Arabın İntikamı

Ah Efendim, sakının kıskançlıktan!
Kıskançlık, etiyle beslendiği avla oynayan
Yeşil gözlü bir canavardır…1

O, beware, my lord, of jealousy;
It is the green-eyed monster which doth mock
The meat it feeds on…

“Yeşil gözlü canavar”ın insana neler ettiğini görmüş olduk. Bilmez miyiz, öfkeyle kalkan zararla oturur. Sadece canavar olarak tanımlanan kıskançlık mı? Irkçılık, yalan, iftira, entrika, her türlü kötülük var sahnede. Bütün çelişkileri, duyguları ve zaaflarıyla insanlar var. Bayağı heyecan yapıyor insan seyrederken. Oyun William Shakespeare’in Othello’su. Bizde zamanında, 1912’de Mihran Boyacıyan tarafından çok isabetli bir isimle Arabın İntikamı olarak tercüme edilmiş. 1930’lar 40’larda Arabın İntikamı Anadolu’da çok sükse yapmış. Bizans çocuklarıyız, entrika severiz ne de olsa.

Othello, Royal Shakespeare Company, Stratford-upon-Avon, 2014

Seyrettiğimiz Othello, Royal Shakespeare Company yönetmenlerinin iddiasıyla “dünyada en iyi Shakespeare oynanabilen” sahnedeydi. Stratford-upon-Avon’daki bu salonun bulunduğu binanın orjinal hâli 1932’de mimar Elisabeth Scott’un tasarımıyla yapılmış. Yakın zamanda mimarlar Denise ve Rab Bennetts tarafından yenilenmiş hâli ise 2010’da açılmış. Scott binasının art deco özellikleri ile Bennetts Associates’in modern ekleri bir arada nehir kıyısında ikonik bir kamusal bina yaratıyor. Salonun en önemli özelliği sahneyi üç taraftan sarması ve bin kişilik seyirci içinde en uzaktakilerin, ki bu galiba bizdik, sahneyle arasındaki mesafenin on beş metreye indirilmiş olması. Zaten Shakespeare’in Hamlet’i de oyun içinde oyun sergileyen tiyatroculara öğüt verirken oyuncunun seyirciye daha yakın durmasını önemser; “biz ve onlar” ilişkisinin “sen ve ben” ilişkisine dönmesinden [moving from ‘us and them’ to ‘you and I’] bahseder.

Royal Shakespeare Company,
Stratford-upon-Avon,
Elisabeth Scott, 1932
Royal Shakespeare Company,
Stratford-upon-Avon,
Denise ve Rab Bennets, 2010
Bennetts Associates mimarları RSC’nin
çok gurur duyduğu salonun
maketiyle çalışırken

Othello’da kostümler dönemini yansıtırken dekor tamamen soyut; bütün farklı mekânlar ile zamanlar, ışık ve yarı transparan perdelerle anlatılıyor. Bu dekorsuzluk 16. yüzyılda da böyleymiş, kostümler ise oyunun geçtiği zaman ne olursa olsun Elizabeth dönemi kostümüymüş. “Sahnenin çıplaklığına karşın kostümlerin gösterişli olduğunu” söyleyen İngiliz edebiyatı uzmanı Mina Urgan,2 Shakespeare tiyatrosunda şartlar sebebiyle görsel ol(a)mayanların ister istemez sözle ifade edildiğini ve sahne sadeliğinin sözlerin derinleşmesine, şiirselleşmesine yaradığını söylüyor. Bence bu soyut görsellik oyunun zamansızlaşmasına ve bütünlüğüne de katkı sağlıyor. 90’lar İstanbul’unda tiyatrodaki ve daha sonra sinemadaki hikâye anlatıcılığına taptaze bir boyut getirenlerden biri olan sanat yönetmeni Naz Erayda “Oyuncunun mekân, mekânın tekst, tekstin ses, sesin ışık, ışığın giysi, giysinin oyuncu olduğu bir tiyatro diline inanıyorum” derken bu bütünlüğe vurgu yapıyor.3

Benim uzun süre devam eden tiyatro korkumun kaynağı, “gibi yapan ama yapamayan” dekor patlamalı oyunlar olabilir. Kaçınılmaz yapaylığın ve daha önemlisi her daim istenen yabancılaşmanın dozu, çekilmez bir kâbus ile insanın içine işleyen bir rüya arasında ince bir çizgi yaratabiliyor bende. Hepsi bir yana en etkilisi kullanılan dil. İnsanın anadilinde olmayan bir oyunu seyretmesi o yüzden büyük rahatlık. En azından çok hâkim olamadığım bir dilin yapaylaşması, konuşma dilinden uzaklaşması, aşina olmadığım kelimeler tüylerimi diken diken etmiyor. Söze takılmayıp hikâyeye odaklanmak daha kolay, dolayısıyla ikna olmak da. Ben pandemi sonrası tiyatronun yaralarını sarmak için çekilen, 85 yaşındaki Ian McKellen’in Hamlet’i oynadığı filme bile inanmıştım. O, şimdiki zamanda, tiyatronun tuvaletinden soyunma odasına kadar her yerinde çekilen, gündelik kıyafetlerle oynanan, yaşların, cinsiyetlerin karman çorman edildiği hâliyle gayet ikna ediciydi.

Shakespeare tiyatrosunda kostümlerin abartılı gösterişli olmasının bir sebebi kadın rollerinin erkek çocuklar tarafından oynanması olabilir. O dönemler kadınlar kraliçe olabiliyor ama sahneye çıkamıyorlar çünkü. Bütün dünyada kadın rollerine uzun süre genç erkek oyuncular çıkıyor. Hatta günümüz drag kültürünün gösteri dünyasının önemli bir parçası olmasının temeli bu uygulamaya dayandırılıyor. En nihayetinde 17. yüzyılda İngiltere kralı kadın oyunculara izin veriyor. Sebebi erkek çocukların kadın rollerine çıkmasının, kadın oyuncuların kadın rollerine çıkmasından bile daha ahlaksız olduğuna karar vermesi.

2. Dünya Savaşı sırasında tiyatro yapan İngiliz (erkek) askerlerin kadın kılığına girmiş hâllerinin fotoğrafları uzun süre sonra yayınlanabilmiş. Kahraman İngiliz askerinin imajını bozmamak için resimlerin yayınlanması ordu tarafından yasaklanmış. Özellikle bir acil durum çağrısıyla silah başına koşan askerlerin fırfırlı elbiseli fotoğrafları, silahların sertliğiyle kıyafetlerin yumuşaklığının bir aradalığı çok çarpıcı. Bu resimlerde asıl utanç verici olan, kadın kıyafetleri değil genç insanların savaşmak zorunda olmaları. Savaşta esir düşen İngiliz askerler morallerini sağlam tutmak için Nazi kamplarında bile kılık değiştirip tiyatro yapmaya devam ediyor. Kurt Vonnegut savaşın dehşetini iliklerimize kadar hissettirdiği Mezbaha Beş [Slaughterhouse-Five] adlı kitabında “Almanlara esir düşmüş İngilizlerin esir kampında nasıl sanki her şey normalmiş gibi yaşadıklarını, kampın sefaletinin ortasında kendilerine izole bir ortam yaratarak, beş çayından tiyatroya kadar keyif verici hiçbir faaliyetten feragat etmeyerek medeni bir dünya kurduklarını sarkastik bir dille anlatır.”

2. Dünya Savaşı sırasında cephedeki İngiliz askerleri, fotoğraf: John Topham, 1940

İngiltere’de bir de erkeklerin kadın, kadınların erkek kılığına çıktığı, her türlü abartının yer aldığı, şarkılı, danslı, seyirciyle haşır neşir pantolar var. Panto, pantomime’in kısaltılmışı ve bu kelime Yunanca panto (her şey) ve mimos (oyuncu) kelimelerinin birleşiminden, “her şeyi yapan oyuncu”dan geliyor. Noel ve yılbaşı dönemlerinde çoğalan panto gösterilerinde bilinen hikâyeler, belli kahramanlar yer alıyor. Bizdeki ortaoyununa benziyor sanırım. Her iki tür için de İtalyanların commedia dell’arte’si kaynak gösteriliyor. Pantomime bizim bildiğimiz sessiz olan pandomim için de kullanılıyor. Ama panto aksine çok patırtılı gürültülü. Üstelik seyircinin de bu patırtıya katkısı isteniyor. Ay, seyirci olarak en korktuğum; interaktif tiyatro türü!

16. yüzyılda İngiltere’de yaşasam hiç Shakespeare tiyatrosuna gidemezmişim herhalde. Bir kargaşadır gidermiş tiyatrolarda. Ortada oyuncular, çepeçevre etraflarında bağıran çağıran, avaz avaz ağlayıp gülen, beğenmediğini yuhalayan, fındık fıstık atan, beğendiğini bağırışlarla destekleyen, herşeye yorum yapan deşarj olmaya gelmiş bir ahali. Sinemada yanındakinin filmle ilgili konuşup durması gibi illet bir şey. Stratford-upon-Avon’daki Royal Shakespeare Company salonlarında da seyirci tribünleri sahneyi sarmalıyor.

Stratford-upon-Avon, Shakespeare’in memleketi, yani karısını yeni doğan çocuklarıyla baş başa bırakıp kaçtığı Londra’ya gitmeden önce ve sonra da dönüp ölene kadar yaşadığı yer, Elizabeth dönemi binalarını koruyan çok tatlı bir köy. Shakespeare’e toz kondurmayan Mina Urgan’a kalırsa Shakespeare ailesini terk etmemiş de olabilirmiş. Ona yakıştıramıyor bu egoistliği. Hatta orda burda yapılmış Shakespeare resimlerini de beğenmiyor. “O kadar ince ruhlu bir adam böyle kel kafalı ablak suratlı olamazdı” diyor.4 Ciddi incelemelerde araya karışmış böyle büyük büyük isimlere, konulara insanca yaklaşan kişisel yorumları hep çok sevmişimdir. Benim Shakespeare’in egoistliğinden pek şüphem yok, görünüşü için de annemin bana dediği gibi “Mühim olan iç güzelliğidir” demek istiyorum. Şüphelenmeli miyim acaba annemin bu tekrarlayıp durduğu yorumundan.

Elizabeth devri derken 1558-1603 yılları arasındaki dönemden bahsediyoruz. Yani etrafta gördüklerimiz birkaç yüzyıllık binalar oluyor. Hani bizim sivil mimarimiz ahşap olduğu için bugünlere kadar gelememişti. Bunlar pek güzel ev olarak kalmış işte. Hem de cumbaları, ahşap süslemeleri, köşe bucak detaylarıyla. Çok esrarengiz.

Startford-upon-Avon’un birkaç yüzyıllık ahşap evleri, 2024

Bu köye ilk gidişim ve ilk RSC tiyatrosu seyredişim,5 tiyatronun öteki yerinde oldu, ismiyle müsemma The Other Place’te. O sefer seyrettiğimiz oyuna göre insanlar nereli olduklarından bağımsız, ikiye ayrılıyor, bir yer-li olanlar ile latte ve laptop bağımlısı olan yer-sizler. Sonunda herkes yersiz oluyor muydu hatırlamıyorum ama güncel bir konuydu diyebiliriz. Çift katmanlı ve hareketli ekranlar sayesinde, yakın tarihin politik olayları ve kişileri de olaya katılıyor. İnip kalkan dev ekranlar dışında dekor neredeyse yok gibi. Seyirciler klasik salonlardan farklı şekilde sahnenin uzun iki yanında birbirine dönük oturuyor.

The New Real, The Other Place,
Stratford-upon-Avon,
fotoğraf: Ikin Yum, 2024

The Other Place 1970’lerin başından beri Royal Shakespeare Company’nin öteki oyunlar yeri. Her şey Buzz Goodbody isimli, kısacık ömrüne tiyatro efsanesi olmasını sağlayan bütün o yenilikçi işleri sığdırmış feminist ve komünist bir kadının başının altından çıkıyor. Tiyatronun yenilenmesi ve herkese ulaşabilir olması gerektiğini savunan Goodbody bu amaçla RSC’nin ucuz biletli deneysel oyunlar sahneye koyabileceği The Other Place’i kurmayı başarıyor. Metal barakadan bozma bu konforsuz tiyatro, gençler, öğrenciler, işçiler gibi birçokları için öteki değil esas yer oluyor uzun süre. Goodbody’nin kendi yönetmenlik tecrübeleri arasında aktörleri palto, kot pantolon ve atletle oynattığı Hamlet de var, ki onun bu yorumu, yarattığı atmosferle eserin ruhuna en uygun yorumlardan biri kabul edilmiş.

Buzz Goodbody, fotoğraf: Michael Ward, 1970’lerin başı

1973’te açılan The Other Place birkaç senelik boşluk dışında 2005’e kadar kullanılıyor. 2005’te renovasyona giren esas sahnenin yerine geçici bir tiyatro kuruluyor buraya. Mimar Ian Ritchie’nin projesi olan bu geçici tiyatronun bulunduğu korten kaplama bina 2010’a kadar büyük oyunlara ev sahipliği yapıyor. Esas salon açılınca burası da prova, depo yerleriyle yeniden tiyatronun öteki yer salonuna dönüştürülüyor. Oyuna göre bambaşka hâllere gelebilen esnek bir sahne ve seyirci düzeni var. RSC tarafından “hem oyuncu olan hem ciddi olan deneyler yeri”, olarak tanımlanıyor burası. Binanın ismi de tabii ki Shakespeare’den geliyor; Hamlet oyununda cehennem anlamında kullanılmış.

Claudius, Polonius’un nerede olduğunu ikinci kere sorunca Hamlet amcasına açıkça hakaret eder:
—Cennette; oraya birini gönderin: eğer haberciniz onu cennette bulamazsa, öteki yerde onu kendiniz arayınız.6

Royal Shakespeare Company’nin
geçici tiyatrosu, Ritchie Studio,
Stratford-upon-Avon, 2005,
eskiz: Ian Ritchie,
foto: Stewart Hemley © RSC

The Other Place’in bizim seyrettiğimiz oyundaki, dimdik yükselen tribünler arasında kalan ince uzun sahnesi Lina Bo Bardi’nin 1989’da Sao Paulo’da yaptığı Teatro Oficina salonunu hatırlattı bana. Yusuf Etiman “manifesto, performans, dans, tiyatro ve müziğin” harmanlandığı bir yer7 olarak tanımlıyor burayı. “İki yanda yükselen inşaat iskelesi modülleriyle yapılmış tribünler, bir kısmı kayarak gökyüzüne açılabilen çatısı, yan duvarlarından birinin camdan olup şehre açılması… birbirinden etkileyici ve bazen saatler süren oyunların her birinde Lina Bo Bardi’nin resminin yansıtılıp kendisine kadeh kaldırılması, bu tapınağı yarattığı için.”8

The New Real, The Other Place sahnesi, Ritchie Studio, 2010, Stratford-upon-Avon, fotoğraf: Nicola Young © RSC, 2024
Teatro Oficina sahnesi, Lina Bo Bardi, 1989, Sao Paulo, fotoğraf: Nelson Kon / Divulgação, 2019
Teatro Oficina’da oyun sonu mimar Lina Bo Bardi’nin selamlanıp şerefine kadeh kaldırılması, fotoğraf: Jennifer Glass, 2023

Ama her tiyatro bu kadar ikonik olamadığı gibi mimarı da bu kadar takdir göremiyor. Eskişehir’de kırmızı bir salon var, her yerde resimlerini görüyorum, çok da beğeniyorum ama bir türlü mimarını bulamadım mesela. Sahne mekaniklerini yapan firma çok gururlu, yaptıran belediye çok gururlu, anlatıyorlar asansörler, rampalar, “kullanım açısından mükemmel bir mimari” falan. Ama bu mükemmeliğe ulaşan mimarların adı sanı yok.

Eskişehir’de tiyatro, gösteri salonu,
kaynak: Eskişehir Büyükşehir Belediyesi internet sayfası

Neyse ki mimarı bilinen tiyatro, gösteri, opera salonları da var memleketimizde. Mesela Tabanlıoğlu Mimarlık’ın Taksim AKM’si kalbimdeki sızı. Eskisi ile yenisi birbirinden farklı. Dönüşümü uzun ve acılı oldu. Cumhuriyet meydanının parçası olmaya niyetli sade ve iddialı bir kültür merkezinden, karşıdaki cami mimarisine referans veren kırmızı kubbeli, fuayesi bölük pörçük, süslü püslü bir salon çıktı ortaya. Gezi’den sonra AKM de cezalandırıldı, sen misin cepheni insanların sesine açan! Fuaye geri çekilip cepheye içerden yaklaşma ihtimali ortadan kaldırıldı çok şükür. Sonuç olarak meydana meydanlığı çok gördüler.

Gezi döneminde meydanla bütünleşmiş
bir AKM cephesi, 2013

İstanbul’da son gittiğim tiyatro oyunu üç kadının, yazar Şebnem İşigüzel, yönetmen Berfin Zenderlioğlu ve oyuncu Nazan Kesal’ın elinden çıkan ve yine başka bir muhteşem kadının, İranlı şair Füruğ Ferruhzad’ın hayatını anlatan bir oyundu. İnsanı soluksuz bırakan hikâyesi, kullandığı temiz dil, minimum dekorla sahneye koyuluşu, çarpıcı kostümü ve içimize işleyen oyunculuğuyla Yaralarım Aşktandır’ı Moda Sahnesi’nde gördüm. Moda Sahnesi, 2013’te mimarlar Gamze İşcan ve Bilge Kalfa’nın Hâlükâr Mimarlık olarak Ceren Kılıç’la birlikte dönüştürdüğü eski bir sinemanın yeni incelikli hâli. Öncesi Moda Sineması ve 1969’da ilk açıldığı hâliyle Kafkas Sineması. Fuayesi bir başka güzel, mahalle içinde olması da ayrı. Güzel tesadüfler, güzel karşılaşmalar bir araya gelmiş gibi olmuş.

Moda Sahnesi fuayesi, Hâlükâr Mimarlık, 2013 (fotoğraf: 2024)

Bir güzel tesadüf de bu ya, Ferruhzad’ın kuşlu şiiri Manifold Alıntı dizisinin ilk afişiydi. O insanın içini titreten bitiş cümlesiyle: “kuş, ah, sadece bir kuştu.”

Kuş Sadece Bir Kuştu, Kibele Yarman, Manifold Şeyler, 2017
{aksi belirtilmedikçe fotoğraflar: İpek Yürekli}

1. William Shakespeare, Othello, çev. Özdemir Nutku (İstanbul: Remzi Kitabevi, 1994).

2. Mina Urgan, Shakespeare ve Hamlet (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2014, ilk basım 1984).

3. Taşkışla Ar+ı Workshop, 2000.

4. Urgan, age.

5. Beni buralara götürüp tiyatro korkumu yenmemi sağlayan Cansu Cürgen ve Avşar Gürpınar’a teşekkürü bir borç bilirim.

6. Urgan, age. (Orijinali: “In heaven; send hither to see: if your messenger find him not there, seek him i’ the other place yourself.”)

7. İpek Yürekli, “Lina Bo Bardi’nin Anlattıkları”, Betonart, sayı 77, 2023.

8. Yusuf Etiman, “Lina ile Diriniş Günlüğü”, Betonart, sayı 77, 2023.

AKM, İpek Yürekli, kadın, mimarlık, oyuncu, sahne, tiyatro