Çat Kapı

Kapısı çat kapı gelenlere daima açık olan bir evin, duvarda çerçeve izleri kalmış bomboş hâle dönüşündeki hüznü tarif etmek zor. Hele ki güvenin yerini korkunun aldığı bu dönüşümü başlatanın da çat kapı gelenler olduğunu görünce.

Eunice Paiva rolündeki oyuncu Fernanda Torres filmin bir sahnesinde boşalmış evinde, Ainda Estou Aqui [Hâlâ Buradayım], yönetmen: Walter Salles, 2024,
kaynak: IMDb

Filme Mike’la beraber gittik. Çıkıştaki allak bullaklığımıza şaşırdı biraz, onun bu filmi bizim kadar içinde, derinlerde hissetmesi ne mümkün! Doğma büyüme İngiltere’de yaşamış, “Ama orası Güney Amerika tabii” deyişindeki saflığa ne demeli bilmem. Brezilya filmi Ainda Estou Aqui [Hâlâ Buradayım] adeta hayatımızdan bir kesit.

Araba pencerelerinden saçlarını rüzgâra verip sarkarak neşeyle gezilen, halk plajında kola sürülerek yanılan kaygısız gençlikten, kahkaha ile endişenin, umut ile dehşetin, müzik ile helikopter sesinin, sokakta top oynayan çocuklar ile asker dolu cemselerin, naif bir yumuşaklık ile kabaca itilip kakılmanın bir arada durduğu bir zamana kayışı, sonrasındaki yıkımı ve her şeye rağmen yeniden yeniden doğuşu anlatan bir film.

Geçen sene çekilen bu filmin konusu, 1971’de evinden alınan Riolu eski milletvekili ve inşaat mühendisi Rubens Paiva’nın gözaltında kaybolma, işkencede öldürülme ve karısının gerçekler ile adaletin peşinden koşma hikâyesi. Paiva’nın oğlunun aynı ismi taşıyan kitabı temel alınmış. Filmi, gene geçen sene çekilen Dargeçit belgeseliyle karşılaştırıyor Olkan Özyurt. Belgeselde anlatılan hikâyelerden biri, 1995’te evinden alınan 12 yaşındaki Mardinli öğrenci ve çoban Davut Altınkaynak’ın gözaltında kaybolma, işkencede öldürülme ve anne babasının gerçekler ile adaletin peşinden koşma hikâyesi. “Brezilya ve Türkiye birbirine çok uzak iki ülke. İki film var karşımızda ve dünyanın bir ucunda babasız bir evlat, başka bir ucundaysa evlatsız bir babayı izliyoruz. Ama acının tarifi aynı” diyor Özyurt.

Rubens Paiva’nın ailesiyle fotoğrafı,
©Lais Morais/Reuters
Eunice Paiva’nın (oyuncu Fernanda Torres) filmin bir sahnesinde baktığı gözaltına alınıp fişlenmişlerin fotoğraflarından oluşan dosya, Ainda Estou Aqui, 2024 (kaynak: IMDb)
Davut Altınkaynak’ın zar zor bulunan tek fotoğrafı ve babası Abdülaziz Altınkaynak, sanatçı Anıl Olcan’ın göz altına alınıp kaybedilmişlerin fotoğraflarından ürettiği Aşikar Sır adlı işinin önünde, Dargeçit, yönetmen: Berke Baş, yapımcı:
Enis Köstepen, 2024, kaynak:
Aposto

Yönetmen Berke Baş ile yapımcı Enis Köstepen’in “ağır insan hakları ihlalleriyle yüzleşmek için bilgi üretimi yapan” Hafıza Merkezi için çekmeye başladığı Dargeçit’te gözaltında öldürülenlerin yakınlarının “sonrası” hikâyeleri anlatılıyor. Baş, vurgulanan ana temanın “cezasızlık” olduğunu söylüyor. Faili gayet belli olan cinayetlerin faili meçhul olarak tanımlandığını görüyoruz. Cumartesi Anneleri senelerdir inatla bunu gösteriyor bize zaten. Gerçekten görüyor muyuz?

Yönetmen Berke Baş çekim sırasında, belgeselin ve gerçek hayatın kahramanlarından avukat Erdal Kuzu ile, kaynak: Bant Mag.

Filmin tartışıldığı bir sohbette Bant Mag. dergisi editörü Ekin Sanaç şöyle diyor: “Bir diğer taraftan da kamuoyunun aydınlatılmasından, hiç aşina olmayanların bağ kurma ihtimallerinden bahsediyoruz ya hani şimdi. İster istemez insan şunu da soruyor: Kamuoyu gerçekten bilmediği için mi aydınlatılacak? Bunu bilmemek ne tür bir düzenin parçası? Bilmemenin ne kadarı imkan dahilinde ki? Bimemenin ne kadarı öğrenmemeyi tercih etmekle alakalı? Bütün bu mücadele ve bu mücadeleyi en yalın haliyle gösteren bu film, bu soruları da sordurabiliyor.

Dünyadaki görmeme tercihiyle hayata devam eden kamuoyunu uyandırmak için çalışan insanlardan biri olan Allison Killing, İngiliz bir mimar ve aynı zamanda araştırmacı gazeteci. 2011 yılında Hollanda’da kurduğu Killing Architects insan hakları ve sosyal adalet konularına mimari bir bakış açısıyla katkıda bulunmayı hedefliyor. Bu katkı hem araştırma aşamasında hem de etkili bir şekilde hikâyeyi anlatma konusunda oluyor. İnsan hakları ihlallerini kamuoyuyla paylaşma, yaptırım sağlama, bu yaptırımların sürekli olabilmesinin takibi de işin parçası.

İnsan Hakları Konularında Açık Kaynaklarla Araştırma, Allison Killing sunumu, Oxford İnsan Hakları Festivali,

14 Mart 2025, fotoğraf: İpek Yürekli

Avrupa Birliği’nin boykot ettiğini iddia ettiği Çin domatesleri Avrupa yolunda uydu hava fotoğrafına yakalanmış, fotoğraf: İpek Yürekli

Benim gördüğüm sunumunda bu araştırmalarda internet ortamındaki açık kaynakları kullanıp nasıl incelediklerini, nasıl yorumladıklarını anlattı Killing. Uydu hava fotoğrafları üzerinden, Çin’in Uygur Türklerini hapsettiği ama varlığını reddettiği toplama kamplarının yerlerinin nasıl tespit edildiğini gördük. “Yeniden eğitim alanları” olarak tanımlanan bu kamplar devletin Uygur kültürünü yok etme ve Çinlileştirme politikasının parçası olarak kabul ediliyor. Bu sebeple tanıklıklar ötesinde varlıklarını somut verilerle ispat edebilmek önemli. Planlardan mimariyi ve şehri okuma yeteneği bu konuda kritik noktalardan biri, ama tahmin edileceği gibi ekip çok kalabalık ve çeşitli uzmanlıkların bir araya gelmesiyle oluşuyor.

Kayıtlarda okul olarak gözüken ama tanıklar tarafından toplama kampı olarak teşhis edilen bir alanın 2017 ve 2019’daki hava fotoğrafı, kaynak: BBC
Açık kaynaklar ve tanıklar sayesinde çıkartılan kamp kullanım perspektifi, kaynak: Killing Architects

Teknoloji bir yandan böyle işlere yararken, diğer yandan da tam gaz nefret söylemlerini yaymak için kullanılıyor. Hrant Dink Vakfı bu konuyla mücadele edebilmek için, Nefret Söylemiyle Mücadelede Yapay Zekâ başlıklı bir proje kapsamında Boğaziçi Üniversitesi ve Sabancı Üniversitesi ile hem bir kılavuz rapor hazırlamış hem de dijital ortamda bir nefret söylemi tespit aracı olan pari’yi üretmiş. Bu raporda Türkiye’de düzenli ve düzensiz göçmenler, mülteciler, sığınmacılar, yasal olarak tanınan ve tanınmayan azınlıklar, etnik ve dini gruplar, kadınlar, LGBTİ+’lar, engelliler ve benzeri kırılgan gruplar gibi birçok grubun farklı biçimlerde nefret söyleminin hedefi olduğu belirtilmekte.

Proje kapsamında düzenlenen Nefret Söylemiyle Mücadele: Alternatif Yöntemler başlıklı panelde konuşan Alex Mahadevan medyadaki sahte, yalan haberlerle mücadele eden Poynter Enstitüsü’ne bağlı, internet ortamındaki yanlış bilginin neden, nasıl yayıldığı konusunda çalışan Media Wise projesinin başında. Mahadevan nefret söyleminin yaygınlaşması konusunda sorunun ve çözümün önemli bir parçasını influencer’ların etkisinde görüyor. ABD’de Trump’ın başkanlık seçimini kazanmasındaki toksik maço ve şovenist erkek influencer’ların etkisini buna örnek gösteriyor. Sosyal medyada influencer’ların senin benim gibi insanlar olarak takipçilerine doğrudan dokunduğunu ve mesajlarının dehşetli bir hızda yayılabildiğini ekliyor. Dolayısıyla etik değerlerin gözetilmesi, bağımsızlığın korunabilmesi durumunda, demokratikleşebilmenin de benzer kanallar yardımıyla olabileceğini düşünebiliriz. Trump’ın seçilmesi örneğinde gördüğümüz gibi, bireylerin toplumu etkileme gücü neredeyse şaşırtıcı derecede hayati önem taşıyor bu günlerde. Çünkü gerçek demokrasi ve adalet çok uçucu her yerde.

Misal, geçen gün bir sabah kalktık ki seçme seçilme hakkımız tamamen iptal edilmiş. Memleketin bazı yerlerinde çoktan iptal edilmişti zaten ama pek de umursamamıştık. Umursayanlar da bir grup kendini bilmezdi işte. Lafı bile olmazdı.

Sonra anlaşıldı, bıçak kemiğe dayanmış. Gençler olmasa gene çok tepki olmazdı belki. Televizyonun dediği, su bardağını kaldırmaya üşenen çocuklar bir günde ülkeyi ayağa kaldırdı. Örgü kulübünden dans grubuna, tiktokcusundan okeycisine, semazeninden Pikachu’suna gençler sokakta. Flamasızlar deniyor onlara, flamalarını taşıyacakları, inandıkları bir örgütleri yok. Kendileri olarak varlar. Sadece bireysel temel haklarını istiyorlar. Bu samimi istekleri onları güçlü kılan. El emeği göz nuru hazırlanan pankartlara bakıyorum, sosyal medyada seslerini duyuyorum. Bir yandan “Ben ilk defa şiddet görüyorum” diye iki gözü iki çeşme ağlarken, “Akşam gene gideceğim” diyor. Yaşlılar yüreği ağzında endişeyle seyrederken, bir diğeri tosladığı nefret duvarını, işkence şokunu hem soğukkanlılıkla anlatıyor hem isyanla dünyaya haykırıyor. Haklı olduklarını biliyorlar. Bu gençleri de haklarını, özgürlük alanlarını kısa kısa, zıvanadan çıkarttılar sonunda.

Pankart, Fayn Studio, Instagram, Kızılay,

24 Mart 2025

Zıvanayı parkelerde ahşap çıkıntının girdiği girinti diye biliriz. Parke bu girintiden kurtulunca yerinden oynar, domino etkisiyle diğer parkeleri de yerinden oynatır, bütün döşeme oynak zemin hâline geliverir. Ama zıvana kelimesinin daha da güzel bir kullanımı varmış. 60’larda 70’lerde kavşakların ortasında, içinde trafik polisinin durduğu silindir kutulara da deniyormuş. Bizim nesil bu tuhaf deterjan reklamlı fıçı içindeki el kol sallayan polis görüntüsünü hatırlar. Trafik ışığının henüz olmadığı zamanlar. Bir arapsaçı trafiğin ortasındaki zıvanasının içinde kalan polisin delirmemesi mümkün mü? Deliren polis de şoförlere bağırıp çağırmak için zıvanadan çıkıyordu hâliyle. Hoş, bu deyiş çok daha eskilere dayanıyormuş ama kabul edelim, bu duruma da cuk oturmuş.

Karaköy’de zıvanasının içinde ve dışında trafik polisi, Şoför Nebahat filmi,

yönetmen: Süreyya Duru, 1970

Bugün tabii polisler, haşa, zıvananın içinde değil, kafalarına göre takılıyorlar. Başımızdakiler düşünmüş taşınmış, Biz en iyisi toplumu zıvanalayalım, daha kolay olur idaresi” demiş. Şimdi bu sokaklara taşan gençler de kendi hâllerinde yaşayıp gittikleri zıvanalarından kurtuldu işte. Onları, paramparça etmekten sakınmadan, kafalarına vura vura yerine çakmak isteyen birileri var karşılarında. Ama zemin oynadı bir kere yerinden, birini çaksan diğeri atar, bir tarafını tuttursan diğer tarafı kalkar. Zapturapt altına alınmadan birlikte olmanın umudu geri geldi bir kere.

Belki yeniden güven duyarız birbirimize. Hak olanı suç saymaktan, gerçek suçu cezasız bırakmaktan vazgeçersek, yaraları az biraz sardıktan sonra belki içimizi çürüten nefretimiz de azalır. Çat kapı gelenlerin korkutmadığı, tam tersi muhabbeti artırdığı evlerimiz de olur ilerde. Olur mu olur.

belgesel film, film, İpek Yürekli, şiddet, zıvana