense, onları olanca varlıklarıyla, mesafeli bir ilgi ve sevgiyle değerlendirmeme. Çok az kaldı sevgilim. Yeniden doğuşumun sabahı, yapraklar nasıl kımıldayacak acaba, güneşin o ana kadar bildiğimden farklı bir kokusu olacak mı? O andan itibaren seni nasıl göreceğim.
Okumaktan haz etmez oldum, evet ama bu artık okumadığım anlamına gelmiyor. Yeniden içine düştüğüm bu halk gürültüsünün hurafeleri içinde, bir şeyleri akıl edebilmiş insanların arkadaşlığına sığınmak, boş şeylerle vakit öldürmenin en keyifli biçimi benim için hâlâ, ne olursa olsun. İzninle, bir rahatlama refleksiyle nicedir, zor anlarımda kendisine sığındığım bir yırtma ve parçalama ediminin yılgın kaderine maruz bıraktığım, odamdaki çöp kutusunun koyu gölgesi içinde, yanındaki Kafka sayfalarıyla birlikte bekleyen,1 talihsiz De Quincey’nin aktardığı bir cümleyi okuyacağım; bir Latin atasözüymüş bu. Geride kalan tüm bu süreçte bana bilgelik veren yegâne şey, bu yazar oldu. Onun çileleri ile senin beni büyüten biricik çilen arasında çok izbe olduğu kadar çok da renkli bağlar buldum. Şimdi ikimizin duyabileceği bir sesle, sayfalarını çöpümden topladığım bu kitapta belli belirsiz paylaşılan, sevdiğim bir cümleyi sana okuyacağım: Sine Cerere et Libero friget Venus. Yani “Ekmek ve şarap olmazsa aşk buz keser.”2
1. Anlatıcıyı kınıyorum, yırtılmaya layık nice kitap varken, Kafka’ya mı köpürmüş nefreti, öfkesini yatıştırmak konusunda daha işe yarar hedef noktaları bulması gerekiyor kendisine, öyle anlaşılıyor. Kendini bir başkası gibi taklit ettiği metni ise başarısızlığa uğramış, kıskanç bir sevginin arızalarını ifşa etmemek, onu bir aşk gibi göstermek için çırpınsa da, akıllı bir okur, işin yansıtıldığı gibi olmadığını hemencecik anlayacaktır.
2. Thomas de Quincey, Bir İngiliz Afyon Tiryakisinin İtirafları, çev. Batu Boran (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2020), s. 29.
