Lizbon’daki Siza yapıları, hikâye anlatıcılığı, azulejo’lar ve Portekizli
üç güçlü kadın üzerine.
Ağustos akşamı Fırat kıyısında patlıcanlı kebaplarımızı yerken karşıda Birecik Kalesi ve üzerine oturduğu beyaz kayalık boylu boyunca uzanıyor bütün görkemiyle. Buraya “kaletü’l-beyza” [beyaz kale] deniyormuş zamanında.
Birecik Kalesi ve beyaz kayalardaki kuşlar
Kalenin tarihinin ta Asurlulara kadar uzandığı sanılsa da Romalılar, Franklar ve Memlukler tarafından yapılan onarımları kesin biliniyor. Franklar da ne alaka derken, haçlı seferleriyle geldiklerini öğreniyorum. Zaten Anadolu’nun çok yeri gibi buralar da tarih boyunca yol geçen hanı.
Zeugma’yı da dünyaya hâkim olmayı kafasına takan Büyük İskender’in generallerinden biri kurmuş zaten. İskender belki de hâkimiyet derdinde değildi de sadece merak etmişti başka diyarlarda ne var diye. Hepimiz etmiyor muyuz? Belki de esas amacı ordularıyla binlerce kilometre yol gidip, Fırat’ı, Dicle’yi aşıp Hindistan kapısına dayanana kadar beş altı senede Pers İmparatorluğu’nu yerle bir etmek hiç değildi. Bize kalan büstlerinde öyle vahşi ve saldırgan değil, hafif şaşkın, hülyalı, mülayim bir genç gibi göstermişler onu. Belki sadece farklı farklı yerlerde yeni şehirler kurmak istemiştir, şöyle meydanlarında sokaklarında bir kafeye oturup şarabını yudumlayacağı, oralılarla sohbet edeceği, ufkunu genişleteceği. Arada onlarca İskender kökenli ismi olan şehrin ortaya çıkma sebebi bu olmalı. İskender’in esas kafaya taktığı, dünyaya medeniyet götürmek. Yıktığı Pers İmparatorluğu ise tarihte himayesindeki halklara ve kültürlere gösterdiği hoşgörüyle tanınıyor. İran halklarının –bugünkü baskı rejimini hiç hak etmeyen– tarihten gelen ince, yumuşak bir kültürleri var. Sonra iyice karışıyor ortalık.
Ah şu Batılıların hortlayıp duran, kendilerini en medeni insan zannetme hayalleri. Söyleye söyleye yaptılar, buraları da aptal edip bıraktılar. Kendilerini medeni yaptılar diyorum, çünkü benim kendi çapımdaki medeniyet göstergemin birincisi toplumun zayıf, farklı ve tuhaf olanlara davranışı. İkincisi ise trafik. İstanbul’da ara sıra yaya geçidinde yol veren oluyor, ümitliyim ben.
İskender’in askerlerinin özellikle güzergâh boyunca medeniyet götürme azmiyle yerleşip yerel halktan kadınlarla evlendikleri, aile kurdukları biliniyor. Kendisi de yenmelere doyamadığı lll. Darius’un kızıyla evlenmiş. Ama zaten her yerde başka biriyle evleniyor sanki. En bilinen karısı ise Afganistan-Pakistan civarlarında evlendiği Roksana. “Geçit” anlamına gelen Zeugma’yı oluşturan ikiz kentler –Fırat’ın batısındaki– Seleukeia ile –Fırat’ın doğusundaki– Apamea da isimlerini şehirlerin kurucusu Makedon l. Seleukos Nikator ile onun Pers karısı Apama’dan alıyor. Zeugma kazı başkanı Kutalmış kitabında bu durumun bir göstergesini şöyle anlatmış: “Aile mezarlarında karşımıza çıkan erkek isimlerinin çoğunun Makedon ve Yunan kökenli olduğu görülüyor. Kadınlarda ise Sami kökenli isimlerin azımsanmayacak miktarda olduğu dikkat çekiyor.”*
Gençliğinden beri kazıda çalışan İbrahim, Zeugma’nın üstündeki Belkıs köyünden. Kendisini uzaktan gören herkes büyük büyük büyük büyük büyük dedesinin Makedon olduğunu hemen anlar. Makedonya nere Nizip nere? Ayrıca Orta Asya da nere tabii. Her yönden gelip geçen göçler bir yana Fırat güzergâhı her daim ticaret için kullanılmış olmalı. Nerden baksak on binlerce yıllık geçmişi var bölgenin.
Fırat, üstündeki tarih yüküyle ve sürekli değişen kesitteki topoğrafyasının bütün azametiyle uzanıyor. Kelaynaklar bu kadim nehrin eski ziyaretçilerinden. Birecik Kelaynak Üretme İstasyonu’nun önündeyiz. Akşam saati istasyon kapanmış, kuşlar dinlenmede. O sırada bir araba son sürat gelip çığlık çığlığa fren yapıyor yanımızda. İçinden çıkan aile kelaynaklarla yakınlaşma konusunda azimli. “Kayseri’den geldik, bir güzellik yapıp bizim için açarsınız artık” diyerek memleket insanı özeti sunuyorlar. Kelaynakçı Mustafa, çocukken babaannesinin kelaynaklar için “kutsal kuşlar” dediğini, “Aman elleşmeyin” diye onları uyardığını anlatıyor. “Bunlar Mısır-Fırat arası yüzyıllardır çalışan kuşlar” diyor, “çekirge, böcek, fare, her şeyi yerler. Organik tarım için çalışırlar.” Kelaynakların neslinin tükenme tehlikesini yaratan da büyük ölçüde kimyasal tarım ilaçları olmuş. Bugün Birecik’teki merkezde kırk küsur senedir süren koruma çalışmalarıyla yerleşik olarak nüfusları artmış olsa da bölgeye gelen göçebe kelaynakların nesli artık tamamen tükenmiş. Göçebe kuşların ekoloji için önemini düşündüğümüzde büyük kayıp bu tabii. Ama nasıl olacaksa, yarı yabanıl olanların da zamanla yeniden göçer hâline getirilebileceğinden bahsediliyor.
Zeugma’da Mousa’lar evinin duvarlarına çizilen kuşlardan bazıları kelaynak gibi gelmişti bana. Bazı çiçekleri de taze Antep fıstığına benzettim. Yoksa zeytin mi o? Buralar dağ taş zeytin ve fıstık. Fıstık mevsimi gelince fıstıkçılar geceleri tarlalarına çadır kurup silahla nöbet tutmaya başlıyormuş, hırsızlar bir gece ansızın gelip toplayıp, çalıp kaçmasınlar diye. Ne de olsa kazıdan fıstığa, çaydan insana çok zengin bir kaçakçılık spektrumu var bölgenin.
Dönüşte uçak rötar yapınca, Gaziantep havaalanındaki fıstık alışverişimi de bitirince, havaalanında kurulmuş sergiye daldım. Gaziantep’in hain düşmanlardan kurtuluşunu anlatan bir kahramanlık sergisiydi sanırım. Bizim neden böyle bitmeyen bir kurtuluş takıntımız var acaba? Bir türlü kurtulamadığımızdan mı? Yoksa içten içe bir vicdan azabı mı var, bir kalemde vazgeçiverdiğimiz kültürler için, aman kurtulduk hehehe diye seviniyor taklidi mi yapıyoruz teselli niyetine? Mesela mutfağıyla, mimarisiyle Ermeni kimliği olan Ayıntab’tan dönüşmüş Gaziantep’te Ermeni kültürünü anlatan bir müze var mı acaba? Bulamadım.
Halbuki bölgede inanılmaz müzeler var. Bilim şehri olduğunu iddia eden, şu anda bu konuya biraz şüpheyle yaklaştığım Urfa’nın dev Arkeoloji Müzesi’nin koleksiyonu insanlık tarihinde baş döndürücü bir gezi sunuyor. Burada Göbeklitepe benzeri, neolitik öncesi insanlarının bir araya geldiği yerlerin izlerini görüyorum. Karahantepe bunlardan biri. Göğe uzanan fallik taşlarıyla biraz terbiyesiz ama çok etkileyici bir yermiş belli ki. Zaten Göbeklitepe’nin ziyaretçi merkezindeki simülasyon gösterisi insanı iyice büyüleyip havaya sokuyor. Bu gösteri mekânla beraber seyirciyi de içine almasıyla yer yer ürkütücü, nefes kesici bir canlandırma olmuş. Ama beni en çok heyecanlandıran, ziyaretçi merkezinin katman katman okunan toprak duvarları oldu. Mimar Aydan Volkan, tasarımlarındaki ipucunun Göbeklitepe haritasından çıktığını anlatıyor. Mimarlık adına çok sevindirici bu bina. Bölgenin kireçli açık renk toprağıyla yumuşak topoğrafyası içindeki duruşuna bayıldım. Ama Kültür Bakanlığı’nın bu tip yerlerde satışa sunduğu nesneler için ciddi danışmanlara ihtiyacı var. Yani bence değil ama bakanlıkça öyle gözüküyor; esas amaç turizm geliri ise, bari hakkını vermeli.
Gaziantep Büyükşehir Belediyesi, bu sene sanal dünya olayına “Metaverse şehir görsün” hashtag’iyle girerek bu yeni dünyada da iddialı olacaklarını gösteriyor. Göbeklitepe canlandırması gibi bir başka sanal ortam mucizesini de Zeugma’da görüyoruz zaten. Evlerin bulundukları yerde, aynı açıdan yüzlerce yıl önceki durumlarının simülasyonlarına ulaşma imkânı, bambaşka bir deneyim sunuyor bize. Zeugma kazı ekibinin birkaç senedir süren ve yeni sunulan muazzam çalışmasını mutlaka yerinde görmek lazım. Arkeolojinin zamanlar arası bütünleşmesini çok çarpıcı şekilde kurgulamışlar.
Mart ayında Zeugma, önde yapraksız fıstık ağacı, arkada Danae ve Dyonisos villaları koruma binası, Atölye Mimarlık (2010)
Ben ordayken Zeugma’da kazı evinin bulaşık makinesi bozuldu. Kazı başkanında bir hüzün. Çünkü kazıyı yukarıda bahsettiğim bütünleşme bağlamında her noktasıyla organize etmek; bilimsel araştırmaları yapmak, yayımlamak, tartışma ortamı yaratmak, çıkanları korumak; kazı evini kurmak, yaşatmak; kazı ekibinin üretkenliğini, işbirliğini sağlamak; maazallah kavga dövüşe, fitne fücura, bunalıma, 50 derece sıcaklıkta telef olmaya engel olmak; kazı alanında güvenliği sağlamak, gelen misafirleri ağırlayıp hoş tutmak, her türlü insana dert anlatmak, getir götüre koşmak; açık kalan ışıkları ve klimaları kapatmak, dizi seyredip interneti bitirmeyin lütfen diye yalvarmak, sürekli kesilen elektrik için uğraşmak; yeni yeni projeler üretmek, bakanlığa ve kamuoyuna hesap vermek ve bir de bütün bunların yapılabilmesi için maddi kaynak yaratmak, evet düpedüz yoktan var etmek, bayağı bildiğin mucize yapmak… kısaca kazının her şeyi gibi, bulaşık makinesi de onun sorumluluğu. Para kısıtlı. Olsa kazı alanında çok elzem olan ikinci internet kutusunu alacaklar, ama zor. Meğer ucuz deterjanın çok köpürmesiymiş makinenin derdi, tamire gitmeden çözüldü. Kazı başkanının zihnine eklenen yeni sorun maddesi bir müddet yok oldu böylece, kaldı diğer bin bir mesele. Ama bir de deterjan kontrolü eklendi galiba.
Mutfaktan sorumlu Özgür Hanım da rahatladı. Kendisi her gün enfes yemekler çıkarttığı yetmezmiş gibi yemek sonrası fallara da bakıyor. Benimkinde kelaynaklar haber getiriyor. Öğlen karnıyarık var bugün. Buranın patlıcanı bir başka lezzetli. Lezzet şöleninde birinciliği o aldı. Sonra tabii künefe var ama onu üçüncülüğe düşürdüm. Araya pirpirim salatasını koydum. Bildiğin semizotunun miniği. Pirpirim kelimesi Ermeniceden geliyormuş. Aa ne ayıp, gelmiyordur canım, daha neler. Bir de ilkbahar başında yediğimiz soğan kebabı vardı ki, o da öyle böyle değil. “Şimdi mevsimidir, çok şanslısınız” demişlerdi. Şanslıyız gerçekten; soğan gibi katman katman tarihimiz, onu öğrenelim diye paraya pula bakmadan iyi bir şeyler olsun diye uğraşıp duran insanlarımız var hâlâ.
Kuruş hesabı yapılan kazı evinden hunharca para saçılan tatil yörelerine doğru yol alırken aklımın bir köşesinde memleketçe şansımızı nasıl zorlayıp durduğumuz ve ama diğer köşelerinde Fırat büyüsü, Zeugma’nın evleri, organik tarımcı kelaynaklar ile havaalanı sergisinde resimlerini gördüğüm genç cumhuriyetin kutlandığı o güzelim naif törenler var.
{aksi belirtilmedikçe fotoğraflar: İpek Yürekli}* Zeugma - İki Dünya Arasında: Yaşamdan Ebediyete Zeugma’da Evler ve Mezarlar, ed. Kutalmış Görkay, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2020.