Lizbon’daki Siza yapıları, hikâye anlatıcılığı, azulejo’lar ve Portekizli
üç güçlü kadın üzerine.
Önce atkestaneleri düştü kaldırımlara. Sonra farklı tonlarda sarılar, kırmızılar, tabalar, yavruağzı turuncular belirdi yer yer, yavaş yavaş her yeri kapladılar, şimdi artık sokaklar silme yaprak, havada mis gibi bir yağmur kokusu; petrichor. Kanaldaki kuğu yavruları da büyüdü, ergen çirkinliğindeler artık. Güneş iyice yattı, gözünü deliyor insanın. Sonbahar geldi.
Sabah durakta rastladığımız komşumuz pembe saçlı Hellen hava yağmurlu diye özür diledi bizden. Kendini mahçup hissediyormuş. Ama neden, yağmuru o mu yağdırıyor, yağmur büyüsü mü yapmış acaba? Sorumluluk hissini de abartmamak lazım, arası yok mu bunun? Kendini yağmur bulutu sanmak ile özlü sözümüz “banane” kayıtsızlığının arası olmalı bir şekilde. İngilizlerin, tarih boyunca dünyayı karıştırdıkları için değil ama yağmurlu havadan samimi olarak utandıklarına inanmak üzereyim.
Hava soğudukça evsizler için yapılan yardım kampanyaları da hız kazandı. Sistemin özetini gösteren bir banka reklamı var; ev adresi –banka hesabı– iş, herhangi birine sahip olmak için diğerine ihtiyaç duyuluyor ve hiçbiri olmayınca bir kısır döngü içinde kayboluyor insan. Reklam bunun neresinde dersek, banka bu döngüyü kırma çabasında sözde; büyük fedakârlıklarla adres ve iş olmadan banka hesabı açacak ve her şey düzeliverecek. Bankaların iyi niyetine inan olmaz. Burası da dünyadaki işsizlik ve evsizlik krizinden nasibini almış durumda. Para çok küçük bir kesimin elinde çoğalıp durdukça, saçma sapan lüksler için harcandıkça, sosyal konut krizini çözmek mümkün değil herhalde.
Herkes için karşılanabilir barınma imkânları yaratmaya çalışan Oxfordshire Community Trust’ın seminerlerinden birinde İngiltere’nin Avrupa’nın en eski konut yapısı stokuna sahip olduğu söylendi. Burada 12., 13. yüzyıldan kalma evler olduğu ve içlerinde halen yaşandığı düşünülünce mümkün geliyor kulağa. Tabii önemli nokta, bunların saray falan değil sivil evler olması ve hep ev olarak kullanılmaları. Köylerde halen saman damlı evler var. Muhteşem gözüküyorlar ama çok zor olmalı bu çatıların bakımı. Tadilat işleriyle uğraşan Türk mimarlar, “Deli bu İngilizler” diyor, “bu evleri alıp ömürlerini tamirle geçiriyorlar. Korunan bir şeyler var bizim kavrayamadığımız, yabana atmayalım.”
Yeni ihtiyaçlar için sürekli eklemeler geliyor eski evlerin her köşesine. Arka bahçede bir camekân, çatıdan çıkan bir oda, dışarıdan eklenmiş merdiven, ön cepheye yapışmış tesisat boruları; sonradan eklenince üst yapı hâline dönüşmüş alt yapı. Bir nevi içerinin dışarı taşmış hâli. İçin dışa yansıması, sadece yapı elemanlarında değil. İçerde yaşayanların dünyaya bakışı da yansıyor cephelere. Bizim alışık olduğumuz tuttuğu takımın bayrağının ötesinde değerler, politik görüşler, oy verilen parti, desteklenen milletvekili, dünya adına dilekler ve mesajlar var pencerelerde.
Laura, Amerikalı bir öğretmen, bizim sokakta oturuyor. Onun da seçim heyecanı penceresinden belli. Kamala Harris desteğini cama yapıştırdığı resimlerden, pervaza koyduğu küçük Kamala-bebekten, astığı bayraklardan anlıyoruz. “Aklı yerinde olan kimse Trump’ı destekleyemez” diyor. Ama destekleniyor işte. Tescilli yalancı ve pislik olmak buna engel değil. Hatta yalan rahatlatıcı geliyor bazılarına. Bu eylül ayında Amerika’da bir papaz, başkanlık seçimi tartışmasından sonra Kamala Harris’i Donald Trump’a büyü yapmakla, düpedüz cadılıkla suçlamış. İş iyice çetrefilleşmeye başladı.
Pencere politikası şu aralar yerini cadılar günü mesajlarına bıraktı ufak ufak. Kapılara “böööö”ler asıldı. Bizde zaten vardı onlar. Pencereye en fazla koyduğum şey nazar boncuğu. Mazallah, kem göz korkumuz var milletçek. Ne de olsa dev medusa rölyefleriyle dolu tapınakların memleketinden geliyoruz. Milli marşımız bile “Korkma” diye başlıyor. Korkmamak ne mümkün. Evin girişinde sadece yerli malı nazar boncuğu yok, farklı yerlerden aldığım başka tılsımlar da var. Herkes bilir ki alarmdan, kilitten daha etkilidir bunlar.
Sokakta Türkçe duyunca kulak kesiliyorum dikkatle. Annesi küçük çocuğunu azarlıyor, “Elimi tut kaybolursun.” Başka bir yerde baba kaykay yapan kızına bağırıyor, “Oraya gitme düşersin.” Bizim çocuklar mı şuursuz, biz anne babalar mı korkudan, korkutmaktan zevk alıyoruz bilmem. Ama yani elimi tutmazsan kaybolursun da biraz abartı, etrafta Tahtakale karmaşası da yok yani, dümdüz sakin bir sokak, üç kişi yürüyor, bir de bisikletli var fazladan. Bu hâle gelmemizin sebebi var elbette.
En iyisi havale etmek. Başına gelen nahoş şeyleri nazardan bilmek korkutucu ama biraz da rahatlatıcı. Ben yapmadım, kem göz yaptı, sorumlusu odur, hesaplaşmaya gerek yok. Karman çorman camekânlardan, bir nevi nadire kabinelerinden oluşan antropoloji müzesi Pitt Rivers’ın tılsımlar bölümünün bizim coğrafyadan epeyce beslenmesine şaşmamalı. Ama kem göz evrensel bir kavram; müzede nazar, tılsım ve büyüler bölümünde dünyanın her yerinden akla hayale gelmez örnekler var. Bu müzeye bin kere gitsem sıkılmam. Meraklı bir toplayıcının koleksiyonuyla başlayan sergiye zaman içinde başka meraklıların biriktirdikleriyle eklemeler olmuş. Bir çiftlik sahibi, ama fena hâlde dile ve folklore meraklı, amatör ressam ve koleksiyoncu Frederick Elworthy, zengin tılsım koleksiyonunu bağışlayanlardan biri. Ona Sarah Ogilvie’nin The Dictionary People [Sözlük İnsanları] adlı kitabında kitabında rastladım.
Kitap, 19. yüzyıl sonunda ilk Oxford English Dictionary sözlüğünün hazırlanmasını ve bu süreçteki binlerce gönüllünün katkısını anlatıyor. Yüz binlerce kelime için dünyanın farklı köşelerinde İngilizce konuşan meraklı okurlar kitaplar tarıyor, örnekler buluyor, fişler hazırlıyor ve bu deli işinin başındaki James Murray’nin evinin arka bahçesindeki demirden yapılmış kulübeye, Scriptorium’a ulaştırıyorlar. Burada tasnifler, kontroller, düzeltmeler, düzenlemeler, eklemeler, bir araya getirmeler yapılıyor, yeni fişlerle yeni kitap tarama istekleri gönderiliyor ve elbette kayıtlar tutuluyor. Baş editör Murray’nin fazla da para almadan hayatını adadığı bu işteki titizliği, gönüllü okurlarla mektuplaşmasındaki özen ve her kelime için yaptığı tartışmalar, harcadığı emek, karmakarışık bir işi düzenlemek için kurduğu mükemmele yakın sistem neredeyse göz yaşartıcı. Bu emeğin karşılığında Oxford Üniversitesi’nin hem finansal desteğinin hem de takdirinin çok az olmasının kırıklığını yaşayan Murray, “övgü veya yergiye aldırmayıp yaptığı işe odaklanmayı öğrendiğini” söylüyor.1 İskoç asıllı, üniversite mezunu olmayıp kendi kendini yetiştirerek öğretmen olan bu zeki, meraklı, çok çalışkan ve kültürlü adam bütün dünyayla, yaşadığı şehirle sıkı bağlar kurmasına rağmen, şehrin üniversitesi tarafından hep dışarıda tutuluyor. Hayatı boyunca hiçbir Oxford Üniversitesi koleji tarafından üyelik daveti almayan Murray’ye ancak ölümünden bir sene önce üniversite tarafından fahri doktora veriliyor.
Murray’nin hazırlanan sözlüğü, –İngilizce dilinin her diyalekti, argosu, çeşitliliğiyle–, kapsayıcı kılma çabası gönüllü okurların çeşitliliğine de yansıyor. Kadın, erkek, kuir, genç, yaşlı, uzman, okumuş, okumamış, meslek sahibi, boştagezer, sabıkalı, deli veya dâhi ama mutlaka meraklı ve okumaya tutkun olan bu gönüllülerin kişisel hayatlarını öğrenmek, bir yandan da Ogilvie’nin, “sözlük insanları” olarak adlandırdığı bu insanların hikâyelerine ulaşma çabasını düşünmek heyecan verici. Mürekkebe batırılmış kalemlerle, inci gibi yazılarla tutulan notlar, günlükler ve mektuplar bu muazzam işin kaynakları. Olayların, tarihlerin ötesinde bizi yüz elli sene öncesinin günlük hayatına götüren detaylar kaydedilmiş. Bizim kavrayamadığımız korunan şeylerin bir parçası da bu.
Murray sözlüğün 1928’deki tamamlanışını göremiyor ama onun yarattığı sistemle tamamlanan sözlük, Oxford Üniversitesi tarafından, sözlükle ilgisi olmayan insanların bir araya geldiği şatafatlı bir davetle kutlanıyor. Kutlamaya davet edilen çok az sayıda sözlük insanından üçü, kadın oldukları için üniversite kuralları gereği salona alınmıyor, yukarı kattaki galeride oturup aşağıdaki salonda erkeklerin içki içip yemek yemelerini, kendi aralarında çok önemli konular konuşup şakalaşıp gülüşmelerini seyrediyorlar.
Tarih boyunca erkekler kadınları böyle böyle delirtip sonra da feministlere agresif demişler. Kadın güçlendikçe, bağımsızlaştıkça agresifliği ve cadılık seviyesi de artmış. New Yorklu feminist ve aktivist Matilda Joslyn Gage 1893’de yayımladığı Women, Church and State [Kadınlar, Kilise ve Devlet] adlı kitabında, ortaçağdan beri kilisenin, akıllı ve bilgili kadınları cadılıkla suçladığını, cadıların aslında kilisenin reddettiği bilim insanları olduğunu söyler. Yakılanlar, toplum tarafından dışlananlar aslında öncü şifacı kadınlardır. Boşuna mı kazanları var!
Hexen!: Über Körper, Wissen und Macht [Cadılar!: Bedenler, Bilgi ve Güç Üzerine] sergisi 15. yüzyıldan itibaren günümüze kadar Kuzey Avrupa kaynaklarında cadıların resmedildiği örnekleri bir araya getirmiş. Resimlerde hep fokur fokur kaynayan kazanlar görüyoruz. Doğa var, hayvanlar var; özellikle de başa buyrukluğun simgesi kediler, uçarak özgürleşen kuşlar, inatçı keçiler. Bir de bir araya gelişler, beraber büyü yapmalar, büyük cadı toplantıları. Büyü defterindeki tarifi dikkatle okuyup ayaklarına dolanan kedileriyle ateşteki büyüsünü karıştıran cadı, evdekileri besleme ve sağlıklı kılma sorumluluğunu üstlenmiş sıradan bir kadın aslında. O olmasa aç kalacaklar. Yemek yapan yapmayan, tarife uyan uymayan çoğu kadının mucizeler barındıran iyi kötü bir tarif defteri vardır sonuçta. Bu çizimlere bakarsak, cadılık aslında kadın becerisinin, özgürlüğünün ve dayanışmasının tam karşılığı olmuş. Gage haklı, kilise buna nasıl tahammül etsin?
Bu senenin cadılar mevsimi açılışını bütün efsaneleri cinler perilerle dolu İrlanda’da yaptık. Samhain (/ˈsɑːwɪn/), cadılar bayramının İrlandacası ve öncüsü. Hasat döneminin bitişiyle yılın karanlık yarısının başlamasının kutlandığı pagan bir festival bu. İrlanda mitolojisi ve efsanelerinde, 9. yüzyıla tarihlenen eski İrlanda yazıtlarında bahsi geçen Samhain, “Soğuk, kıtlık ve zorluklarla mücadele anlamına gelen kış mevsimine geçişi vurguluyor”.2 Bu geçiş döneminde ölüler dünyası Ötekidünya ile yaşayanların dünyası Ortadünya arasındaki sınırların çok zayıfladığına ve ekimin son günü tamamen yok olup oradan oraya geçişlere izin verildiğine inanılıyor. Dolayısıyla Ortadünya bir anda hayaletler, iskeletler, ruhlar, periler ve korkuyla doluyor. E korkularla yüzleşmek lazım. Tabii maksat kışın tekinsizliğine hazırlık, hayaletler bahane.
Sonbahar hüznü ile kış karanlığı çökerken, insanın içini sıkan kasvetle baş etmek için cadılar bayramından, ölüler günlerinden başlayıp noel ışıklarına uzanan bir dönem icat etmişler. Arada kasım başı dev Guy Fawkes ateşleri de yakılacak. Samhain de Hıristiyanlık sonrası Cadılar Bayramı’na evrilmeden3 önce dev ateşlerle kutlanıyormuş zaten. Karanlık çökerse ateşler, ışıklar yakarız, hava soğursa alevlerle ısınırız, yağmur bastırırsa hikâyelere, efsanelere dalarız dönemi. Madem önümüz cadı mevsimi, cadı Harris kazansa bari şu seçimi. Cadılardan bu kadar korkulmazsa kazanır.
Mevsim yalnız korkuların üzerine gitme değil, aynı zamanda içe dönme, kendini sorgulama, didikleme, hesaplaşma mevsimi. Seviyorum sonbaharı. Bu ıslak, soğuk havada yapılacak en iyi şeylerden biri uzun bir hesaplaşma yürüyüşü sonrası mahalle kahvesinde oturup sıcak baharatlı Hint çayı içmek. Tezgâhtaki Anad bu nefis çayı annesinin çok özel bir tarifle yaptığını iddia ediyor. Bu da bir çakma Priya Ana’nın çayı hikâyesi olmasın. Tatlı atıştırmalıkları Anad’la erkek kardeşi yapıyormuş, kremaya bulanmış bisküvilerden oluşan uyduruk tatlıya bakınca buna inanması kolay.
Kim yaparsa yapsın karak chai insanın içini ısıtıyor, içimize düşen korku ateşlerini yumuşatıyor. Bu mevsim daha ne ister ki insan?
{Aksi belirtilmedikçe tüm fotoğraflar: İpek Yürekli}1. Sarah Ogilvie, The Dictionary People: The Unsung Heroes Who Created the Oxford English Dictionary (Vintage, 2024), 332.
2. Luke Eastwood, Samhain: The Roots of Halloween (The History Press, 2021), 29.
3. Halloween, All Hallows Eve’den geliyor, 1 Kasım’da kutlanan, ölmüşlerin anıldığı Tüm Azizlerin Günü öncesi. Hıristiyanlığın Pagan kutlamalarını tek tanrılı din kutlamalarına dönüştürmedeki ustalığının bir örneği.