Tevfik Kanoğlu,
Harflerden Kaçmak,
Şubat 2022

Dijital Bibliyomani
Bazı Kapak Tasarımları Üzerine Doğaçlama Bakışlar

Zevk alanı, yeni bir zevk alanının keşfedilmemiş varlığı, tatlı bir mevsimsel geçiş yaşıyordum, şimdilerde daha sakin bir bakış açısı ve üslup elde edebilmenin hesapları ve telaşı içindeydim, iklime dayalı renkler koyu örtülerinden kurtuluyor ve yavaş yavaş açılıyordu, ben de onlara ayak uydurmak istedim; ne sonbahar kadar külrengi ne yaz kadar kavruk.

Fakat bir süredir üzerimde kişisel, başkalarından çok sadece beni meşgul ediyormuş gibi daha sinsi bir dikkatle varlığıma yüklendiğini hissettiğim bir beceriksizlik eyleşiyordu sanki, bu geçiş evresi kolay olmayacağa benziyordu. Bundan kurtulmanın yollarını ararken, içine düştüğüm tuhaflığa “yazar tıkanması” benzeri kolaycı yakıştırmalarda bulunarak, olası beceriksizliğimin de üzerini örtmek, kendime tatlı bahaneler üreterek, bireysel zamanımı bir şeyleri meydana getirme sorumluluğunun külfetinden kurtarmak aklıevvelliğine başvurmak da istemiyordum. Yazdığım cümleleri haddinden fazla “görsel” bulmaya başlamıştım, yani çok tablo manzaralar çıkarmaya alışmıştı kalemim ve sözcük dağarcığım; daha “montaj” tümcelerin nasıl türetilebileceğini elbette biliyordum ama ilkgençliğimde, yazmaya heveslendiğim ilk dönemlerde sıkça başvurduğum ve kendisiyle birlikte gelen hâletiruhiyenin, hamlığa hoş bir teşebbüsmüş gibi imkân veren o oyuncu doğasıyla tekrar tebelleş olmak istemiyordum. “Öyleyse” dedim kendi kendime, ancak sesimin işitileceği evhamını duyunca tekrar kafa sesime dönerek kendimle olan sohbetimi sürdürdüm. Madem bir şeyleri deneme heyecanından uzağım, madem buna küçümseyici bir tavırla yanaşıyorum, öyleyse ben de yeni bir iş meydana getirmek endişesini bir kenara bırakıp sadece bende etkileyici hazlar uyandırmasını talep edeceğim yeni sanatsal emtialarla meşgul olabilirim, diye düşündüm. Nasıl yazdığımın, ne şekilde yazacağımın kaygısından uzaklaşarak, görsel bir demirbaşı, içinde piştiği profesyonel veya amatör alanın diline uygunluk göstermek kaygısını da bir kenara bırakarak nasıl metne, yazı denen şeye uydurabilirdim? Bu tarz bir yazım taktiği geliştirip, belli başlı kelime grupları ve düşünme örgütlenmelerinin içine tıkıldığını zannettiğim zihnimi böyle böyle açamaz mıydım?

Güncele ait yeni bir estetik arıyordum ama Levent Kırca skeçleri ve Tarkan şarkılarına kadar kayan, 2000’li yılların güldürü ve zevkleriyle; alakasız, uzun saatler geçirip, gözlerim armut çekirdeği gibi kuruduğunda, bakmak ve seyretmekten tam yoruluyordum ki henüz hiç okumadığım Hakan Bıçakçı’nın İletişim’den çıkmış bütün kitaplarının kapaklarına gözüm bir bir takılıverdi. Uyku Sersemi kitabının kapağı, dümdüz; yumuşacık matematiksel bir zeminin içine hoş bir geometrik paternle oyulmuş koyu gölgeli bir havuzla karşılıyordu seyirciyi. Havuzun merdiveninin çizim tercihindeki yumuşacık basitlik, gözümde incecik bir ilgiyi uyandırdı. Görünürde tatminkâr bir ifade sağlanamamış gibi dursa da, harikulade bir çoğulluk hissi uyandıracak şekilde, bozuk süt rengi zeminin üzerinde köpeklerin uçları kızarmış kâğıttan gölgelermiş gibi dizilişini çok sevdim, ayrıca kapak materyalleri arasında, merdivenin kulllanımı kadar beni cezbeden bir şey olmamıştı ilk etapta. Kitabın baş sağ ucunda, yazar ve eser isminin mütevazı bir fontla sunumunu gayet içselleştirdim. Karanlık Oda’nın kapağı ise o kadar iç açıcı değildi. Üzerinde gözümü dinlendirebileceğim, hayret duyabileceğim çok fazla güzellik unsuru bulunduğuna bir türlü ikna edemedim kendimi. Blurlanmış bir portrenin üzerine mükemmel birer çemberden oluşan simsiyah, iki ayrı yuvarlak koyulmuştu. Eser ve yazar adı belli bir açıyla bu tasarımın üst kısmına keskin bir perçem gibi yerleşiyordu, yeterli bulmadım bunu. Öyle ki, tek başına, yayınevinin logosu bile tasarım karizması bakımından kapağın diğer elementlerinden üstün gibi duruyordu. Cennetsi, yumuşacık, boşluk hissi uyandıran bir arka planın göğsünde, sergilenen bembeyaz tavşanın açık ağzına blurlu bir şekilde iliştirilmiş sigara dumanının yılankavi kıvrımı, göze çarpan ilk şeydi Hikâyede Büyük Boşluklar Var kitabının kapağında. Fakat bir saçılma izlenimi bırakacak şekilde, temel zemine yayılmış, küçük siyah puantiyelerin ve küçük harflerle yazılmış giriş kelimesinin yani “hikâyede” ifadesindeki a harfinin üzerindeki şapkaya vurulmaktan kendimi alıkoyamadım. Sadece bu şapkanın kullanımı bile zarafet duygusunu ateşlemek için kâfi gibi duruyordu. Tavşanın tertemiz gerdan tüylerine oturmuş kolye ise bir kokonanın bile tercih etmeyeceği kadar bayat bir his bırakıyordu bende. İşte bu detayı, daha doğrusu göze otantik bir şeymiş gibi sokulan bu formülü hiç de başarılı bulmamış, tasarımın temel estetiğini bozan bir kusur olarak yorumlamıştım. O yüzden hemen diğer esere geçiverdim. Ayrıca Hikâyede Büyük Boşluklar Var’da yazar isminin sol alt köşeye iliştirilmesini, yayınevi logosuna yakın olmasını ise belirsiz bir itkiyle, bir hayal kırıklığıyla seyrettim. Kütleçekimin mağduriyetine uğramış, düşüş halindeyken, uzay boşluğuna savrulmuş gibi, garip bir hafiflik duygusuyla parlak renkli, sarı limoni parfüm esansının içinde topuklu ayakkabısı fırlamış bir kadındı ilk göze çarpan. Ve kadının parfüm şişesinin dibine tatlı bir ışıltı gibi vuran, koyuluğu seyreltilip silik bir kurşuni renge kavuşturulmuş gölgesi de öyle. Parfüm şişesinin içinde tasvir edilen kadını yani bu fikri beğenmiştim ama şişenin kaba hatlarına dayanamadım, baktıkça engelleyemediğim abartılı bir tatminsizlik gözlerimin sıvısını titretmeye yetiyordu. Doğa Tarihi kitabını da bir kenara bırakmıştım böylece. Yazar ve eser isminin şişenin göğsüne marka-model estetiğiyle yazılması düşüncesini, kendimi çok zorlasam da başarılı bulmadım. Boş Zaman’da turuncunun kullanımı tarafımca, tatminsizliğimi nüksettiren başka bir kötü tasarım öğesi olarak algılandı. Açılı yazar ve eser ismi formülü burada da uygulanmıştı, bunun işe yarar bir şey olduğunu düşünmek bile istemeden, kapak tasarımını karganın hoş deformatif kullanımını tümden es geçecek kadar görmezden gelerek, hiçe sayarak başka bir kitaba geçtim. Yalnız, geçmeden önce, Nadirkitap’da aynı eserin, zamanında Oğlak’tan çıkan 2004 baskısına denk gelmiştim, buradaki kapak ilgimi daha fazla cezbetti; kapağın üzerindeki illüstrasyonun, kısık gözle bakıldığında Miro resimleri ile Guernica arasında bir üslupla tımarlanmış bir hayal gücünün fırçasıyla çizilmiş bir hâli vardı nedense, yine de yeterli değildi, daha iyisi olabilirdi.     

Artık çok çok güçlü bir etkiyi arıyordum. Uyku Sersemi’ni geçen bir etkiyi. Bu arada, aradığım bu etki sadece yazarın kendi kitapları arasındaki estetik başarıyla kıyaslanıyordu, yoksa Türkçedeki diğer kitaplarla veya genel olarak kitap tasarımı, kapak tasarımı dediğimiz şeyi kapsamına alacak daha şümullü bir tasarım beğenisiyle alakalı değildi. En azından şu an için. Acaba bulabilecek miydim, bunca dakika oyalanmam, ilk başta karşılaştığım kapakların yükselttiği beklentimi biraz boşa çıkaracağa benziyordu. Ben Tek Siz Hepiniz’deki kesik parmakların Cem Dinlenmiş’in Her Şey Olur estetiğiyle sunulması bana hoş bir özlem duygusu yaşatmayı başarmıştı. Çizerin ilk gençliğimde ayıla bayıla seyrettiğim çizgi kullanımları, kenar ışıltıları, renk ve gölgelendirmeleri bu parmaklarda da vardı. Turkuvaz, yumuşak bir arka plan üzerine bir fiyat etiketi gibi, yusyuvarlak; çevresi ve yazar ile eser ismini ayırt eden aralıktaki o boş hattı, keskin bir kırmızıyla mühürlenen bu “mükemmel yuvarlak” tercihi yine canımı sıkmaya yetmişti. Bu kapaktan da ümidimi kesmemin üzerine bir de Apartman Boşluğu’nun eserle ilk karşılaşan ve eser sahibinin üslubunu hiç tanımayan zevkli bir okurda yazara dair, üslupçu değil biçimci olduğu yönünde bir antipati bırakacak kapağı yine mide suyumu harekete geçirdi, koyu ahşap dokunun çıtırtısını kulaklarımda rahatsız edici bir dalgayla duyumsadım, çok rahatsız olmuştum. Ta ki Normal Nefes Almaya Devam Edin’e kadar. Bir başyapıttı bu. Kapağı tasvir etmeye gücüm yetmiyordu ama onun hakkında düşünmeye zorlamıştım kendimi: Kurşun grisi, dikey bir arka plan üzerine sakin izlenimlerle oturmuş fontların ve kitabın alt hattını dışbükey iki zarif yayla kesen, kapağı çizgilerin müthiş duyarlı bir biçimde kullanıldığı bir başyapıta çeviren tipografik tercihler. Eser ve yazar adının birbirinden ayrı dört farklı fontla, iki kere kullanılarak, aşırılık izlenimi hiç mi hiç bırakılmadan okura sunulabilmesindeki kutsal başarı (Belki de biri serif biri sans serif iki fontun büyük ve küçük olacak şekilde, iki defa kullanımının yarattığı sihirdi bu). Ah, YKY’nin son Kör Baykuş kapağını da aşmıştı buradaki zarafet; üstelik yazarın ismini kapağın orta altlarına doğru kalın bir konturla işleyen ve benim gözümde özellikle, “d” ve “k”lerin yanı sıra “H”de sanki bütün zevklerini serimliyormuş gibi kımıldayan küçük serif çıkıntılarının içimi incecik bir takıntıyla okşamasına da ayrı bayılıyordum. Mükellef bir tasarımla nişanlanmış son baskısına zahmet edip de henüz erişmediğim, bendeki eski baskısıyla idare ettiğim, satın aldığım yapıtın ilk sayfalarını sükûnetle kurcalamak mutluluğuna erişemediğim için tasarımcısını henüz öğrenemediğim Kör Baykuş’ta kolaj estetiğinin bütün nizami verimleri vardı, burada ise tipografinin güzelliği ve sonuç olarak basitlikteki sarhoşluk verici yan, izleyeni, şayet zevkleri yerindeyse, büyülemeye, tasarımcıları ise kıskandırmaya yetiyordu. Kapağın sağ üstüne doğru kendine bir kullanım yeri bulmuş, geometrik bir paternin içine yerleşmiş, bir süt dişi gibi eskil fakat taze bir izlenimle kımıldayan uzun dişleri göze çarpan sıçanın sade bir başlangıç unsuru değil müthiş bir tamamlayıcı olarak kullanılmaya gayret edildiğini düşünecek oldum. Kapağı biraz daha seyrettim, tadım işini biraz abarttığım için zihnimin yanında kalbim de yorulmuştu, birden bayıldım. Bedenim, üzerine oturduğum ofis koltuğundan sıyrıldı ve parkeye yığıldı.

Ayıldığımda gözlerim zamanın duvarlarını büyük bir sancıyla itermiş gibi acı acı aralandı, sanki bir an için şimdiye kadar ne yaptığımı unutacak gibi oldum ama bilgisayarımın hâlâ açık olan ekranına yeniden bakmam, kendimi tutamayıp bayılmama bir defa daha yetti, sıçanın hem kulak hem de derinlik izlenimi veren bir puantiyenin içerisindeymiş gibi çift katmanlı yansıtılışındaki maharet nasıl elde edilebilirdi, bunun simya bilgisini elde edememek kalbimi ikinci defa yormuştu işte. Hakan Bıçakçı’nın tüm kitaplarının künye bilgilerinde kapak tasarımcısının adı Koray Ekremoğlu olarak geçiyordu. İçten bir tebrik bırakmıştım kendisine, kendi kendime konuşarak, yakınlarda bulunması muhtemel birinin sesimi bile onun kulağından kıskanacağım tedirgin bir fısıltıyla. Sıçan figürünün “NEFES” kelimesinde, sondan ikinci “E” harfinin kuyruğuyla sol puantiyenin teğeti, yine aynı figürün sol puantiyesi tarafından en uygun tercihle kesildiği hayranlıkla fark edilen, “ALMAYA” kelimesindeki “M” ve “Y” harflerinin dolunayın arkasına gizlenmiş gibi, sadece bir yakaları gözükecek şekilde, tertemiz, eliptik bir hatla makaslanmalarındaki titiz beceri… Harikaydı. Daha da inceleyebilirdim kapağı ama yeni bir detayla karşılaşmam muhakkak olduğu için işi tembelliğe, bıkkınlığa vurdum ancak bu sefer, daha da iyisi olabilir mi iştahıyla sürdürdüğüm bu meraklı yolculukta, önüme Can’ın Klasik Kadınlar serisinin1 kitap kapakları çıkmasın mı, yutkunacak oldum. Font tercihlerinin, tipografinin ve kapağa kenar hatları sağlayan yumuşacık, şeffaf vinyet güzelliğinin diğer bütün tasarım elemanlarına mutlak üstünlüğünü ispat ediyor gibiydi bu zarif, kılçıksız derecede başarılı kapaklar. Başta, biraz abartılılar mı sanki, hak ettiklerinden fazla bir değer mi biçiyorum onlara dedirtseler de, sonuç olarak yanıldığımı, kesinlikle yanıldığımı fark ettirecek izlenimlerle gözüme yığılıyorlardı. Bu serinin tüm kitaplarının öne çıkan ekstremliği şuydu: Eserler vitrin güzellikleriyle öne çıkıyordu. Ekremoğlu’nunkiler gibi zekâ ve estetiğin basit bireşimlerini maksimum bir güzelliğe vardırma formülünü değil, sunum zevklerini ön plana çıkarıyorlardı. Şöyle ki, diziye ait tüm kitaplar, birbirini tamamlayan kadın portre resimlerinin yatay vitrin sunumunu içeriyordu. Yani bir kitabın, sözgelimi Jane Eyre’ın sağ kenar hattında yarım kalmış bir dudağın devamı, serinin bir sonraki üyesi olan Bovary’nin sol kenar hattında tamamlanıyordu ve bu zevkli hokkabazlık, yataylı düşeyli bir matris olarak, dizi eserleri boyunca devam ediyordu. Balzac’lar; Brontë, Austen ve Flaubert’ler… Özellikle Brontë okumayı çok arzu ettiğim bir kadın yazardı. Arka kapak yazılarında hep içe dönüklüğü öne çıkarılan bu kadıncağızı bu bakımdan kendime yakın bile görüyordum. Sadece yazarı hiç okumamakla yetinmemiştim, çok sevdiğim Bataille’ın Edebiyat ve Kötülük’ünde yer verdiği Brontë portresini de Jane’inki mi Emily’ninki mi olduğunu hep karıştıran fakat ikisini hep bir sayacak tatlı bir dikkatsizlikle bugüne değin hiç umursama fırsatını bir türlü bulamamıştım. “Belki bir gün…” diyerek bu defteri o an için kapattım.

Canım sıkılmıştı. Harflerin, sadece harflerin kendi varlığındaki acayip örgüsünü sürdürüp bir anlamın özdeğine sürünmesi ve imaj dediğimiz şeye karşı galibiyeti gerçekçi bir kazanımdan farklı olan bir farkla bu sihirli başarıyı zihnimde sürdürmesi… Kafamın içinde, uslanmaz bir şekilde sözün grafiğe, dokulara vb.’ye olan üstünlüğü sonuç olarak rahatımı kaçırıyordu. Yeni bir zarafet alanı keşfetmeye çok yakındım ama bu saklı yer kendini bana henüz ifşa etmiş değildi. Gerek Ekremoğlu kapaklarında gerek Can’ın kadınlar dizisinde fotoğraf, imge, grafik, belli bir sınırı olduğu izlenimine mahkûm imkânları gereği, görsellik dediğimiz şeyin üstünkörü görünüşlerinden kanımca çok da ötede değildi ancak başarılı bir dokunuşla fiziksel veya sanal raflar, kategoriler arasında dolanacak aç okuru şaşırtmak, kendi tılsımına yanaştırmak için oldukça etkililerdi. Başarılı sayılacaklarsa eğer, başarıları bundandı. Baygınlık geçirecek kadar bu tarz şeylere ilgi besleyebiliyordum ama ilgilendiğim şeylerin hitap ettikleri alanlardaki olanca başarıları bir yana, benim dünyamdaki o yeni nezaket ve zevk alanına ait muhayyel boşluğu doldurmaya yetmedikleri açıktı.

Bir iç sıkıntısının çengelinde bir yandan tırnaklarımla oynuyor, diğer yandan Amazon’da Biathanatos’ların, Borges’lerin arasında huysuz huysuz, birkaç parmağım touchpad üzerinde, dolanıyordum. Saatler saatler üzerine binmişti, kar atıştırmıştı, Ankara yine o alışıldık gri dokusuyla mükellef bir şekilde akşamüzerini kaşıyordu. Kentin bildiğim ve sevmediğim malum doğasından ayıklanan gözlerim bu sefer ekrandaki Biathanatos üzerinde durdu, 82-Garland tarihli bu kitabın içeriğini filan hiç mi hiç merak etmiyordum. Göz gezdirdiğim yüzlercesinin arasında, yalın duruşuyla bende çirkin bir estetik duygu uyandırdığı için dikkatimi çekmişti sadece: Görünüşünün yalınlığını en çok Rothko’nun White Over Red’ine benzetmiştim, bu resmin tonlarının biraz daha karartıldığı bir palete sahipti kapağın üzerindeki renkler. Eser tipografik, grafik bir şey vaat ediyor gibi durmuyordu, tam da bu açıdan ilgimi çekmişti. Klasisizmdi bu. Yani bunu tasarlayan akılca bu “klasik” dediğimiz soyut formun ölçüleri, kasıtlı, önceden tartılmış biçimsel bir uygunluk sağlanması istenerek müşteriye sunuluyordu. Bu türden bir kitabı alacak okurun da talep ettiği, kapakta sunulan kalıp klasik yapıntıdan çok da öte bir beklenti değildi; akademik bir yalınlıktı bu, seyredene tarihsel bir bürokrasi hissi veriyordu: Kapağın üst kısmında sıradan bir örgü, yazar ismine kıyasla daha büyük bir boyut seçilmiş eser adı, müdahalesiz; dümdüz bir ön hattı büyüklü küçüklü iki ayrı kahve tonuna bölen muhayyel bir çizgi ve özellikle, sans serif harflerle kapağa mıhlanmış yazar adının soy ismi-isim dizilimine sahip oluşundaki nüansın kültürel bir olguyu değil de estetik bir tercihi ifade ediyormuş gibi bir zannı gözüme iliştirmesi, kat kat üzerine binen bir zevk alanı açıyordu zihnimde.

Hayır, bu benim için bir hayal kırıklığı değildi. Antikiteye, Latin külliyatına, Rönesans’a, Skolastik döneme ait bu tür İngilizce baskıların genel görünümü çoğunlukla Donne’un bu kitabındaki gibi klasisize bir duruşa sahip oluyordu. Nedense bu grafik düzleme ruhum daha yakın gibiydi ancak bu tür yapıtları daha avangart bir mercekle tüketecek okurların zevklerini doyuracak bir sunum arıyordum. Borges’ler… Yazarın külliyatı, sadece ansiklopedik hacmiyle bile insanda, sahte bile olsa, bir derinlik hissi uyandırıyordu. Yazarın Emecé Editores’den çıkan İspanyolca baskılarına, Obras Completas’larına (İspanyolca “külliyat”, “bütün Yapıtları” gibi bir anlam veriyor sanırım) takıldım. Bunlar çok ilgimi kazanmadı. Hele bir tane cilt, belki nefretimi kazanacak kadar basit bir tasarım hamlesi kullanmışa benziyordu: Yazarın iyi çözünürlüklü siyah beyaz bir fotoğrafı kitabın alt kısmına doğru dekupe edilmiş, kapak böylece kotarılmıştı. Üst tarafta serif harflerin birer yontu gibi duran kabalığından, alt tarafta da düşey olarak, soldan sağa notlandırılmış yayıncı isminden başka yazılı bir şey yoktu, kapağın dokusu ise irinli bir yeşildi neredeyse. Fakat neyse ki imdadıma yazarın Penguin tarafından basılan eserleri yetişmişti. 99 tarihli Collected Fictions ilk defa gördüğümde, bu ciltsiz, sayfaları dağılmaya müsait sanal imaj, kaynağını sanki kesinkes bildiğim bir haz halesiyle cilalanıp gözümün içinde acayip bir uykuya sürüklenmişti, işte aradığım… Klasik bir yapıtın kapak tasarım öğeleriyle kendi görünüşünün soğuk grafik mimari özelliklerini birleştiren; rafta müşteriye nasıl gözükeceğinden tutun, belli bir mesafeden bir oturma odasının yahut masa köşesinin tozlarını, ferahlığını işgal eden yabancı ve uzak olduğu kadar, 90’ların Nintendo oyun kasetlerinin inorganik tasarım konvansiyonlarına kadar seçilebilen bir efemera cazibesiyle seyircisini karşılayan renk izlenimleri beni basitçe büyülemeye yetmişti bile. Amazon’da, benim duyduğum türden merakları olan ortalama bir okurun günlük gezilerinden birini gerçekleştirmiyor da, daha çok görünümleriyle okuma iptilalarının gönlünü çelen pahalı müzayede demirbaşlarından birine rastgele denk gelmenin doğaçlama zevkiyle baş başa kalıyordum. Tespih koyusu tonuyla doldurulmuş üst vinyetin, turkuvazi tonla doldurma yapılmış alt vinyetin, tasarımcısının kaba fakat es geçilecek hiçbir haz segmentine imkân vermeyen mükemmelliyetçi görünüm ve renk izlenimleri sunarak her yeni bakışımda bende farklı bir romantik ilgi uyandırmayı başaran ton tercihlerinde “Hep aynı kalarak değişen nedir?” türünden bir soruya cevap arayan biçimsel bir okültü dilimde değil ama görümde tatmaktan dizginleyemediğim bir keşif duygusuyla şuncacık süreler içerisinde devasa mutluluklar duyuyordum. Onca zamandır aradığım şeyi nihayet bulmuştum demek.

Tevfik Kanoğlu,
Montaj Üzerine Düşünmek,
Şubat 2022

Kapak düzlemini münasip, eşit olmayan iki parçaya bölen ve eserin üstü hariç, kenarlarına doğru yayılan ve sert kartona bir üç boyut duygusu veren kalınlı inceli siyah konturlara gözümü daldırdıkça, bir modern zaman mitinin gül bahçesinde erimiş gibi oluyordum. Üst bölümde yazarın ismini oluşturan iki harf seti, altındakine nispetle küçük ve italik olarak belirlenmiş, soy ismi ise eğik olmayacak şekilde, serif’lerinden pekmez grisi zemine sanki mıhlanmıştı. Kapak görseline daha yakından baktığımda dikkatimi daha da cezbeden şey serif’lerle çengellenmiş BORGES soy ismini dizen harflerin gövdelerinde narin gravür taraklarının eşeleniyor olduğunu anlamamla alakalıydı. Soyadın altında yatay olarak derece derece eksiltilerek art arda konumlandırılmış siyah konturları da aşan, kendinden geçmiş fakat her şeyi estetik kovuğuna sokmaya yarayacak o son mükellef punch’ı2 arayan meraklı gözlerim, eserin gövdesine yakın bir yere içeriğindeki anlam ve zevk örgütlenmesini nakşeden, yine nispeten büyük harflerle yazılmış harf setini okuyordu: COLLECTED FICTIONS (derlenmiş yapıtları, külliyatı vb). Bu sözcük örgütlenmesi kitabın bütün karınca sırlarını ifşa eden kilidi okura göstermeye yarıyordu, en darbeli yumruğun bu olması mı gerekirdi, sanmıyorum. Yaşamı boyunca, bir şeyleri fazla fazla seyretmekten sade bir zevkin çalımıyla yetinmeyen tinsel bir boğazı, tipografinin mono görünümleri tatmin ederdi belki ama her durumda değil: Daha seçkin seyretme izlenimlerine ulaşmak için bazı grafik kombinler yapılmalıydı elbette. Sadece gövdeye bakmakla yetinip sekmeyi kapatsaydım çok yüksek ihtimalle günüm kötü bir darboğaza doğru ilerleyecek, baktığım şeyden tatminsiz ayrılacaktım ama bakışımı daha da aşağılarda özellikle oyaladım. Hemen yukarısındaki harf setleri ve onun da yukarısındaki inorganik tasarım konvansiyonlarıyla tekil bir seyir zevki içinde birleştirildiğinde, şimdi izlediğim ve soyut bir geometrik monogramı andıran şekil, soluk sıcak renkleriyle kapağın ana tonuna yerleşmiş, gezegendışı bir sultan mührünü anımsatıyordu; alt çaprazındaki çevirmen sunumu, tercümanın ismiyle birlikte gözlerimin kılçıklarını püskül püskül ayıklayan güçlü bir punch’ın zamana yayılan biricik darbesini bakışıma yerleştiriyordu: Çevirmen isminin üst sağ çaprazındaki kısacık sunuş ibaresi ile (Translated by) onun da altındaki, bir New York Times yazarının alıntısı bir seyretme takıntısıyla gözde birleştirildiğinde, alıntının sonunda verilen gazete isminin italiği, alıntılanan ifadenin sans serif oluşu, tırnak işaretleri, konuşma çizgisini andıran uzun çizgisi ve küçük harflerin görünürlüğünü gözeten iki satırlık uzun dizilimiyle tüm bu harflerin sunumuna dayalı caka, bana arzu ettiğim estetik darbenin son dokunuşunu ulaştırmaya yetmişti; diğer Borges’e bakmaya takatim kalmayarak, iç çalkalayıcı bir bulantıyla bayılmıştım. Kendime geldiğimde, ağzımın kenarına organsal bir atık gibi yerleşmiş neşeli bir sarhoşluğun varlığına eşlik ettim. Kuğulu’nun ötesindeki dimdik yokuşu çıkıyor, hayata dair müthiş bir arzu dahilinde yürüyor, günün hangi vaktinde ve iklimin hangi şiddetinde olduğumu umursamadan, içimde muntazam bir cıvıltıyı, uzak bir denizin dengesiz hışırtısını duyuyordum.  

1. Serinin kapak tasarımları Utku Lomlu’ya aittir.

2. İng. punch, punchline. Stand-up komedisi özelinde, bir şakanın yapısal olarak en vurucu kısmı. Mizah seyircisini güldüren, komikliğiyle ikna eden yani kahkahayı mümkün kılan bölüm burasıdır.

doğaçlama (emprovizasyon), kitap, kitap kapağı, kitap tasarımı, tasarım, Tevfik Kanoğlu