Kozma ve Aleksandra: Langa Bereketi

Bir Yerin İzinde Pek Çok Yer1 isimli macera romanını tavsiye ederim. Kahramanlarımız iki genç dedektif, İstanbul kazan Almanya kepçe, arada Bulgaristan, ipuçlarının peşinde dev bir bozyapı tamamlamaya çalışıyorlar. Çok kültürlü bir ailenin hikâyesi bu. Yok yok, tohum tohum, yaprak yaprak işlenmiş bir kayıp bahçenin hikâyesi. Aslında iktidarların çekiştirmeden duramadığı üniversitelerdeki bilim insanlarının başına gelenlerin hikâyesi. Sürgünler, göçler hikâyesi. Anadolu florasının hikâyesi. Ah o iflah olmaz toplayıcıların hikâyesi. Akademinin iç içe geçmiş heyecan verici ve bayık yönlerinin hikâyesi. Şehrin birindeki botanik bahçesinin bir üniversiteden alınıp bir müftülüğe devredilmesi tuhaflığının hikâyesi.

Depo’da Unutma Bahçesi sergisi,
Dilşad Aladağ ve Eda Aslan

Kitabın ana ve artık ulaşılamayan mekânı unutma bahçesi, nam-ı diğer Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi’nin kurucuları, 1933 üniversite reformu sırasında Türkiye’ye davet edilen, kendi memleketlerinde iktidar kurbanı olmuş Alman profesörler. Büyük bir fırsatın değerlendirildiği ve cumhuriyet nesillerinin önünü açan bu reform, Türk üniversitelerinin çoğunun “kürsü sistemli ve otoriter hoca merkezli” Alman öğretim sistemine uygun kurulmasına sebep oluyor.2 İnsan başlangıçta bu hiyerarşik yapı yerine daha demokratik bir yapı olsaydı ne olurdu diye merak ediyor tabii. Ya da çok da etmiyor, sonuçta iktidarların rahat bırakmadığı üniversitelerimizde dönüp dolaşıp gene aynı cehalet kayasına tosluyoruz. Atanmış rektör arkadaşı kontenjanından üniversiteye hasbelkader danışman olmuş biri pespaye üslubuyla bütün akademisyenleri istifaya davet edebiliyor. İşin tuhafı, haklı olduğuna da inanıyor. Cahil olmaktan rahatı yok.

Karaköy sahilinden bakıldığında tarihi yarımadada bir yeşil vaha olan botanik bahçesinin hikâyesini herkes öğrenmeli. Doğma büyüme İstanbullu olarak anılarımda botanik bahçesi yer almıyor, ne yazık. Ama yeşil namına kırmızı balıklı havuzlarıyla saray bahçeleri, uçurtma uçurmaya gidilen bomboş boğaz tepeleri, bir iki harika park var. Gülhane Parkı bunlardan biri. Şebnem İşigüzel’in başyapıtı Ağaçtaki Kız’da3 tepesinde dolaştığı bu kadim bahçeyi dev ağaçların gölgesinde kafeslerin içindeki zavallı aslan ve ayılarla hatırlıyorum. Aslında ayıların hayvanat bahçesinde olmasına gerek yok, çünkü biz çocukken ayılar sokakta da dolaştırılır ve “oynatılır”dı. Hayvan haklarından nasibini almamış bir şehrin çocukları olarak bizim için bile çok üzücü bir yerdi hayvanat bahçesi. Esas bizden sorulan Maçka Parkı’ydı tabii. Prost’un 2 numarası, çocukluğumun muhteşem oyun mobilyalı ve –şimdi Barbaros Bulvarı trafiğini seyretmeye mahkûm edilmiş– Yahya Kemal heykelli Maçka Parkı, bugünün Instagram yıldızı olmuş durumda. Eski resimlerdeki park oyun yerleri ise hatırladığım kadar güzelmiş.

60’ların sonu ve 70’lerin başı
Maçka Parkı hatıraları,
döneme göre değişen kıyafetler
ve oyun yerleri

İstanbul yeşilinin diğer önemli parçalarından ikisi mezarlıklar ve bostanlar olmuş yakın zamana kadar. Hem mezarlıklar hem de kentsel tarımın anası bostanlar önemli rekreasyon alanları olarak kullanılmış İstanbullular tarafından. Şehir hayatının parçası hâline gelen bu yeşili yaşar kılanlar da esas olarak –“herkesi gören ama isterse görünen”–4 mezarcılar ve bostancılar. Osman Cemal Kaygılı, 30’larda yazdığı yazıda bize Langa bostancılarından Kozma ile karısı Aleksandra’yı takdim ediyor:

Barba Kozma’yı size takdim ederim. Cellatçeşmesi’nde tramvay caddesindeki bahçenin sahibidir. Fakat pek titizdir. Bahçesine destursuz girene fena kızar, işinin öyle erbabıdır ki bahçıvanlık ortadan kaybolsa o yeniden çıkarır.

Barba Kozma’nın bilhassa aşçılığı pek meşhurdur. Mesela asma kabağına kayısı aşılar, kendine göre yarı sebze, yarı meyve acayip bir nesne meydana getirir.

Karısı Aleksandra da hezarfen bir kadındır; kendi bahçesinden kopardığı hıyarlarla karanfilli bir komposto yapar ki bütün o civarda oturanlar bayılır.5

Nişanyan, Langa isminin büyük ihtimalle Bulgarca veya Rusça gibi bir Slav dilinden gelme olduğunu, her iki dilde de vlaga’nın [влáга] “sulu, nemli, ıslak” anlamına geldiğini söylüyor. Malum bu bostanlar suyuyla da meşhur, Lykos deresinin alüvyonlarının bereketini taşıyorlar. Bulgar asıllı beşinci kuşak İstanbullu olan 1944 doğumlu Georgi P. Kostandov, İstanbullu Bulgarları anlattığı kitabında Langa’da bahçesi olan akrabaları İliya Usta ile Vasil Usta’nın bostanının ne kadar bakımlı, düzenli, su kullanımının ne kadar özenli, ürünlerin ne kadar mis kokulu ve lezzetli olduğundan bahsediyor.

Cemaatimizin mesleğinde usta bahçıvanları, bir zamanlar, Langa’daki sebze bahçelerinde bütün İstanbul’da nam salmış, ipeksi bir narinliğe sahip, sırık cinsi domatesin, Langa patentli salatalığın ve sivri biberin en nadidesini yetiştirirlerdi… Akşamları gün batmadan önce, ıslanmış bahçe toprağının çok değişik, çok hoş bir kokusu vardır. Mayıs ayından itibaren bu kokuya nefis bir taze soğan, taze domates ve taze salatalık kokusu eklenirdi.6

Kozma ile Aleksandra çiftinin inovatif gastronomik tarım denemelerini yaptığı Langa bostanı arazisinde şu anda bilumum sanayi, kargo, otopark, hatta otogar alanları yer alıyor. Elit Kargo yanındaki merkez et lokantasının duvarında “Aleksandra ve Kozma’nın Yeri - 1930’dan beri” tabelasını görür gibi oluyorum. Otobüslerin, kamyonların motor yağı akıttığı beton döşemenin yerinde kendi yetiştirdikleri taze meyve sebzelerin olduğu mis kokulu bahçeler uzanıyor. Nakliyeciler arasından geçip çıktığımız ara sokaktaki –gerçekten– gezen tavuklarla sur duvarı önünde yere çömelmiş, kazanlarla midye dolduran kadınlar da bu gurme bahçelerinin parçası olsa gerek. Bu alanın en az dört-beş yüzyıldır bostan olduğu biliniyor,7 bostan kalmalıymış burası. En azından yeşil kalsaymış.

Önde gezen tavuklar,
arkada midye dolduranlar
ve Merkez Et Lokantası

Tarihi olan ama tarihi sayılmayan, içinden Theodosius limanının kara yönündeki surlarının geçtiği, Yenikapı kazılarında neolitik döneme kadar medeniyet katmanlarının ortaya serildiği Langa bostanları, Osmanlı hatta Bizans gravürlerinde hep yeşil. Eski hava fotoğraflarına baktığımızda bostanın bütününü 1966’da görebiliyoruz. Sonra zaman içinde üzerine parça parça beton dökülüp talan ediliyor. 1982’ye kadar birkaç darbeye rağmen büyük ölçüde korunmuş gibi. 2006’da ise bir sene öncesine kadar kalabilen son parçası da otogara dönüştürülmüş. İstanbul surlarıyla iç içe geçmiş bostanlardan kaç yüzyıllık Langa bostanı 30-40 senede böyle tamamen yok ediliyor. Bu sırada 90’larda bir yandan da İstanbul’un büyük sur restorasyonu başlıyor. Tarih de biraz seçmece yani, Suna Kafadar’ın dediği gibi;

Taşlar tarihti ama yüzyıllardır o taşlarla iç içe, o taşları koruyarak ve şehri besleyerek, onlardan çok daha uzun süredir türlü canlının varlığıyla mevcudiyetini sürdüren bostanlar tarih değildi.8

Langa bostanı 1966 ve 1982
hava fotoğrafları,
kaynak: İBB şehir haritası ve Google Earth
Langa bostanı 2005 ve 2006
hava fotoğrafları,
kaynak: İBB şehir haritası ve Google Earth

Tarih biliminin gerçekle ilişkisi buralarda her zaman tartışmaya açık olmuştur. Alman profesörlerin gelişini sağlayan 1933 üniversite reformunu başlatan kıvılcımlardan biri, Darülfünun’un, genç cumhuriyetin ortaya attığı “tarihteki ilk medeniyetlerin Türkler tarafından kurulduğu, ilk dillerin Türkçeden geldiği” gibi uyduruk tezlere şüpheyle bakması olarak görülüyor.9 Anlaşılan, memlekette iktidarlar ile üniversiteler arasındaki itiş kakış 1932 yılındaki 1. Tarih Kongresi’nde başlamış. Ne de olsa tarih dediğimiz açık uçlu beşeri, üstelik tanıklığa dayalı bir bilim dalı.

Beni şahitliğe çağırsalar hapı yuttuğumun resmidir. Sokakta bir adamın bıçak çektiğini göz önüne getirin. Ben bıçağı görmem de, bıçağı çekenin kaşlarına takılırım... münasebetli münasebetsiz bir şey görürüm.10

Al benden de o kadar. Sait Faik gibi benim de olan biteni olduğu bittiği gibi hatırlayıp tanıklık etmem asla mümkün değil. Ya tarihe tanıklık edenler de benim gibi şaşkınsa? Bizans tarihçisi Procopius’un üslubuna bakıp sözüne güvenilmez olduğuna hükmetmek zor değil mesela. Tarihi sadece kaydedenlerden de dinlememeli tabii.

Bu ara okuduğum kitap,11 nesneler üzerinden dünya tarihini anlatıyor. İnsanlığın varoluşundan itibaren zamandan zamana, yerden yere, medeniyetten medeniyete atlayarak. Satır aralarında hep medeniyetleri kimin kurduğunu, kimin sürdürdüğünü soruyor; askerler mi, düşünürler mi, politikacılar mı, yoksa her medeniyetin olmazsa olmazı gönüllü gönülsüz çalışanları mı? Bir şehri kim kuruyor; o şehirde yaşayanlar mı, yönetenler mi, tasarlayanlar mı? Sistemi kim işler, sürdürülebilir hâle getiriyor? Peru Paracas’ta bulunan milattan önce 200’lerden kalmış mumyanın ait olduğu itibarlı şahsiyet mi daha önemli, yoksa binlerce yıl önce onun ölü bedeninin sarıldığı 30 metrelik kumaşı dokuyup ince ince işleyenler mi? Kim tarihin sürekliliğine daha çok katkı sağlıyor? Namı yürüyenler mi, ismi unutulmuş sıradan insanlar mı?

Bulunduğu iklimin kuruluğu sayesinde günümüze kalabilmiş
Paracas dokumalarında işlenmiş desenlerden örnekler,
MÖ 300-200 (soldan sağa: 1, 2, 3)

Ben bunları düşünürken sokağımızda kıyamet kopuyor. İSKİ sokağımızı boylu boyunca kazdı. Yeni kanalizasyon boruları döşüyorlar. Çıkan eski çürümüş metal boruları, ki gerçekten feci hâldeymişler, çıkarttılar. Kepçeyle bir ucunu üstüne çıkıp ezerek diğer ucunu kepçenin dişine takıp çekiştirerek eski boruları parçaladılar. Yaratıcı bir kepçe kullanımı. Ertesi günler gelen olmadı, Japon asıllı kepçenin Türk yaratıcılığına dayanamayan ucu kırılmış. Köpek gezdiren uykulu ve pijamalı Cihangir gençleri açılan çukurun yanındaki toprak yığınlarını köpek tuvaleti zannedip çok sevindi. Kediler ise çukurun dibine gözlerini dikip hayatın anlamını çözmeye devam ediyor, binlerce yıldır yaptıkları gibi.

Sokakta bir küçük İSKİ operasyonu

Sonra ustalar geri geldi. Gece gündüz çalışıp, yamuk yumuk da olsa, yanlışlıkla iki doğalgaz bir su borusu delerek bayrama yetiştirdiler sokağı. Çöp atmaya indiğimde ustalardan biri elime telefonunu tutuşturdu, “Şunu biraz şarj edebilir misiniz?” diye sordu. Ederim tabii ayıp ettin. İşin bir ucundan tutmak lazım. Sıradan insanlar olarak beraber tarih yazıyoruz şurada, kolay değil.

Kırık kepçe ucu ile eğri takılmış rögar kapağı yüzyıllar sonra bizim hakkımızda gerçekleri söyleyecek mi acaba? Bulmacayı tamamlamak için gereken ipuçları belki de onlar olur.

{fotoğraflar aksi belirtilmedikçe: İpek Yürekli}

1. Dilşad Aladağ, Eda Aslan, Bir Yerin İzinde Pek Çok Yer, (İstanbul: Manifold, 2021).

2. Necati İnceoğlu, 1933; Bir Yılın Hikâyesi (İstanbul: Yitik Ülke Yayınları, 2020).

3. Şebnem İşigüzel, Ağaçtaki Kız (İstanbul: Can Yayınları, 2018).

4. Mine Söğüt, Kırmızı Zaman (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2004).

5. Osman Cemal Kaygılı, İstanbul Köşe Bucak (İstanbul: Can Yayınları, 1931/2019).

6. Georgi P. Kostandov, İstanbullu Bulgarlar ve Eski İstanbul (İstanbul: Kronik Kitap, 2018).

7. Nisa Semiz, İstanbul Haliç ve Marmara Surları, Belgeleme Çalışmaları, Tarihi ve Peyzaj Değerlerinin Korunmasına Yönelik Öneriler, Doktora Tezi, İTÜ, 2015.

8. Suna Kafadar, “Şehirle Kır Arasında Bir Yerde: Yedikule Bostanlarından Öğrenebileceklerimiz”, beyond.istanbul: “İstanbul Yollarında Kentsel Politik Ekoloji”, 04-2019.

9. İnceoğlu, age.

10. Sait Faik Abasıyanık, Kafa ve Şişe, Alemdağ’da Var Bir Yılan (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1954/2020).

11. Neil MacGregor, History of the World in 100 Objects (Penguin Books, 2012).

Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi, bahçe, Bir Yerin İzinde Pek Çok Yer, bostan, İpek Yürekli, kent, Langa, şehir, tarih, tarihyazımı