Garson Aram: İstanbul’un
Dağınık Sessizliği

Ey gül sükûta varmağı emreyle bülbüle
[Ey gül, bülbüle sessiz olmasını emret]
—Yahya Kemal Beyatlı, “Çubuklu Gazeli”

Yağmurlu bir sonbahar sabahıydı. Yoksa sonbaharın ilk günü müydü o. Bir gün önce günlük güneşlikken, o sabah gri bir yağmur ısrarla yağıyordu. Kesinlikle benim havalarım gelmişti. Şemsiyem ve şapkam hazırdı. Sonra günün ilerleyen saatlerinde şapkamı unuttum bir yerlerde ama olsundu.

Ayşegüllerin ayarladığı sergi ziyareti bu –benim için– mükemmel havayla bütünleşti adeta. Sergi bir filmle başlıyor. “Hicaz” yazdı filmin başında. Hüzünlü olan makam hicaz mıydı? Ay, hangi makam hüzünlü değildi ki?

Baştan başlamak en iyisi. Bebek’ten küçük teknelerle yağmur altında Kanlıca’ya geçtik. Bebek Kahve’de de açık havaya ısıtıcı koymuşlar. Artık vazgeçilse bu saçmalıktan. Rahatsız olan yok mu gökyüzünü ısıtmaktan? Sergi bir yalının içinde. Eski bir yalı gibi yapan yeni bir yalı bu. Taner Ceylan’ın İstanbul temalı sergisi yalı kıyısında başlıyor. Aslında serginin ismi Aheste Çek Kürekleri. Münir Nurettin Selçuk’un Yahya Kemal Beyatlı’nın şiiri “Çubuklu Gazeli” için 1948’de yaptığı besteye ithafen koyulmuş isim. Baktım, bu bestenin makamı uşşakmış. Makamlarla ilgili benim anlayamadığım durumlar var muhakkak bu sergide.

Detaylara takılmayalım. Ama bu ressamın kendisi detay demek. Taner Ceylan’ın resmi, bambaşka tavırlarda olsa da, bana Deniz Bilgin resmini hatırlatır; içinde kaybolduğumuz minicik detaylar, çeşit çeşit dokular, geçmiş mi gelecek mi belirsiz, zamansız ve tekinsiz ortamlar, masal/rüya sahneleri, derinden bir hüzün ve gözümüzün içine bakan non-binary insanlar.

Deniz Bilgin (1991) ve Taner Ceylan (2022), ne alaka ve ama ne kadar da benzer.

Benim için serginin en etkileyici işlerinden biri mimari bir detay: Rüstem Paşa Camisi’nin çinili avlu duvarlarından biri. Zamanla eksilmiş parçaların aslına sadık kalmadan, fazla da dertlenmeden yenilenerek, –her biri kendi içinde tasarlanmış olsa da eksik ve sanki özellikle birbirleriyle bağlantı kuramasın diye– özensizce bir araya getirildiği kolaj hâli. “İstanbul’u bu duvardan daha iyi ne anlatabilir” diyor ressam. Şimdi, caminin restorasyonu sonrası bu kolaj duvardan eser kalmamış. Zapturapt altına almışlar İstanbul’u, yani duvarı.

Taner Ceylan ile Rüstem Paşa tablosu ve duvarın restorasyon sonrası yeni hâli

Halbuki ben de birkaç sene önce aynı duvarı pek beğenip fotoğrafını çekmişim. Tahtakale ziyareti yaptığımız bir ramazan gecesiydi o, hatırlıyorum. Ramazan gecesi demek sokaklar boş bile olsa camiler açık, ışıl ışıl ışıklı demek.

Bir duvarın zapturapt altına alınışı:
2015 tarihli bir fotoğraf;
Taner Ceylan’ın tablosundan ayrıntı fotoğrafı (2022) ve 2022 tarihli bir fotoğraf

Arada çıkarız biz böyle gece turlarına. Şehrin en kalabalık yerlerini ıssızken görmeye. Birlikte tenha gece otobüslerine binmek, bilmediğin mahallelerden geçmek, boş sokaktan tanımadığın insanların pencerelerinin ışığına, bilmediğin açılardan Boğaz’a, Haliç’e bakmak, şamatasıyla yaşayan yerlerin sessizliğini dinlemek, ıssız şehri paylaşmak ortaklık hissini kuvvetlendirir. Gece yarısı ıssız şehri keyifle paylaşan, neyini paylaşmaz.

2015 yazında neredeyse ıssız
Tahtakale ve Eminönü

Tahtakale’nin gün içindeki en büyük özelliği şamatası tabii; sesler, renkler, detaylar, kokular, çeşit çeşit dokular. Suna’yla İstanbul Bienali’nin tarihi yarımada kısmını ziyaret ettikten sonra bir miktar Tahtakale ve hanlar civarında dolaşmak bildiğimizi kanıtlıyor, İstanbul’un kendisi sanat bienali aslında.

Bu seneki İstanbul Bienali’nin küratöryel metninde toplanmayı değil dağılmayı amaçladıklarını söylemişler. Ama bu şehir yeteri kadar dağınık değil mi ki zaten? Bir de “Hep beraber sessizliğe kulak verirsek sabrımızı, alçakgönüllülüğümüzü, zaaflarımızı yeniden keşfedebilir miyiz?” diye sormuşlar. Bu soruyu çok beğendim ama şimdilik gördüğüm işler pek de sessiz değil aslında. Yaklaşım tünelindeki ses enstalasyonu lunaparklardaki korku tünelini hatırlattı bana. Burası ne yapsan, yapmasan etkileyici bir mekân zaten. Gerçekten sessiz olsa daha mı iyiydi ne? 1999’da yeterli öğrencisi olmadığı için kapanan Merkez Rum Kız Lisesi ve hamamlar da çok güzel. Mutlaka gitmek, görmek lazım. Ama mekânların kendisine bakmaktan sergilenenlere pek dikkat edemedim ben galiba. Aklımda sanat namına sadece ekranlar ve gürültüler kaldı.

Bienal mekânlarından örnekler, 2022

AKM’deki –içine işlemeli örtüler, kilimler sıkışmış– beton bloklar bu ara gördüğüm işler arasında en etkilendiğim oldu sanki. Zapturapt altına alınmış, sıkışmış örtüleri çekip çıkartma isteğiyle aynı zamanda bunun imkânsız olacağını bilmenin tuhaf hissiyle yutkunuyorum. Sessiz etki bu olsa gerek. O da bienal değil, bakanlığın düzenlediği Beyoğlu Kültür Yolu Festivali kapsamında koyulmuş. Bu ara her yerimiz kültür sanat çok şükür. Beyoğlu kültür yolunu Taksim’deki panolarda gördüm ilk. Camide yapılan “Bilen Erkekler Festivali”ni ilan ediyordu. Kültür ve Turizm Bakanlığı “Herkes gider Mersin’e biz gideriz tersine” deyimini benimsemiş durumda çoktandır zaten.

T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı
“Beyoğlu Kültür Yolu Festivali” kapsamındaki
“Bilen Erkek Festivali” panosu
AKM’deki sergi kapsamında
en beğendiğim iş: “Yüklük”,
Ramazan Can (2017)

Bir harika sergi, Taksim metrosunun içine taşınan Taksim Sanat’ta rastladığım, Faik Şenol’un fotoğraflarından oluşan Bir Zamanlar İstanbul. Görünen o ki 1930’larda da İstanbul tenha bir yer değilmiş. Tenhalık istesek burada işimiz ne zaten. Almanların “Şehir havası özgürleştirir” anlamına gelen “Stadtluft macht frei” lafını Arda’dan yeni duydum. Ortaçağdan gelen bir sözmüş bu. Toprak sahiplerinin kölesi olan köylüler/serfler kaçıp bir şehir devletine sığınır ve burada bir sene bir gün yaşayabilirlerse artık şehirli kabul edilip resmen özgürlüklerine kavuşurlarmış. Herkes özgürlük ister. Herkes demek kalabalık demek, çeşit demek, kültürel zenginlik demek, rastlantılar ve karşılaşmalar demek. Şehir havası iyidir. Ama ara sıra tenhalık da iyi geliyor hepimize.

Faik Şenol, 1930’lar, muhtemelen İstanbul Rumlarının Tatavla Baklahorani Karnavalı

Sabahın ilk seans sineması da tenha hâliyle pek güzeldir. Bir sabah on birde Bandırma Füze Kulübü filmine gittik, yanımda en sevdiğim Bandırmalı. Hikâyeyi zaten biliyordum. Oyuncular, ortam, müzikler muhteşem derken, filmin dış mihraklara bağlayan bayık milliyetçi sonuyla biraz canım sıkıldı. Sanki bizim kendimizi yok etmek için dış mihraklara ihtiyacımız varmış gibi. Esas can sıkıcı olan, bir eksiklik. Ermeni asıllı “Roketçi Kirkor” neden yok hikâyede? Hiç mi yoktu, ne zaman yok edildi?

Aynı gün bir sonraki durak –tesadüf bu ya–, Hrant Dink Vakfı’nda Mantı Festivali. Bu festival de İstanbul Bienali etkinliklerinden biri. 2019’da yapılan Kayseri Mantı Festivali’nin devamı gibi sayılıyor. Levon Bağış anlatıyor:

[…] 2019 senesinde Hrant Dink Vakfı tarafından Kayseri’de yapılması planlanan Kayseri ve Çevresi: Toplumsal, Kültürel ve Ekonomik Tarihi Konferansı, Kayseri Valiliği tarafından yasaklanmış, bu kararın ardından İstanbul’a taşınmış, sonrasında benzer şekilde Şişli Kaymakamlığı’nca yasaklanmıştı. “Madem Kayseri’yi konuşamıyoruz, o zaman Kayseri ve çevresinin yemeklerini yiyelim” demiş, planlanan gün ve saatlerde mantı pişirmek ve konuşmak üzere buluşmuştuk.

Bizim sadece mantı yapmak için buluşmayacağımızı düşünen ve “mantı süsü” verilmiş bir konferansı engellemek için palas pandıras derneğe gelen polislerin içeri girip tezgâh arkasında harıl harıl mantı yapan kadınları görünce yaşadığı şaşkınlığı hayatım boyunca unutamayacağım. Polis amiriyle epey üst perdeden başlayan konuşmamız, onun elinde bir tabak mantıyla, bu mantının Kayserili karısının yaptığı mantıdan daha güzel olduğunu belirten sözleriyle sonlandı.

Gerçekten de o gün yaptığımız “tepki mantısı” yediğim tüm mantılardan daha güzeldi.

Amirim mantıdan anlıyormuş.1

Hrant Dink Vakfı binasının
avlusundaki nar ağacı

Vakıf binasının avlusundaki muhteşem nar ağacının altında iki teyze bizimle sohbet ediyor. Bu bina eskiden Ermeni Katolik toplumuna ait bir okulmuş. Teyzelerin çocukları da bu okula gitmiş: Ah o müdür ne paragözmüş! Hem çok keyifli hem de çok hüzünlü bir yer burası. 2004’te binadaki eğitim faaliyetine son verilme sebebi, Rum okulundaki gibi, öğrenci sayısının çok azalması. Ayrılırken vakıftan bir kitap alıyorum; Sessizliğin Sesi serisinden Kayserili Ermeniler Konuşuyor. Bütün gün oradan oraya giderken kitap hep elimde.

[…] Büyük amcam Antranik köyde Memet olarak tanınırdı. Zaten köydeki Ermenilerin bir kısmının, Ermeni adlarının yanında bir de Türk ismi bulunmaktaydı, bu Anadolu’nun birçok bölgesinde yaygın bir durumdu…2

Akşam bir şeyler içelim diye gittiğimiz barın terasında tekno müziğin sesini biraz kısıp açık havadaki ısıtıcıyı kapatmasını rica ettiğimiz genç garson masaya koyduğum kitabı görüyor. Birdenbire “Benim asıl ismim Aram” diyor, “evde bana Aram derler.” Şaşkın şaşkın yüzüne, sonra gayriihtiyari yakasındaki ismine bakıyorum: Orhan. Göz göze geliyoruz, soruyorum, anlatmaya başlıyor. Dersimliymiş.

Sessizliğin sesi beklenmedik bir anda karşımıza çıkıveriyor. Yutkunuyoruz.

[…] Hiçbir şey söylemedik,
çünkü söylenecek o kadar çok şey vardı ki,
hiçbir dil buna yeterli gelmezdi.3

{aksi belirtilmedikçe tüm fotoğraflar: İpek Yürekli}

1. Levon Bağış, “Tepki Mantısı”, Mantı Postası, Eylül 2022.

2. Stephen Ohanian, “Bizim Hikayemiz”, Sessizliğin Sesi V: Kayserili Ermeniler Konuşuyor, HDV Yayınları, 2018.

3. William Saroyan, “Nar Ağaçları”, Aram Derler Adıma, Aras Yayıncılık, 2017. Can Candan’a tavsiyesi için çok teşekkürler!

İpek Yürekli, İstanbul, İstanbul Bienali, sessizlik, Taner Ceylan