Lizbon’daki Siza yapıları, hikâye anlatıcılığı, azulejo’lar ve Portekizli
üç güçlü kadın üzerine.
Silelim yüzümüzden beş yılın gözyaşlarını;
iyi şeyler muştulayan bir sesle,
güzel tartımlı ilahiler söyleyelim!
—Mabeyinci Pavlos1
Günümüzün moda kavramlarından biri, kriz yönetebilmek. Beceriksizlere sorsan kriz krizdir; yönetilemez, yıkamasa bile hırpalayıp geçer. Ama geçer. Sen artık başka sensindir. Yoksa zaten ona kriz denmez. Bunun nesini yöneteceksin. Sonrası yoluna devam etmek. Ama bir de krizi fırsata çevirebilme uyanıklığı var.
İnsanlığın sonu gelmez krizleri ve çektiği çileler içinde Kalkhedonlu Euphemia’nın bitmeyen çilesi de kendine yer bulur. Kadıköylü Azize Euphemia, Hıristiyanlığı kabul eden ilk “İstanbullu”lardan biri olarak biliniyor. Mabeyinci Pavlos’un methiyeler düzdüğü son Ayasofya’nın açılışından 250 yıl kadar önce pagan inancın hüküm sürdüğü Bizans dolaylarında Hıristiyanlık henüz pek de popüler bir din değildir. Doğu Roma İmparatorluğu’nu kuran Konstantin tarafından resmi din ilan edilmesine aslında pek az bir zaman vardır. Euphemia, Roma tanrılarına, üstelik savaş tanrısı Ares’e saygıda kusur edince cezalandırılır ve çarklara gerilmekten vahşi hayvanlara atılmaya türlü işkenceye maruz kalır. 307 senesinde ölür. Ölümü de yetmez, cesedinin hatta adına yapılan kilisenin başına gelenler yüzyıllarca bitmek bilmez. Siniri tepesinde tanrı Ares’in laneti de kuvvetlidir. Ama Azize Euphemia da çile çekmek konusunda bir ekoldür yani. Azize olma yolunda gördüğü işkenceler dindaşları tarafından uzun uzadıya anlatılır. Bu sahneler Sultanahmet’te eski adliyenin dibindeki Euphemia Kilisesi duvarlarına detaylıca resmedilmiş.
Tek tanrılı dinlerin hikâye anlatıcılığıyla kim baş edebilir ki? Tarih bize asıl tahammülsüzlerin onlar olduğunu defalarca göstermiş olsa da dinler her krizde mağduriyeti fırsata çevirmeyi bilir. Hatta kriz yönetmeyi tek tanrılı dinlerin örgütleri öğretmiştir dünyaya. Onlar her daim haklı, hem de ayrıca hep mağdurdur. Kriz yönetmek, zaten güçlü olanın gücüne güç katması olsa gerek.
Ben de güçlünün gücüne güç kattığı pandemi dönemini anlatmak isterdim. Ama son iki senedir olan bitenleri hatırlayamıyorum. Hastalananlar tat ve koku hissini kaybederken ben hafızamı iyice kaybettim galiba. Geçen gün olduğunu düşündüğüm şeyler üç yıl öncesinden çıkıyor. Korkutucu bir zaman karmaşası var zihnimde. Bu arada yaşadığım yerlerin turistik Sultanahmet’e dönüşmesiyle zaten ezelden beri kafamda olan, zaman mekân kayması ve her yerde turist olma hissim de kuvvetlendi. Turist olarak gayretli bir şekilde, canlanmaya başlayan kültür-sanat mekânlarını takip etmeye çalışıyorum ama her zaman istediğim hikâyeleri anlatmıyor sanat.
İstanbul’un sanat pazarı Contemporary İstanbul, en çok kurukafalar faciası ve arkasındaki tersane-kıyı-Haliç katliamıyla kaldı aklımda. Çoktan beri oralarda olan kurukafalar meğer Diyarbakır’daki sergi rezaletinin öncüsüymüş sadece. “Kamu kaynakları kullanılarak, ama kamudan gizli olarak yapılan mega-projeleri kent suçu” olarak adlandıran mimar aktivist, cesur kadın Gül Köksal, “Ölümsüzlük Odası / Zülkarneyn” adındaki bu kurukafa işini ve 2016 Venedik Bienali’nde Türkiye’yi temsil eden, “tersanelerde Haliç Port projesini yapan ekibin alandan topladıkları parçalardan oluşturdukları” Darzana adlı işini “özelleştirmenin Truva atı olarak sanat” diye tanımlıyor:
Nihayetinde Darzana’nın Bienal serüveni, kent hakkı mücadelecileri ve çoğu meslek insanı nezdinde, sermaye birikimine hizmet eden bir kent suçunu sanat aracılığıyla meşrulaştırma girişiminin örneklerinden biri olarak tarih sahnesinde yerini aldı.
…
Bu arada Haliç Port Projesi’ni meşrulaştırma girişimleri farklı bir “sanat işiyle” sürdürüldü. Darzana’nın halefi olan bu eserin adı Zülkarneyn olup 11 bin kurukafadan oluşuyordu. Darzana gibi estetik bir iş değildi belki, ama sanat-sermaye ilişkilerini daha açıktan gösterdiği için şeffaf sayılabilir mi acaba diye düşündürdü bana.
Darzana’nın, üstelik Alejandro Aravena’nın küratörlüğünü yaptığı ve gelmiş geçmiş en kamu yararına yönelik mimariye odaklanmış Venedik Bienali’ne Türkiye’yi temsil etmek için gönderilmesi de belki bizim bu konulardaki gerçek hâlimizi yansıtması açısından tutarlıydı.
Haliç Port artık Tersane İstanbul olarak anılıyor. Denizin hemen kıyısına yapılan koca binalar tüm görkemleriyle ortaya çıkarken kimin orada neye sahip olduğu, kimin ne yaptığı gizlilik sözleşmeleri nedeniyle ancak dedikodu mahiyetinde biliniyor. Sanatseverler tersane senin Diyarbakır surları benim dolaşıp duruyor, bol bol “selfi çekiniyorlar”. Kurukafa sanatçısı ya kimseye yaranamamanın şaşkınlığı içinde ya da başka hesaplar peşinde. “Sanatın ölülerin üzerini örtmek için en estetik araç olduğu sanılır” diyor ressam Burhan Kum, “Tarih unutturmak umuduyla yazılır, ne var ki hafıza buna izin vermez”. Tabii hafıza da muhakkak ki yönlendirilebilir, manipüle edilebilir, yeniden yaratılabilir. Sanat öyle ya da böyle her zaman belleğe aracı olmuştur.
Beyoğlu’ndan Dolapdere’ye “sanat için alan” yaratmak amacını vurgulayarak taşınan Arter’in on yıllık serüveninin anlatıldığı kitapta seçilen on kilit kavram arasında “Bellek” de yer alıyor. “Buluşma”, “Bahane” ve “Beraber” kavramları da var. Kitapta, “Tesir iddiamız varlık nedenimiz” demişler.2 Son gidişimden en çok avludan gözüken karşı binalardan birindeki duvar resmi kalmış hatırımda. Bütün şeffaflığıyla arka mahalleye açılan holde cam cephenin ardında gözüken rengârenk semt kolajı hâlâ yerli yerinde. Binanın farklı köşelerinden –oto tamirci, kaportacı, lastikçi, mankencilerle doluyken galeriler ve rezidanslar semtine dönüşmeye başlayan– dışarısı içeri sızıyor. Karşılıklı bakışmalar, kesişmeler ve gözetlemeler dışında Arter’in mahalleliyle buluşmayı, beraber üretmeyi amaçladığı komşuluk projeleri acaba hâlen devam ediyor mu? Mahalleli Canan Demir anlatıyor:
Müze olacağı duyulunca başta yadırgandı. Ben ilk gezimi 6 yaşındaki kızımla çocuklar için düzenlenen bir etkinlikte yaptım. Dolapdere’de renkli ve farklı kültürden insanların olduğunu düşünürsek, tam semtin göbeğindeki müze de farklı bir duygu veriyordu... Dolapdere sakinleri olarak biz artık “müze” demiyoruz, “Bizim Arter’imiz” diyoruz. Semte her gelen insan bize misafir olarak gelmiş oluyor.
Her hafta bir mahallenin esnafının, binalarının, sokaklarının, insanlarının hikâyesini anlatıldığı Soli sitesinde mahallesini anlatan Ali Özbatur, “Dolapdere'nin herkesi kucaklayabilecek bir çorba olduğunu düşünüyorum” diyor. Her zaman renkli bir mahalle olan Dolapdere’nin oto tamircisi öncesi dönemi de var elbette. Sait Faik son dönem hikâyelerinde mahalleyi sıkça anar.
İki tarafından karanlık yokuşlar, fakir evler inen bir sel yatağı. Yukarıdan aşağı evleri, caddeleri, insanlarıyla yuvarlanır gibi inen bu yokuşların manzarası görülmemiş bir şey gibi…
Karidesçiler, elektrik amelesi, ekmekçi, sirkeci, marangoz çırağı, garson, berber, akordeoncu, kitaracı, bar artisti, revü figüranı, terzi çırağı gibi esnafın birbiri üzerine yığıldığı yokuşta birbirine karışmış her din ve mezhep, Türk, Rus, Ermeni, Rum, Nastıri, Arap, Çingene, Fransız, Katolik, Levanten, Hırvat, Sırp, Bulgar, Acem, Efgani, Çinli, Tatar, Yahudi, İtalyan, Maltız, daha her türlü milletin birbirine karıştığı bir garip mahalle…3
Elmadağı dikçe bir yokuştur, iki tarafına muntazam evler sıralanmıştır. Ne elmaya, ne dağa tesadüf etmeden yokuşu iner, birkaç sene evvel bozuluvermiş bir asfalta girersiniz. Semt birdenbire fukaralaşmıştır.
…
Sağınızda kocaman Vangelistra Kilisesi bir derebeyin şatosuna benzer. Vakit akşamsa, günlerden bir aziz günüyse Vangelistra Kilisesi karanlığın içinde mumlar ve avizelerle pırıl pırıl yanar. Sanki içerde dekolte prensesler, kontesler, beyaz ve pudralı perukalı dükler ve prenslerle polka oynamaktadır.
Beyoğlu’nun yüzlerce, binlerce dükkânında, terzisinde, berberinde, gazinosunda, gardırobunda, pastacısında, barında, modistrasında, kürkçüsünde ve sinemasında yok pahasına çalışan Hıristiyan kızları bu semtte yetişir. Duvarcılar, badanacılar, kuyumcu çırakları, tornacılar, düğmeciler, marangozlar, dülgerler, çilingir ustaları, kalfaları ve çıraklarıyla bu semtte yetişir.4
Kültür yapılarının, yapılan işin doğasına uygun olarak, sokağı içeri alma niyetleri yeni değil. Ama bu da güvenlik histerisi sebebiyle, üstelik pandemi de patlayınca, özellikle uğraşılması gereken bir mesele artık. Ayrıca hepimiz Sait Faik gibi her türlü insana açık olamıyoruz. Açıldığında İstiklal Caddesi’ni olduğu gibi içeri almaya niyetli Salt Beyoğlu’nun, caddedeki bombalama olayı sonrası kapısına güvenlik koymaya direnememesi büyük kayıp olmuş. Salt gene de halen çok araştırmalı, çok aktörlü ve adalet, toplumsal cinsiyet, iklim gibi bugünün krizlerine odaklanan sergileriyle, paylaşım odaklı gerçek ve sanal mekânlarıyla dönüştürücü işlevini sürdürüyor. Meriç Öner sergilenen işlerin “sanat-aktivizm kesişmesi”nde durduğunu söylüyor.
Son günlerde kapısı herkese açık olan kamusal bir yer de gördüm aslında. Kuledibi’nde temiz hava etkisi yapan bir yer. “Sosyal, çevresel ve kentsel etki odaklı çalışmalara, ortak kültürel üretimlere ev sahipliği yapmak, paylaşımcı, üretken ve onarıcı bir mekân olmak” için yola çıkan Postane İstanbul, bir sosyal iş modeli olarak da kurulmuş. Gün boyu önünden geçen binlerce kişiyle arasına kontrol koymuyor. Bu sayede henüz çok yeni olmalarına rağmen hırsızlık yaşamışlar bile. Gene de açık kapı konusunda ısrarlılar. Zamanla oluşacak topluluk ruhunun güvenlik de getireceğini öngörüyorlar. Meseleleri, kamusalı ve “iyilik hâli”ni tetikleyebilmek. Liana Kuyumcuyan ve Yaşar Adanalı, “Aktivist olmak için dünyayı yerinden oynatmaya gerek yok”, diyor, “adil dünyaya bireysel katkı da yeterli.” Tetikleyicilik işlevini sıkça vurguluyorlar.
Sultanahmet’te kilise duvarlarında hikâyesi anlatılan Euphemia’nın memleketi Kadıköy’de de İstanbul’un tetikleyici olmaya aday taze “yaratıcı yaşam alan”larından biri açıldı. Otuz senelik zorlu macera sonunda mutlu sona ulaşan Müze Gazhane bulunduğu mahalleden başlayarak şehirde yankı yapmaya başladı bile. Çevrede oturanlar için rahatça sahiplenmeye başlayacakları çeşitliliğe açık bir ortam potansiyeli var burada. Gazhane’nin, yakın dönemin sanat üretimi ve kolektifleriyle nam salmış mahallesi Yeldeğirmeni’ne komşuluğu mutlaka etkili olacaktır bu sahiplenmede.
“Dünyadaki küçük veya önemsiz gibi görünen şeyleri değiştirerek sistemi sorgulayan pek çok insanın kavuşma noktasıydı burası” diyen Bager Akbay “kolektif ruh” olarak özetlediği Yeldeğirmeni kültürünü anlatırken sanat, eğitim, teknoloji gibi başka başka alanlardan gelenlerin birlikte üretim yaptığı ortamlardan ve mahalledeki dönüşümden bahsediyor. “Burada ben Cihangir-Taksim-Sultanahmet hattını görüyorum. Mesela Taksim, Sultanahmet olmaya başladı. Karaköy, Cihangir oldu ve hızla Sultanahmet olmaya doğru gidiyor. Yeldeğirmeni, Cihangir oldu.”
Semtler birbirine dönüşüp yönetilemeyen krizler üst üste binerken, benim için çıkış ışığını “aktivizm-sanat kesişmesi” işler ile “küçük tetikleyiciler” yakıyor bugünlerde. “Truva at”larıyla içimize sızan gereksiz büyüklük, zenginlik, popülerlik hikâyeleriyle yormayın beni artık. Sanattan beklentim yönetilemeyen krizleri anlatması, ama geleceğe dönük de umut taşıması. Geçmişe dönük hafızamı da buna göre yeniden düzenlemeyi planlıyorum. Ismarlama hafıza ve sanat neden olmasın, hep olmuş. Zaten hafızamın berbat olduğunu söylemiştim, sanattan anladığımı da iddia edemem.
{aksi belirtilmedikçe tüm fotoğraflar: İpek Yürekli}1. Mabeyinci Pavlos, Ayasofya’nın Betimi, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2017 (metnin kaleme alındığı tarih: 562).
2. İlkay Baliç, Arter: Sanat için Alan Yaratmak, Arter Yayınları, 2021.
3. Sait Faik Abasıyanık, Havada Bulut, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2020 (Varlık Yayınları, 1951).
4. Sait Faik Abasıyanık, Alemdağ’da Var Bir Yılan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2020 (Varlık Yayınları, 1954).