Küçük Tevfik Paşa, Okunan Bir Şey Şiir, 2023.
Gül veya Zambak
Bir Tür Not Defteri #3

Saygın suçlu, mitoman şair ahlak dersi verirse… Estetik dersi bir de.

Nietzsche’nin de kaçtığını görüyorum. Ben Prado’yum. Lesseps de olduğumu söyleyebilirim. Hem de Chambige’im ben… Yetmiyor, bu kadar kişi olduğu. Vittorio Emanuele olarak doğduğundan bahsediyor. İki kez kendi cenaze töreninde hazır bulunduğundan. Carlo Alberto ve Kont Robilant’dan. Bir profesör unvanıyla kalabilme fırsatı varken bir öğrenci düzeyine gerilemekten, gittiği her yere bir öğrenci olarak gittiğinden. Kendisine küçük bir öğrenci odası ayırtmış Torino’da. Tabii, hemen Cioran’ın sırf üniversite yemekhanesinden faydalanabilmek için sürdürdüğü, fazlasıyla uzamış, artık bayatlamış öğrenci hayatı, sürdürdüğü bir tür bekâr evi yaşantısı aklıma geliyor. Daha yağlı imkânlar varken düşkünlüğü tercih edişleri hep büyülemiştir zaten beni. Özellikle Cioran, neredeyse artık hiç okumuyorum. Yirmili yaşlarımın başında iyice azan karamsarlığıma biraz nefeslenebilsin diye boşluk uydurmak için mecburen aforizmalarını hafızladığım bir yazardı kendisi; odamı, onun kişiliğinde yaşarken, sıcak fakat huzursuz bir gün ortasıyla paylaştığım bir pansiyon odası gibi düşünür, yazılarımı sırtımı pencereye vererek böyle yazardım. Tabii Friedrich Nietzsche tanrısal bir düşkünlük duymuyor, yani tanrısal dediğim dini düşkünlük, şu alışageldiğimiz dünyalık hüznün soyutlanarak kutsallaştırıldığı klasik derbederlik biçimi. Onda bu yok. Yani biraz kazındığında çok fena var aslında ama görünüşte hiç yok. “Siamo contenti? Son dio, ho fatto questa caricatura…”1

Düşünür, usta retorikçi, uslanmaz asi, sınırda kişilik; sadece kişiler ve Tanrı kılığına da girmiyor. Onun erinmez hırçın doğası, her nasıl oluyorsa, bir ev elbisesi giyinmeyi de gocunmadan kabul edebiliyor: Yarın oğlum Umberto… ile… gelecek. Onları da ev kılığımda kabul edeceğim.

Ufuk’la da paylaştım. Birazdan diyeceğimin kesinlikle defakasyon [defacation] yapan, zihinsel becerileri kitleleri hayranlık düzeyinde ne kadar peşlerinden sürükleyecek olursa olsun, hep gelişmiş bir primatın yetkeleri seviyesinde kalacak, bizleri meraka ve şaşkınlığa süren sanat yaratıcıları, 19. yüzyılın ve 20. asrın ilk yarısı veya çeyreğinin hayal üreticileri benim bakışımda Tanrı gibiydi. Sonra sanırım Tanrılıklarını müzisyenlere, sahnesi olanlara devrettiler. Onlar da bizleri 21. yüzyıla taşıdı.

Elbette bu bir benzetme. Tanrı’yı da zaten sanatçılıklarına hayranlık duyduğum kimselerin ayrıksılaşmış, toplumun ilkelerinden kurtulmuş yabansı kimliklerinin üzerine hayal bile edemeyeceğim zihinsel seviyeler çekip, buranın da tepesindeki bir kavrayışa yakın tutarak düşlüyorum. Tanrı’ya peygamberlerden değil sanatçılardan yol alıp yürümeye çalışıyorum. Düşünürler de beni cezbetmiyor; bazı teologların, peygamberleri ortaçağ felsefesinde bir tür filozof olarak ele aldığını biliyorum. Hayır, ben Tanrı’ya artık hep sanatçılar üzerinden varıyorum. Sanatçıların vahşi dikkatleri mümkünse, “Yahu bu insan bu dünyada gerçekten yaşamış mı, onun eylemleri ve fikirleri mümkün olmuş mu, bu nasıl mümkün olabilir?” diyerek hayret ettiğim kadar Tanrı’nın olası varlığına da hayret ediyorum.

Mitomani2 meselesi. Beni buraya götürüyor benliğin parçalanması. Kendinizi devletin sizi kaydettiği ismin dışına taşırdığınızda, devletin ve toplumun bakışında artık yalancı bir kişi oluyorsunuz. Kur’an’ın şair tanımı aklıma geliyor. Onların doğasının güvenilmez olduğundan konu açıyor Kur’an. Tabii kitabın burada şairden ne anladığı tartışılır bir şey, bir tartışma konusu. Fakat ilk bakışta, işin doğrusu, orada olumsuz, ecinni bir imaj meydana geliyor ister istemez, bu kutsal kitabın bir yanlış okunmasından kaynaklansa bile.

Sakın ola şair sözüne güvenmeyin. Herhangi bir şairin içinizi ısıtan, size daha önce başkasında tanıklık edemediğiniz türden pürdikkat bir acıyı gerçeğe en yakın hatta gerçeği de aşan bir taklitle sizin hayalinizi büyüleyerek aktardığı bir mısradaki üzüntüye, sizi peşinden koşturmaya çabaladığı o tılsımlı inanca çok da aldırış etmeyin. Onun anlattığının, toplumun bütüncül hayaline mal edilebilir seçkin bir yalan olduğunu, gerçekte çok da bir karşılığı olamayacağını kanıksayın. Zaten şairlerin kaçınılmaz olarak yalancı olduğunu, yaşamlarında peşinden koştukları şey ile yazdıkları, müjdeledikleri mısralar arasındaki farkı ele aldığınızda, elinizde kalan bu biyografik kıymıkla yüz yüze kaldığınızda ister istemez, kabullenmek istemeseniz bile fark etmek zorunluluğunda olacaksınız. Maalesef şair kendisi bile bunu kabule yanaşmaz.

Kurduğu hayali bir sanata devreden yetenekli kişinin kaçınılmaz kaderi bir yalan ustası olmaktır. Başka türlü yaşamın sorumluluklarından kaçılamaz, onunla baş edilemez. Yalancılıkta ustalaşamamış bir sanatçı ise maalesef başarılı bir sanatçı değildir. İşi, mesleki bir sorumlulukta, hayalin işlenmesine dayalı ahlaki bir temrin düzeyinde tutan sanatçı da topluma mal olabilir. İyi bir sanatçı olabilir ama yazdığı ettiği her işin ardı ahlaki bir görev duygusuna çıkar, bu durum da onu erken tüketir. Ya ismi sokaklara, binalara verilerek ya antolojilere girerek ya ondan kalan eser kıyıntıları müzayedelerle parayla eritilerek ya da halkın görüsünde zaman içinde övüle övüle, anlaşılarak ve kendisine ilham duyula duyula tüketilerek.

Nietzsche saygın mücrim kavramını kullanıyor. Pek sevmediğim bir şiir işimde “Mücrimler İçin” başlığını kullanmıştım da utanmıştım biraz, çünkü çok kaba, ahlak dışı bir biçimde suçu ve suçluyu övüyormuşum gibi hissetmiştim. Ama kendi kendime diyordum artık o şiir özelinde yazılacak mısra kalmayıp da şiirin kendi imkânlarını tükettiğine inandığım bir aralıkta: “Burada bahsettiğim suçluluk hukuki, ahlaki bir şey değil di mi, sen başka bir şeyden bahsediyorsun, öyle di mi; öyle olduğunu söyle lüften bana, Allah aşkına.” Şükür ki düşünürün saygın mücrim kavramıyla karşılaşıyorum. İçim rahatlıyor böylece. Bu kavramla karşılaşmamın sebebi de içten içe aylarca o şiire o başlığı attıktan sonra sürmeye devam eden arayışımın beni bu kavramın tünediği bazı ahlaki kaygılara doğru istemsiz yönlendirmesiyle alakalı. Sonunda hedefe varıyorum, farkında bile olmadan üstelik. Burada mücrimden yani suçludan kasıt şudur: Toplumsal ahlak, toplum ne kadar ahlaklı olursa, ötekini anlama konusunda ne kadar gelişmişlik gösterirse, ona karşı ne kadar duyarlı olursa olsun içimizdeki estetik kışkırtmayı, güzele veya çirkine karşı duyduğumuz tutkuyu veya zamanın geçmesiyle içimizde tükenmeyen sabrı illaki öğütür. Çoğu insan buna direnemez dayanamaz, toplum karşısında kendine olan hevesini yiyip bitirmesi, kurtlandırması çok sürmez. Etrafınıza bakın, herkes somut bir arayışın kendisine çözüm olmasını ister (eğer ihtiyarlığın ve süreğen bir hastalığın dertleriyle meşgul olup da bir tür pes etme veya kanaat etme bilinciyle yaşam uğraşı artık doğal olarak baltalanmamışsa yahut bebekliğin sorumsuzluğunda, çocukluğun yaşam uğraşından ayrı tutulmuş o biricik gelişim evresinde değilse) ve içinde bulunduğu toplum da ona elbette bir ödev verir. Hayatlarımız kısmen kendi seçtiğimiz bu ödevin bize verdiği görevin peşinde öğütülen bir şeydir. Sabrımız yoktur çünkü beklemeye, anlamaya. Bu ikisi düşünsel olarak bizi böyle tatlı tatlı, kederli kederli eskitir. Korkutucu olan odur ki bu bekleme ve anlama merakımız bizi eskittikçe derinleşmek gibi kaygı verici bir olguyla da karşı karşıya kalırız. Derinleştiğimiz, bekleye bekleye çürüdüğümüz yerde, yaşamdaki tüm yapıp etmemizin beklemeye maruz kalmaktan, onun vereceği çürüme duygusundan kaçmak olduğunu anlarız. Aşırı beklemenin psikiyatrik bir vaka oluşunun sebebi de budur. O kadar bekler ve onca anlamaya çalışırsak, devletin bizim şahsımıza kayda düşürdüğü isim ve bu isimden beklediği eylem geciktikçe gecikir, sonra zamanla beklediğimiz yerde kanıksarız, sadece hareket etmek ve yalnızca bazı sorumlulukların takibini yapmakla yükümlü biyolojik makineler olmadığımızı.

Suçluluğumuz da bir suçlu oluşumuz da tam burada başlıyor zaten. Toplumun ahlak maratonuna, genel işleyişine tam bunu yapmakla, işe yaramazlığımızla çomak sokmuş oluyoruz. Şayet sanatkârca bir yol dizemezsek kendimize, boyuna, bitmeden bir suçlu olarak kalacağız. Bir yol belirlemek gerekiyor bunun için. İşte seçkinlik de burada başlıyor. Sürekli beklemekle yazgılı kişinin, kaderinden sıyrılıp onu bir sanat eserine devretme çabasında. Bunun ne kadar kıymetli olduğunu bu toplumda yalnızca, tam anlamıyla, belki ben hissediyormuşum gibi geliyor.

Beckett İlanı

Beni tahammül edilemez bulmaları bundan. Tahammülfersayım3 bir ödeve mahkûm insan için. On yıllarca sürdürdüğüm çabalarım bile, iş buraya varınca benden yaka silkiyor. Hoşuma da gidiyor bu durum. Yoksa nasıl yazacaktım. Şöyle suçluluk duyarak, rezil bir insanın eteğine biriken ve onu aşağı çeken ağırlıklarıyla, dünyadan olmayan bir köşeye kurulup yazabilmek için bu seçkin mücrimliğe ihtiyacım var. O yüzden hep böyle kalmak istiyorum. Fakat insan soruyor ister istemez, “Benim neden bir Beckett’ım yok!”

Beckett İlanı4

Tarkovski’nin adını ilk flörtümden duymuştum. 17-18 yaşlarındaydım. Ankara Kuğulu’daydık. Kıtır’ın yanındaki bankta. Atatürk Bulvarı’nın Tunalı kavşağına vardığı yerle Tunalı Hilmi’nin Kuğulu Park’a çıkan tarafının incecik bir ara yolla birbirine kavuştuğu, daracık bir aralıktadır Kıtır. Eskiden, yine bu aralığın bulvara bakan bitiminde küçük bir Dost vardı, şimdi bir kitap kafe açılmış buraya veya kitap yok, sadece kafe de olabilir. İşte o daracık Kıtır aralığında banklar vardır ki şimdi burası zannediyorum o yeni açılan kafenin bir nevi demirbaşları arasına girmiştir çoktan. Kentin kalabalığıyla kendi arama küçücük bir mesafe koymanın yabansılığını tatmak için sığındığım bir yerdi o yan yana dizilmiş, öyle zannediyorum iki ya da üç bank. Şimdi o kafeye bakıyorum da rahat edemem gitsem. Bir işletmenin, işletici bir zekânın yonttuğu bir kalabalığa bakacak çünkü artık oturduğum yer. Oysa önceden bir kuytuydu, kimseyi rahatsız etmeden, kimsenin de sizi rahatsız etmesine müsaade vermeden, kentten uzak bir yaratık, bir ogre olarak kente karşı, onun içinde biraz durmanıza, demlenmenize, Kıtır’da yiyip içen insanlarla aranızda olan o küçücük ten mesafenize çakırkeyif bakmanıza yarayan bir yerdi. Benim için öyleydi. Belki koca kentte burayı yalnız ben o şekilde kullanıyordum.

Tarkovski’nin izlenmemiş filmleri
Bruegel’in seyredilmemiş resimleri var bende

İşte orada, hava kararmaya yakın yanımdakine hayatına dair ne düşündüğünü sormuşken ve onun çekimser bir biçimde yanıt vermesini başımızı örten dallara bakarak beklerken işitmiştim Tarkovski’nin ismini. Bayıldığım bir sanatçı değildir. Fakat nereden bilebilirdim ki zaman geçtikçe, onun sanat anlayışından çok da uzakta olmayan bir yerlerde dolanacağımı. Filmlerini izlememişimdir bile. Solaris’ini, Stalker’ını bilirim. En çok izlemeyi istediğim filmi ise Andrei Rublev’idir. İkonografi ile Hıristiyan sanatı ve onun sanat tarihiyle çok ilgili bir filmmiş gibi gelir. Ortaçağ sanatına kaçmak ise kaçış işinin en naif biçimlerinden biriymiş gibi görünmüştür bana, bu duygudan bugünlerde uzaklaşıyorum oysa, mistisizmden uzaklaşıyor hatta bunu uğursuz bir şey görüyorum, önemli olanın bugünün somutluğunu büyülü bir gerçeklikle aktarmak, hatta ne büyülüsü yalın bir gerçeklikle anlatmak olduğunu düşünür oluyorum. İşte Tarkovski’de doğa, kişiler, kişilerin dedikleri, hareketleri, jest ve mimikleri, kameranın, cihazın hareketleri, mekânın, özetle tüm demirbaşlarıyla bütün bir mekânın şiirselliği önemlidir. Gerek Solaris’inde, gerek Stalker’ında bilim kurgunun teknolojik bir geleceğe atıf yapan elementlerle değil insan zihninin tuhaf görüsüyle yani şiirle ve acayip bir düşünsellikle kuruluyor olması, bir sanatçının, kolay kolay erişemeyeceği bir yetkinlik gibi gelmişti.

Tarkovsky’nin barok (daha doğrusu maniyerist) sanata olan ilgisini bilmezdim, onun eserlerini ilk gençliğimde tükettim. Üslup nedir, akım nedir, kim neyi ne kadar tercih eder pek bilmezdim; özgün bir şeyler izliyor olmanın albenisi ruhumu kaşındırır, okşardı hepsi bu. Şimdiyse tıpkı benim gibi onun da bir Bruegel takıntısı olduğunu görüyorum ki çoktan anlamalıydım, sanatında aşırı bir disiplin var ama gerekmediği kadar belki. Ki böyle bir söz doğru değildir, gerekir, neden gerekmesin… Başkasına gereğinden fazlaymış gibi gelen şeyden siz harikalar yaratabilirsiniz, ona fazla gelen unsur sizin için bir eksikliktir, üzerine daha da, daha yetkin bir bakışla yılmadan uğraşmanız gerekebilir. Size fazlalık gibi görünen bu metnin benim için hâlâ, sona doğru yaklaşırken özellikle –çünkü bitirilmemesi ve çok daha sürdürülmesi gerektiği fikrindeyim ancak mecburum, sonlandıracağım– gözüme noksan görünmesi gibi.

Bir de Nostalghia.              ностальгия

Sabaha çıkabilmek için yazıyorum. Bu yazının ilk fikri oluştuğunda saat gece on ikiye doğru vuruyordu. Dedim: Sabaha çıkabilmek için bir yazı yazmalıyım yoksa bugün bitmeyecek. Fikrimi o an, metne düşmedim ancak bu fikrin ilk kıvılcımı, içimde derme çatma da olsa, bir huzur sağladı.

Lugat-ı fasîhten yeğdir galat-ı meşhûr5

Günümüzdeki Türk şairlerinden bahsetmeli. Türkiye’de edebiyat söz konusu olduğunda, edebiyat meclislerine hâkim olmayan bir kişiyseniz, uzaktan şiire, edebiyata meraklı sıfatına sahip biriyseniz veya bu tarz bir okursanız, edebiyata olan ilginiz bu düzeydeyse eğer, bu alanla ilgilenen kişilerin, bu alanın çalışanlarının diyelim, naif, duyarlı, ahlaken hassas meselelere karşı kibar davranışlı olduğunu zannedebilirsiniz. Bu, en büyük yanılgınız olabilir. Bukowski hakkında hazırlanmış bir videoda görmüştüm, anlatıcı/yorumcu, şairleri sıfırdan duyarlı/kırılgan ve nazik kimseler olarak ele alıyordu. Şairlik ve edebiyatçılık söz konusuysa, galat-ı meşhur6 denilebilecek, işin mutfağına oldukça uzak bir ifade bu. Nezaket dediğimiz şey şimdi saray nezaketi, feodal (derebeyi nezaketi) askeri nezaket, diplomatik nezaket, burjuva nezaketi, vekillerin ve siyasi parti, sivil toplum kuruluşu üyelerinin nezaketi, şirket yöneticilerinin nezaketi… Tüm bunlara karşılık halkın, işçinin, ayak takımı denen kimselerin kabalığı veya içtenliği, doğallığı. Demek istediğim… Nezaket, insanın onu dosdoğru gözlemlediğimizde, kendisinin gözlendiğini bilmediği, resmiyet veya sözüm ona liberal bir serbestlik içermeyen bir alanda tuhaflıkla, insanın doğasına aykırı bir tavırmış, gereksiz bir cilaymış gibi karşılanacak bir makyaj. Yalnızlığımızda, kendimize karşı, ayna karşısında, defakasyon yaparken, vücudun işleriyle meşgulken nazik olup olmamak bizim için önemli değildir. Fakat hiyerarşik bir ortamda yahut sosyolojik bir mesafenin bulunduğu, insanların konumlarını belirlediği bir atmosferde gösterdiğiniz nezaket size olan ilginin sıfatlarını, sizin başkasına göstereceğiniz alakanın niteliklerini belirler. Yani bu kültürel nezaket, karşımızdakinin rütbesiyle alakalıdır, bir ahlak kuralıdır, belki çoğu kez yutmaya mecbur kaldığımız acı bir lokmadır. Edebiyat tarihini incelediğinizde şairlerin yazarların (bu kişiler halk sanatçıları/ozanlar değilse eğer) erk sahiplerinin korumasında (aralarında devlet erkânından olan veya basbayağı saray hizmetçisi filan olan kimseler de vardır) kimseler olarak yüksek sınıfa ait kişiler olduklarını görürüz. Yüksek edebiyat cilalıdır, cilacıdır; sözcük dağarcığı, meydana getirilişi ve sunuluşu cilalıdır, insanın doğal ortamında olamayacağı kadar burnu yukarıda ve doğal manzaranın kompozisyonuna karşı gelircesine, onu küçümsercesine yapay bir gösterişe, mükemmelliğe sahiptir; halk sanatında bu yoktur. Anlaşılmaz kelimelerle kurulu, iyi eğitim gerektiren bir sözcük dağarcığı bulunmaz; eğitimli bir kişiye kabalık olarak gözükebilecek bir doğallığa sahiptir. Yani edebiyatçının, edebiyat tarihi ele alındığında, kendinde bir kişiliği yoktur, ürettiği sanatın seslendiği kültürel ortamın şahsiyeti onun şahsiyetidir.

Bu olguyu modern döneme uygularsak, şair veya yazar, burjuvazi içinden bir sanatçıysa ve oraya seslenerek yazıyorsa dili buna uygundur, toplumsal kimliği de öyle; halktan bir kişiyse de yine aynı şekilde dilini, şahsiyetini içinde piştiği kültürel ortam belirler. Sanatçının sanat dilini belirleyen kendinde bir şahsiyeti yoktur, günlük hayatımızda da böyle değil midir, etrafımızın bizi belirlediği ölçüde bir şahsiyet gelişimi göstermez miyiz, kendinde, sadece kendi belirleyişimizle nasıl bir kimlik geliştirebilelim, şahsiyetimize dair tasarruflarımız varsa bile, bunun sebebi bu şahsiyetin muhatabı olacak olan yakın veya uzak çevremiz değil midir?

{görseldeki kişi: Katherine Mansfield}

1. Düşünürün burada adını andığı isimler: Efendim, Kont Robilant, Carlo Alberto, bunlar… Yakın dönem İtalya politik tarihine ait figürlerdir. “Siamo contenti? Son dio, ho fatto questa caricatura…” yazarak da “Nasıl, memnun muyuz? Tanrıyım ben, bu karikatürü ben yaptım.” demeye getiriyor (Friedrich Nietzsche, “Jacob Burckhardt’a Mektup”, çev. Can Alkor, Aç Yazı, 2016.). Bir tür istifa mektubu bu, yazar klasik filoloji kürsüsündeki profesörlük görevinden feragat ettiğini bildiriyor. Aynı üniversitedeki, Basel Üniversitesi’ndeki meslektaşına: “Hiçbir sahnemin olmasını istemiyorum, yaşamdaki bütün sahneleri yaratabilmem uğruna.”

2. En kaba ifadeyle, yalan söylemeye dair hastalık halini almış psikolojik bir olgu. Yalan söyleme hastalığı!

3. Eskimiş bir kelime: Dayanılmaz.

4. Editöre (okuduğunuz bu metnin yayınlandığı yere göre, editörlere, çok editörlü organlarla da çalışıyor yazarımız) geri dönüş yapılsın, metnin yazarı ona göre, tercihen olası uygun Beckett’i seçecek, ondan emin olacak, bu süreçte yazışmalar yapılacak; bu yazışmalarda asla özel yaşam konuşulmayacak. Fotoğraf paylaşımı, görüntülü arama vb. duysal yakınlık sağlayan iletişim yöntemleri kesinlikle yasak! Ta ki, tarafların sulu şakalar yapmaya müsait bir yakınlığı kovalamaya muhtaç hissettiği bir duygu aralığı doğana dek. Yazar, zor beğenen biridir. Ona göre ilana yanıt verin, kelimelerinizi ayarlayın. İletişim bilgileriniz ve yaşam öykünüz önemli. Bırakın bunları, bu işleri.

5. “Doğru zannedilen yanlış ifade, sözün hakikatinden/gerçeğinden iyidir” anlamındadır.

6. Yaygınlaşmış ancak yanlış olan söz, ifadeler için kullanılan eskimiş bir tamlama.

edebiyat, Gül veya Zambak, şair, şiir, Tevfik Kanoğlu