Ezeli Rekabet

…ve inancın hoşgörüsüzlüğünü kazanıyordu hızlıca.
…yanılsamalarımdan kurtuluyorum, belki yenilerini edinmek için.1

Trans yazar ve sinemacı Paul B[eatriz] Periciado, transbireylerin dönüşümlerini anlattığı Orlando, Ma Biographie Politique [Orlando: Benim Politik Biyografim] adlı belgesel filminin başında şöyle diyor: “Bana ‘Neden biyografini yazmıyorsun?’ diye soruyorlar, ben de ‘Benim biyografim yüz yıl önce Virginia Woolf tarafından yazıldı’ diyorum.

Bahsettiği, yazarın Orlando: A Biography [Orlando: Bir Biyografi] isimli muazzam romanı.2 Zaten filmde hem kitaba hem de Woolf’un hayatına bolca gönderme var. Erkek iken bir sabah –hem de İstanbul’da– kadına dönüşen Orlando’nun yüzyıllar süren hikâyesinin anlatıldığı bu kitap, alıştığımız Woolf edebiyatından bile daha yoğun, satır araları bolca fikir ve tartışmayla dolu, pür dikkat okuma isteyen bir roman. 1928 senesinde yayımlanmasından birkaç ay önce, İngiliz mahkemeleri Radcliff Hall’ün lezbiyen bir ilişkiyi anlattığı The Well of Loneliness [Yalnızlık Kuyusu] adlı kitabının yasaklanıp toplatılmasına karar vermiş. Ama çok daha radikal olan Orlando’ya dokunmamışlar. Bence anlamamışlardır neden bahsettiğini. Fantastik bir saçmalık diye düşünmüşlerdir. Çok insanın hayatına dokunduğunu fark etmemişlerdir. Fark etseler yasaklarlardı.

Woolf’un ve içinde olduğu Bloomsbury grubunun cinsiyet, cinsellik, ilişkiler konusuna çok kafa yorduğu, tabuları yıkıp özgürleşmeye çalıştığı biliniyor. İnsan varoluşunu belli özelliklere sahip kadın-erkek ikiliğinin çok ötesinde bir çeşitlilikte görüyor ve yaşıyorlar.3 Woolf bütün romanlarında olduğu gibi kendi insanlarını anlatmış Orlando’da da. Bu yüzden Periciado bu eski romanda kendini bulabiliyor. Ve sanat bize yeniden fantastik zannedilenin aslında gerçek hayat olduğunu hatırlatıyor.

Tate Modern’in yeni müdürü Karin Hindsbo, sanatın iyileştirici olduğunu ve sanat müzesinin herkesin güvenli alanı olması gerektiğini söylemiş. Güvenli alandan kastı, kendimizi evimizde hissettiğimiz ve tamamen bizden farklı olanların da kendisini tıpkı bizim gibi evinde hissettiği, aynı ortamda karşıt fikirlere rahatça sahip çıkılabilen bir yer. Yerdeki yastıklara yatarak film seyretmek de, tanımadığın insanlarla sergiyi tartışmak da, gördüklerinden rahatsız olup paniğe kapılmadan kendini sorgulamak da evde olma hâli güvenliğinin parçası. Bu söylemesi pek kolay, uygulaması pek zor kapsayıcı olma özelliği bütün kamusal alanlar için geçerli aslında. Tate Modern’in insana her ziyarette kendisiyle hesaplaşacak bir şeyler sunması boşuna değil.

Londra’da National Theater
giriş holü

Tate Modern’deki son sergilerden birinde Zanele Muholi var. Bu Güney Afrikalı fotoğrafçı, kendi tanımıyla “görsel aktivist”, 2000’lerin başından beri sanatını Güney Afrika’daki kuirleri görünür kılmak için kullanıyor. Londra’daki büyük sergisinde farklı başlıklar altında grupladığı işlerini takip edebiliyoruz. Son derece incelikli, bir yandan kaba, içli ama neşeli, rahatsız edici ve mutluluk verici, yoğun duyguları tetikleyen bir sergi bu. En etkileyici bölümü de Muholi’nin kendisini model olarak kullandığı ve kimlikten kimliğe girdiği Somnyama Ngonyama / Hail the Dark Lioness [Kara Dişi Aslanı Selamla]. Sergiye göre Güney Afrika, Apartheid sonrası yürürlüğe giren 1995 anayasasında aynı cinsiyetten olanların evliliğine izin veriyor. Zaten Afrika’ya Avrupalılar ve tek tanrılı dinler gelmeden yadırganan bir durum değil bu. Fakat yine de, yasa ve kadim geleneklere rağmen, kuir ve translara yönelik ayrımcılık ve şiddet devam ediyor. Bu şiddet yöntemlerinden biri, fiziksel ve mental olarak büyük hasar bırakan düzeltme tecavüzleri.

Zanele Muholi

Ezelden beri mevcut olan bir çeşitliliği, düzeltilmesi gereken yanlışlıklar olarak görenler ve bunu besleyen öğretiler her yerde var. Tahammülsüz, tek doğruya inanan dinler gibi. Türk Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’nin aktarmasına göre kıyamet alametleri arasında şunlar yer alıyor: “…beyler hanımların emrine girecek, erkekler erkeklerle, kadınlar da kadınlarla yetinecek, kadınlar sosyal konum açısından ön plana çıkarılacak ve erkekler kadınlara benzemeye çalışacak…” Yani bu erkek din âlimleri, patriyarkinin güç kaybetmesinden duydukları korkuyu bu kadar da açık etmeseler iyiymiş, ama dinin onlar için sadece bir iktidar sorunu olduğunu göstermesi açısından da güzel bir örnek bu kabul görmüş kıyamet alametleri.

Köklü üniversitelerin başlangıcı hep dini tarikatlar. Kadınları yüzyıllarca dışlamalarına şaşmamalı. Dogmatik bilgiden sorgulamaya, tartışmaya, açık uçluluğa; tek sesten çok sesliliğe, çeşitliliğe uzanan uzun süreçte neyse ki çok yol alınmış. Bu heyecan verici dönüşümün bedeli, sürekli hedef olmak. Üniversiteyi bu çeşitlilikten kurtarıp kendi sözcüsü yapmaya çalışanlar hangi yüzyıla geri dönmek istediklerinin farkında değil. Belki de çok farkındalar.

Başlangıçta dinin katkısı, üniversite eğitiminin temelini felsefeye dayandırması. Oxford ve Cambridge dünyanın en eski üniversitelerinden. Oxford’da yüksek öğrenim 11. yüzyılda başlamış olsa da hem oradaki, hem de Oxford’u terk eden hoca ve öğrencilerin başlattığı Cambridge’deki eğitimin kurumsallaşması 13. yüzyılı buluyor. Felsefe, hukuk ve teoloji eğitimini yaptıkları tartışma ortamı hem papadan bağımsız yeni bir kilisenin ortaya çıkışında (Cambridge bu yeni kiliseyi desteklerken Oxford başlangıçta çok daha tutucu), hem de Anglikan Kilisesi’nin daha sonra yaşadığı reformlarda etkili oluyor. Gel zaman git zaman, zor da olsa üniversiteler sekülerleşmeyi başarıyor. 19. yüzyılda üniversitelerin kapısı, Anglikan kilisesinden olmayanlara da açılıyor.4 Oxford Üniversitesi’nde ilk kadın koleji Lady Margaret’s Hall 1878’de kuruluyor çok şükür, ama biraz fasülyeden, çünkü kadınlar için diploma derecesi hakkı ancak 1920’de kazanılıyor.5 Şu anda bütün üniversitedeki kadın öğrenci oranı %54,2. Kıyamet yakındır!

Mezheplerin uzantısı olan kolej sistemi öğrencinin üniversiteye aidiyetini güçlendirmek için duruyor yerli yerinde. Elbette dinle ilişkilerini koparmışlar ama eski kolejler hâlen medrese tipi yapılarını kullanıyor. Öyle elini kolunu sallayarak içeri giremiyorsun. Gelenekler kadar Harry Potter sonrası bu yumuşak sarı taşlı görkemli binaların turist akımına uğraması da etkili olmuştur bunda herhalde. Biz de seneler önce Christ Church kolejini çoluk çocuk aval aval gezmiştik; Hogwarths’ın yemek salonunu, Hermoine’nin ağladığı merdiven köşesini falan. Gözler hep Severus Snape’i aramıştı. Hey gidi koca Snape, bazen sokakta karşıma çıkar. Gerçekle hayal hep bir arada.

Christ Church kolej girişi,
şapkalı kapıcısıyla
Sokaktaki Severus Snape

Yeni kolejler ise farklı. Örneğin 1966’da açılan Wolfson College her daim herkese açık. Kolej, sosyal ve politik teori alanında çalışan felsefeci Isaiah Berlin tarafından kuruluyor. Mutlak eşitliğe ve özgürlüğe inanan, hiyerarşiyi reddeden Berlin’in benimsediği bu ilkeler, kolejin değerleri olarak halen geçerli. Şu anda kullanılan, bu değerlere uygun tasarlanmış ama aynı zamanda avlulu kolej yapılarının modern bir yansıması da olan Wolfson College binası 1974’te açılıyor. Eski kolejlerin kapsayıcılık açısından dönüşümü, kadın-erkek karma hâle gelebilmeleri de ancak bu tarihlerde.

Wolfson College,
Powell & Moya (1974)

Virginia Woolf 1929’da konuşma yapmak için davet edildiği bir Oxbridge kolejinde, bir kadın olarak kolejin kütüphanesine girişinin yasak olmasının tuhaflığını anlatır A Room of One’s Own’da [Kendine Ait Bir Oda]. Aynı kitapta, Shakespeare’in kızkardeşi olsaydı ve onun yaptıklarını yapmaya çalışsaydı, yazar olmak yerine başına neler gelirdi varsayımını da tartışır.6 Bloomsbury grubunun oluşmasının temelinde Woolf ve ablası ressam Vanessa Bell’in kişisel özgürlükleri için cesur adımlar atabilmesi var. Özellikle Bell’in yaratıcı enerjisiyle yarattığı ve dönüştürdüğü mekânlar, grubu bir araya getiren ana ortamlar hâline geliyor.7 1920’ler boyunca toplum normlarının dışında cinsel kimliği olan birkaç nesil Oxbridge öğrencisi de bu kapsayıcı ortamların parçası oluyor.8

Vanessa Bell, A Conversation [Sohbet],
1913-16

“Tek kelime duyulmuyor ama
oda konuşmalarla dopdolu.” 
—Virginia Woolf,
Vanessa Bell sergisi kataloğu, 1934

Oxbridge’i oluşturan Oxford ile Cambridge üniversiteleri arasında yüzyıllardır süren bir rekabet, yarış, çekememezlik var. Her iki üniversite de hâlen çok iddialı ve prestijli. İngiltere’nin şimdiye kadar göreve gelen 58 başbakanından 14’ü Cambridge, 31’i Oxford eğitimi almış. Çoğunun da geçtiği yer meşhur münazara kulüpleri; the Cambridge Union Society ve the Oxford Union Society. Bu münazara kulüplerinin işi bir tuhaf. Bir yandan olaylara, durumlara farklı açıdan bakabilmeyi, diğer yandan aslında inanmadığını savunduğun mükemmel bir yalancılık tecrübesini kazandırıyor insana. Tam politikacı işi. Benim de şimdi başbakanların Oxford diplomasına burun kıvırmam memeleketin olmayan diplomalarını düşününce fena hâlde trajikomik oldu. Zaten bu kulüpler sadece herhangi bir fikri savunmaktan ibaret değil; her fikrin ifade edilebilir, tartışılabilir ve esas olanın ifade özgürlüğü olduğunu vurguluyorlar. Bir nevi “demokrasi 101” dersi gibi bir şey.

Seçilmişler gibi mirasyedi yöneticiler de burada. Japon imparatoru ile imparatoriçesinin (“Bu zamanda imparator ne ya!” demeden edemiyor insan) resmi İngiltere ziyaretinde Oxford da vardı; çünkü ikisi de Oxford’da okumuş. Yaz başı Belçika prensesi de mezun olmuş, gene geldi kraliçeler falan. Bu asilzade kalabalığı içinde İngiliz kraliyet ailesi neden yok bilmem. Kendileri mi takılmıyor yoksa giremiyorlar mı? Ama yani koskoca kraliyet, bir torpil yapıversinler. Bodleian Kütüphanesi’ne inanırsak bu imkânsız. Girişteki panoya göre kral I. Charles, –ki krallıkla iştigal etmenin kutsal bir iş olduğunu zannetmesiyle tanınıyor– bile çok nadide eserlerin olduğu bu kütüphaneden ödünç kitap alamamış. “Çok istiyorsa gelsin burda okusun!” demişler haşmetli krala. Güzel iddia. Zaten bürokrasileri o kadar karışık ki torpil istense de yapılamıyor bile olabilir.

Oxford Bodleian Kütüphanesi’nin parçası olan Weston Kütüphanesi girişi

“Oxford kraliyeti destekleyen bir şehir
olsa da Kral I. Charles’a bile Bodleian Kütüphanesi’nden kitap ödünç alma
izni verilmedi.”

Bütün bu krallar, prensesler, asiller falan ortalıkta gezinirken, Cambridgeliler için daha elitist deniyor. Kim diyor? Oxfordlular tabii. Onların iddiası, burası daha şehir olduğu için Cambridge’den daha iyi. Zamanında üniversite yanında otomotiv endüstrisi de gelişmiş, bu da işçi sınıfını getirmiş ve kasabayı sadece bir kampüs olmaktan kurtarmış.9 Doğru galiba.

Cambridge’de hakikaten sanki sadece kampüs var. Şehri bölen nehir de dolayısıyla kampüsün orta yerinden geçiyor. Suyla üniversite binalarının, açık alanlarının ilişkisi çok güçlü. “Benim dengem bozuk, suya düşerim” şeklinde mırın kırın ederek, Cambridgeli Yelda’nın “Ama mimari tur gibi” diyerek ikna etmesiyle çıktığım punting gezisi meğer ne büyük zevkmiş. Turda bize etrafı anlatan öğrenci beğenmediği bir binayı gösterip, “Bu çirkin binayı da Oxfordlu bir mimar yapmış tabii ki” diyor. Bina hiç de çirkin değil, gayet düzgün, sadece brüt beton; mimarların sevdiği, mimar olmayanların nefret ettiği malzeme. Mimar olmayanlara sorsan her yeri parlak cilalı ahşap kaplama isterler, “sıcak” görünsün diye. Cambridge’de birkaç sene önce ahşap strüktürlü, çevre dostu olduğu iddia edilen, güzel bir cami açılmış. Yani güzeldir herhalde, ana kapı sadece erkeklere açık olduğu için içine girmedim. Eco friendly olabilir ama woman friendly değil pek, beklendiği üzere.

Cambridge Camisi’nin girilemeyen girişi, Marks Barfield Architects (2019) ve Cambridge’de nehirde punting trafiği

Oxbridge ezeli rekabetinin parçası olarak 1829’dan beri her sene yapılan kürek yarışında bu sene Cambridge kazanmış. Bu spordaki rekabet işini hiç anlamam. Mesela biri birinden hızlı koşuyorsa ne oluyor yani? Koşan için güzeldir belki de biz niye takdir ediyoruz daha hızlı olanı. Sonra vay efendim o sporcunun testesteronu yüksek, sayılmaz. E bütün olimpiyat şampiyonlarının bedenlerindeki bir şeyler yaptıkları spora daha yatkın herhalde ki sıradan insanlardan daha hızlılar, daha uzağa atlıyorlar, daha yükseğe zıplıyorlar, daha daha daha işte. Harry Potter’ın anası J.K. Rowling gibi baş trans-düşmanları hemen topa giriyor bu durumlarda. Ne alakası var, “daha”ya takıntılı olmak esas sorun.

Olimpiyat yarışlarını, dünya rekorlarını falan biraz fasa fiso bulsam da son olimpiyat açılışını parça pinçik kolaj hâliyle pek beğenenlerdenim ben. Üstelik köprüdeki son yemek tablosu ve defilesiyle yanlış düzeltme meraklılarında infial yaratması ayrıca güzel oldu. Devlet büyüklerimiz hop oturup hop kalkıyor. Merakla seyredip nefretle kınadıkları Eurovision şarkı yarışması yetmezmiş gibi, olimpiyat açılışının da kuirleri dışlamaması ne de büyük rezalet. Orlando’nun kadına dönüşmek için dünyada başka yer yokmuş gibi İstanbul’u seçmesi kadar kabul edilemez bir durum.

Halbuki olimpiyat fikrinin tek iyi tarafı kapsayıcılığı –gene herkes yoktu tabii, gene açılış geçidinde minik sandallarla dev şilepler yan yanaydı tabii ama– dünyadaki itiş kakış yaratılmış sınırların ötesindeki çeşitliliği öyle ya da böyle bir araya getirmesi. Tek değil aslında, bunun yanında tertemiz yüzlü gencecik sporcuların heyecanı, yarışırken eğlenen kaykaycılar, bir de bizim güzeller güzeli kadın voleybol takımımız var.

{fotoğraflar: İpek Yürekli}

1. “…and was rapidly acquiring the intolerence of belief… I am losing my illusions, perhaps to acquire new ones.” —Virginia Woolf, Orlando: A Biography (Vintage Books, 2004/The Hogarth Press, 1928), 111-112.

2. Virginia Woolf, age.

3. Nino Strachey, Young Bloomsbury: A New Queer History (John Murray, 2022).

4. Laurence Brockliss, The University of Oxford: A Brief History (Bodleian Library, University of Oxford, 2023).

5. David Arscott, Oxford: A Very Peculiar History (Book House, 2014).

6. Virginia Woolf, A Room of One’s Own (Macmillan Collectors Library, 2014/The Hogarth Press, 1929).

7. Jane Dunn, Virginia Woolf and Vanessa Bell: A Very Close Conspiracy (Virago, 1990).

8. Nino Strachey, Young Bloomsbury: A New Queer History (John Murray, 2022).

9. David Horan, Oxford: A Cultural and Literary History (Signal Books, 2007).

Cambridge, İpek Yürekli, kadın, kapsayıcılık, Olimpiyat Oyunları, Oxford, üniversite