Ayna Ayna

Sofrada yedi kişiyiz. Her birinde bir miktar İngilizlik olsa da bir İrlandalı, bir Fransız, bir Macar, bir Güney Afrikalı, bir Amerikalı, bir de biz diyebiliriz. Ev sahipleri sevinç içinde, dört kıtayı bir araya getirdik diye. Bu durumda biz Asya delegesi oluyoruz galiba. Dörtnala geldik uzak Asya’dan.

Judith on beş sene Meksika’da Oaxaca’da yaşamış. Nick “Meksika’yı özlüyor musun?” diye sordu. Düşünüp taşınıp “Aslında hayatımın o dönemini özlüyorum” dedi. Özlemek tam da öyle bir şey zaten; bir yeri, bir kişiyi değil de aslında oradaki hâlini, onunla beraberkenki hâlini yeniden yaşamayı istemek. Ama olmaz o iş, köprünün altından çok sular aktı. Ne orası, ne o, ne de ben aynıyız. Gene de özlüyoruz. Geçmişe özlem, aslında gençliğe özlem olsa gerek. İmkânsızı istemek.

Benim ilk gençliğim 80’ler demek. Kabarık saçlı, vatkalı fotoğraflarımıza, takıp takıştırmış abartılı kılıklarımıza bakarsak pek de öyle özlenecek hâlimiz yokmuş sanki. Ama bu abartılı görüntünün altı, uçtan uca savrulan değerlerle kaynayan bir kazan. Dünya hâlinin bitmeyen saçmalıkları, haksızlıkları, kötülükleri o dönem de hız kesmese de gerçek tarihin, reddedilen geçmişin, sus pus edilen, yok sayılan her türlü farklılığın birer birer önümüze serildiği, kültürel çeşitliliğin ortaya çıktığı, bağırılan çağırılan, deliler gibi eğlenilen zamanlar. Bu özgürleşmeyi özlemeyelim mi? Ya da bugünün zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapan haksız sisteminin başlangıcı olarak paranın, kayıtsız şartsız dünyanın tek hâkimi hâline gelişinin başlangıcını neden özleyelim mi diyelim.

İngiltere bu dönemi, on bir sene iktidarda kalan “Demir Leydi” lakaplı başbakan Margaret Thatcher sayesinde büyük yıkımlar, derin sarsıntılarla yaşıyor. Bir anlamda üretimden bağımsız çoğalan büyük paranın keşfedildiği, sosyal devlet anlayışının da rafa kaldırıldığı bir dönem bu. Bu dönüşümün bedeli toplum için ister istemez çok ağır oluyor. Dolayısıyla dönemin bir simgesi, büyük grevler, gösteriler ve protestolar. Ama diğer yandan bireysel özgürleşme dönemi olarak da anılıyor. Bireyselleşmenin bencilleşmeye dönmesinin sonucu ise toplumsal ağların, dayanışma kültürünün yıkımı, kırılgan olanın kırılması. Kısaca, altta kalanın canı çıksın. “Toplum diye bir şey yoktur” diyor zaten Thatcher pişkin pişkin, “bireyler vardır”. Fotoğrafçı Paul Reas şöyle aktarıyor ülkedeki değişimi: “70’lerde İngiltere’den ayrıldığımda ortamda giderek artan bir radikalizm duygusu vardı. 1982’de geri döndüğümde ise radikalizmin kontrol altına alındığını, İngiliz kültürünün ‘biz’ kuşağından ‘ben’ kuşağına dönüştüğünü gördüm.”

The 80s: Photographing Britain [80’ler: İngiltere’yi Fotoğraflamak] sergisi, sergi küratörlerinin1 “uzun 80’ler” olarak tanımladığı 1976-93 arasındaki dönemden yetmiş küsur fotoğrafçının 350 fotoğrafını bir araya getirmiş. Bu çokkatmanlı ve yoğun sergide konular protestolarla başlayıp, dallanıp budaklanıp rengârenk pride ve gece hayatı görüntüleriyle sona eriyor. Fotoğrafçılardan Franklin Rogers bu dönemi “80’ler İngiltere’si sosyopolitik ve ekonomik anlaşmazlıklar dönemiydi ama aynı zamanda da bir maceraydı; her şeyin yeniden tanımlandığı fikirler için oluşan yeni sınırlardı”2 diyerek özetliyor.

Sergideki son oda: Altkültürler, 80’ler: İngiltere’yi Fotoğraflamak, Tate Britain, Londra, 21 Kasım 2024 –5 Mayıs 2025.

Fotoğraf ve belgesel üzerine çalışan akademisyen Mark Durden, fotoğraf açısından bu kadar yoğun bir dönemi bir sergiye sığdırmanın imkânsızlığından bahsettiği eleştiri yazısına Too Much, Not Enough [Çok Fazla, Yetersiz] başlığını vermiş. Benzer bir eleştiriyi politik açıdan yapan Paul Mitchell da sergiyi anlatan yazısında, döneme damgasını vuran Thatcher’ın politikasındaki dehşet verici acımasızlığın aktarılmasındaki eksikleri vurgulamış: “Thatcher’ın Falkland Adaları’nda savaşı körüklediği kanlı kampanya, Kuzey İrlanda’daki tutukluları açlığa terk edişi, Şili diktatörü Pinochet’ye veya Güney Afrika’daki ırkçı apartheid rejimine verdiği desteklerden hiç bahsedilmiyor.”3

Sergideki toplumsal çöküşü belgeleyen fotoğrafçılardan biri, Tish Murtha. Murtha, (Güney) Galler Üniversitesi’ndeki meşhur Newport Belgesel Fotoğrafçılık Bölümü’nde okumuş. Okulun çok daha sonraki mezunlarından savaş fotoğrafçısı Ivor, okulun bulunduğu bölgenin perişanlığı sebebiyle öğrencilerin sosyal konulara yönelmemesinin neredeyse imkânsız olduğunu söylüyor. Murtha baştan beri kararlı bu konuda. Okulda dersini almadan önce, ilerde neyin fotoğrafını çekmek istediğini soran David Hurn’a cevabı “Çocukları tekmeleyen polislerin fotoğrafını çekmeyi öğrenmek istiyorum” oluyor. Fotoğrafa yaklaşımını “Durumları, olayları, deneyimleri doğrudan aktarmak” olarak tanımlayan Murtha’nın sergide Newcastle’daki işsiz gençleri belgelediği, onları bir ayna misali olduğu gibi yansıttığı fotoğrafları var. Yüzlerinde öfke, bıkkınlık ama neşe ve alaycılık, hepsi gerçek, tam karşımızda.

Tish Murtha, Youth Unemployment [Genç İşsizliği] serisinden fotoğraflar, kaynak: It’s Nice That

Bu gerçeklik Dorothea Lange’nin 1930-40’larda çektiği, Amerika’daki büyük buhran sırasında aç kalan ailelerin fotoğraflarını hatırlatıyor. Yanıbaşımızda hissettiğimiz yorgun aileler. Üzmek ötesinde öfkelendiriyor insanı, bu sadece dünü değil bugünü de yansıtan zamansız çaresizlik, haksızlık, eşitsizlik belgeleri. “Göçmen Anne” fotoğrafıyla gelmiş geçmiş en tanınmış anne-çocuk fotoğrafçılarından biri Lange. Bu, çektiği sayısız anne-çocuk fotoğrafından sadece biri. İşin tuhafı, anneliği, anneliğin özü olan endişe ve bağ(ım)lılığı bu kadar derinden aktarırken, kendi anneliği, neredeyse tek başına büyüttüğü oğulları tarafından hiç beğenilmiyor ve ilgisiz bir anne olarak eleştiriliyor.4 Çocukları tarafından beğenilmemek de anneliğin şanından herhalde. Bu iki fotoğrafçı sayesinde biz de geçmiş dönemlerin kıyıda köşede kalmış insanlarının hayatlarına bakıp bugünü görebiliyoruz.

Dorothea Lange çalışırken ve anneler ile çocukları, Dorothea Lange: Racconti di Vita e Lavoro [Yaşama ve Çalışma Hikâyeleri], Camera - Centro Italiano per la Fotografia, Torino (19 Temmuz-8 Ekim 2023), kaynak: TorinoCronaca

80’ler sergisinde sık sık karşımıza çıkan çılgın gece hayatı, aynı zamanlarda açılan başka bir sergiyle iç içe geçti benim için. Nefesimi kesen Leigh Bowery! sergisi, 80’ler-90’lar Londra’sının kulüp kültürünün ikonik karakterlerinden Bowery’ye odaklanıyor. “Estetik, cinsellik ve cinsiyet kurallarını zorlayan”5 kışkırtıcı gösterileriyle sahneye ihtiyaç duymayan bir performans sanatçısı Leigh Bowery. 1980’de 19 yaşındayken ta Avustralya’dan kimseyi tanımadığı Londra’ya gelmiş, 14 sene sonra da burada âlemlerin divası olarak hayata veda etmiş. Her şeyden önce tasarımcı, moda tasarımcısı. Agresif olmayan ama cesaretle fütursuzca dünyaya, kabul görmüş normlara, sıradan olana başkaldıran bir karakter. Kendi tasarladığı yüzü bütün maskeli tuhaf kıyafetleriyle genel geçer her şeyle dalga geçiyor. Kıyafetler yanında şişme plastik dudaklar, üst üste takılan gözlükler, tüller, parıltılar, çengelli iğneler, yüz ifadesini sabitleyen ağır makyajla, apartman topuklu ayakkabılarıyla, iri yarı gövdesini kullanarak yarattığı bu sanat eserine şahit olanlar “Varlığı başlı başına bir şovdu, her zaman kendi özel partisi içindeydi, grotesk bir sanat işiydi” benzeri yorumlar yapmış.

Leigh Bowery ilk dönem kostümleri, Leigh Bowery!, Tate Modern, Londra, 27 Şubat-31 Ağustos 2025
Leigh Bowery evinde, 80’ler, fotoğraf: Derek Ridgers, c/o Unravel Productions

Bowery’nin bedenini ve yüzünü tamamen değiştiren tasarımları, zamanla bedenini ve yüzünü iyice deforme ettiği, “gerçek dışı, tanımlanamaz, yaratık benzeri”6 hâllere geliyor. Süngerler ve latekslerle hazırladığı kıyafetleri ve maskeleriyle doğal olanın tamamen gizlendiği yapay görüntülere ulaşıyor. Saç ve sakallar içinde kaybolan 70’ler doğallığından sonra bu yapaylık, ama en çok da deforme ederek, bozarak, dönüştürerek, değiştirerek yeniden var olmak çok da 80’lere has bir durum. 

Leigh Bowery son dönem kostümlerinden biriyle, Fergus Greer, fotoğraf, 1994
Leigh Bowery makyajlı hâli, Fergus Greer, fotoğraf, 1994 ve Leigh Bowery makyajsız hâli, Lucien Freud, yağlı boya resim, 1991

Bireysel bir başkaldırı olarak başlayıp her nasılsa sıradanlığın işareti hâline gelen bu “Kendini deforme et, başkası ol” arzusu, tam tersi “Kendini deforme et, tıpa tıp herkes gibi ol” çabasına dönmüş durumda. Kendini değiştirmenin bugüne yansıması, doğal olanı kabul edememe sınırında, mutlaka her erkeğin gür saçı, her kadının patlak dudağı olmalı ilkesine dönüştü. Tabii bu ilkeler yanında sıkıcılığı destekleyen sayısız başkaları da var; sıfır bedenlik, çene çizgisi keskinliği, çizilmiş kaşlar, yay çizen burunlar, şaşkın bakışlar, tornadan çıkmış beyaza boyanmış dişler ve daha neler neler. Bu ilkelere uymak için kendini değiştirmenin sonu yok. 14 yaşından itibaren yüzden fazla estetik ameliyat geçiren 35 yaşındaki Çinli Abby Vu bunun bir örneği. Bu işlere annesinin isteğiyle yağ aldırtarak başlıyor. Sonra artık duramıyor herhalde. Zaten bir yere dokununca başka yer bozuluyordur. Ütü yaparkenki gibi. İdeal güzelliğe tam ulaşmışken hooop başka idealler ortaya çıkıyordur. İşin yoksa yeniden değiş.

Sonra esas bu işin bir de yaşlanması var. Belgesel fotoğrafçılar gibi gerçekleri, durumu olduğu gibi görmek, göstermek istiyor muyuz bakalım. Kadınlar için aynaya bakınca yaşlı birini görmekten kaçışta en temel işlem saç boyamak. Ama yetmez tabii. Tamamen yok edilmesi gereken bir durum, doğal olana karşı açılmış büyük bir savaş var ortada. Genç hâlini özlemek insana neler eder. Çünkü “Yaşlanmayı, yüz ve bedendeki zaman ve bilgelik izlerini, yaşanan muazzam maceranın işareti sayıp sevmek yerine, onlardan nefret etmeyi öğrettiler kadınlara” diyor Marisa Bate.7

Biz de kaldık bize öğretilen güzel kadın kavramıyla baş başa. Hâlâ öğrenemeyenler için ana akım veya sosyal medya tam gaz çalışıyor, moda endüstrisi canını çıkartıyor, reklamlar, vitrinler, yargılayan bakışlar yarış hâlinde bu eğitim seferberliğinde. Zaten sürekli güzellik yarışmaları da düzenleniyor, hâlâ kavramayan varsa durumu diye. Dünyayı, yedi kıtanın güzellerini, güzelliklerini bir araya getirmek yanında bize de güzel kadın nasıl olurmuş öğretmek amaçlı iyi niyetli organizasyonlar bunlar. Bu iyi niyeti de anlamayanlar var. 1970’te Londra’da yapılan Dünya Güzellik Yarışması, beyaz olmayan Grenada temsilcisi kadının en güzel seçilmesi gibi birçok skandalla beraber, Kadın Kurtuluş Hareketi aktivistlerinin protestosuna da sahne oluyor.8 Etrafı kana değil una bulayan aktivistlerin açtığı pankartlardan biri, konuyla ilgili hissettiklerinin özünü açıkça ifade eder nitelikte:

Ne güzeliz
Ne çirkiniz
Öfkeliyiz

We’re not beautiful / We’re not ugly /
We’re angry
1970 Dünya Güzellik Yarışması’nda protestocular ve attıkları un bombalarının izi yanında yapılan mayolu geçiş
Leigh Bowery 1986 yılında ikinci kere katılıp kazanamadığı alternatif Dünya Güzellik Yarışması’nda

Duygularıma tercüman olmuşlar diyebilirim. Ayna ayna, güzelliğimi değil öfkemi hatırlat bana.

1. Yasufumi Nakamori, Helen Little ve Jasmine Kaur Chohan.

2. Paul Mitchell, The 80s: Photographing Britain Through the Prism of Identity Politics, World Socialist Web Site, 10 Şubat 2025.

3. Paul Mitchell, The 80s: Photographing Britain Through the Prism of Identity Politics, World Socialist Web Site, 10 Şubat 2025.

4. Carol Quirke, Dorothea Lange, Documentary, Photography and Twentieth-Century America: Reinventing Self and Nation, Routledge, 2019.

5. Sergi metninden.

6. Sergi metninden.

7. Marisa Bate, And Still We March: Searching For Hope In The Fight For Women’s Rights, HQ, 2024.

8. Olayı anlatan 2020 yapımı Philippa Lowthorp’un yönettiği Misbehaviour filmi seyre değer.  

80’ler, fotoğraf, fotoğraf, güzellik, İpek Yürekli, özlem, sergi