Lizbon’daki Siza yapıları, hikâye anlatıcılığı, azulejo’lar ve Portekizli
üç güçlü kadın üzerine.

Herkesin bir takıntısı var. Kardeşiminki Anadolu beylikler dönemi. Onda takıntı çok da, bu sadece bir tanesi. Milas’ta bin derece temmuz sıcağında Menteşeoğulları’nın izini boşuna mı sürdük…
Firuz Bey Camisi’nin bahçesinde bir hayırsever, “Güzel camimizi beğendiniz mi?” diye sırıtarak bizi karşıladı. “Nerde bayrak varsa ben oradayım” dedi. O dev bayraklar dağlara taşlara onun için mi dikiliyor acaba, nerede duracağını şaşırmasın diye? Caminin bahçesine çöp atanları, duvarının dibine kümes yapanları, top oynayanları, tuvaleti pisletenleri hemen ihbar ediyormuş. Turistler ona ve hizmetlerine hayranmış, öyle dedi gururla. Biz de farkı fark etmiş miymişiz? Fark ettik.
Camiyi Osmanlıların Menteşe valisi Firuz Bey yaptırmaya başlamış ama ömrü vefa etmeyip şehit olunca –ki bu gizli bilgiyi bizim bayraksever verdi, başka yerde göremedim– hanımı onun adına tamamlatmış. Tarih 1394. Nefis taş işçiliği olan binanın içinde koyu mavi üzerine çiçeklerle bezenmiş neşeli mukarnaslı kubbeler, minberin mermer süslemelerinde Davud yıldızı var. Çarşının öteki tarafındaki 1364 tarihli Ulu Cami’yi ise Menteşe beylerinden Ahmed Gazi yaptırmış. Duvarındaki devşirme malzemeler rahatça seçiliyor. O zamanlar buralar epey karışıktı herhalde. Semavi Eyice’ye göre, Ulu Cami’nin “sanat değerine sahip bir aksamı yoktur”. Öyle denmişse öyledir.
Milas’ın giriş çıkışında sıra sıra dönerciler var; Ateş Döner, Dünya Döner, en sevdiğim Yanar Döner. Biz de hemen yakındaki Beçin Kalesi’ne döne döne çıkıyoruz. Kayaların arasından buz gibi sular akıyor. Menteşeoğulları’nın sonradan başkent olarak yerleştiği, içinde tunç çağına kadar eskilere tarihlenen kalıntıların da bulunduğu Bizans kökenli kale ve 1376 tarihli Ahmed Gazi Medresesi kavurucu sıcakta bile insana “Vay canına!” dedirten yerler. Medresenin sert güneş altında boşluk doluluklarla tanımlanan sade mimarisi aynı zamanda çok da görkemli. Taşlarında Ahmed Gazi’nin ismi yazılı sancağı taşıyan aslan kabartması ve kazınmış haç figürü seçiliyor. Bina, avlulu eğitim yapısı modelinin yüzyıllar öncesinden kalan bir örneği. Zamanla türbeye, adak yerine dönüşmese, restorasyon sonrası içi mezar taşlarıyla doldurulmasa iyiymiş.
Menteşeoğulları, Anadolu Selçukluları zamanında Anadolu’ya gelen Türkmen boylarından biri. Yerleştikleri yer Muğla civarı. Benim için en şaşırtıcı olan, bir de donanmaları olması. Ahmed Gazi için “Sultanü’s-sevahil” [sahiller sultanı] lakabı kullanılıyor. Orta Asya steplerinden gelen Türkmenlerin denizci olduğunu ilk defa duyuyorum. Onlar da mı gemileri karadan yürütmüş? Herhalde “Ne mutlu Türkmenim diyene” durumu da vardı. Buralar karışıkmış gerçekten.
Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket, bizim.
Menteşeoğullarından önce tabii Bizans, Roma, Yunan, Pers etkisi altında Karyalılar var. Onlardan da önce Luviler. Ya da aynı zamanlarda varlar. Sonuçta Karyalılar kendilerini Anadolu yerli halklarından kabul ediyor. Luvileri biz daha çok Hititli olarak biliyoruz, ama değiller. Ya da öyleler. Karyalılar da belki Luvilerin devamı, belki de değil. Mesela dilleri farklıymış. Ama Karya dili de Hint Avrupa dil ailesinin Luvice grubunun üyesi kabul ediliyor.1 Homeros, İlyada’da “Kaba konuşan Karyalılar” diyerek küçümsemiş bu dili.2 Ayıp etmiş tabii. Bugünkü Milas ismi, daha önceki Mylasa ve Melasso’dan geliyor. Onların da ta Hitit belgelerinde geçen Mutamašša/Mutašša’dan geldiği düşünülüyor.3 Yani burası binyıllardır yerleşim yeri olduğu gibi, çok nadir rastladığımız şekilde neredeyse bir isim sürekliliği de taşıyor. Buraya da bir Yeşilyurt, bir Güzelhisar, olmadı bir Kurtuluş falan çakmamışlar nedense.
Menteşeoğullarının denizciliği de oralarda ezelden beridir yaşayan Karyalılardan yadigâr muhtemelen. Karyalıların korsanlık yaptığı ve aynı zamanda usta gemi yapımcıları oldukları biliniyor. Ayrıca MÖ 1200’de dünyayı talan eden, Hititlerin sonunu getiren deniz kavimlerine de katıldıkları iddia ediliyor. Muğla civarında turistik tesis inşaatı dışında kazı yapma şansı artık pek olmadığı için bu konular daha ne kadar aydınlanır, detaylanır bilemem.
Muğla valisi arkeolojik alanları ziyaret etmiş. “Valilik olarak bölge turizmi için büyük önem taşıyan antik kenti geleceğe taşıyacak projelerin hayata geçirilmesi için her türlü desteğin sağlanacağını” belirtmiş.4 Yani turizm olmasa da sadece merak etsek bizden önce buralarda kimler nasıl yaşıyordu acaba diye, olmaz mı? Olmaz, tarih ve arkeoloji turizmin alt kolu artık.
Yalıkavak’a doğru arabayla bir yola sapıyoruz. Arkamızdan ciyak ciyak bağırarak bir site güvenlikçisi koşuyor. “Ama haritada buradaki yol herkese açık görünüyor, site işgal etmiş herhalde yolu” diyorum saf saf. “Ne işgali, işgal mişgal yok, buralar parsellendi, site yapıldı” diye bağırıyor. Bağırma be, zaten yollar işgal, dağlar taşlar işgal, sahiller işgal, yeteri kadar sinir bozucu bir durum var ortalıkta. Halbuki en güzel uluslararası kanunlardan biri bu değil miydi; bütün kıyılar herkesindi. Ama unuttuğum, bazı herkes daha herkesti. Bodrum ve çevresinin çok yeri bu açıdan gerçekten yorucu. Kimi yerleri ise hâlâ ve hatta şaşırtıcı şekilde hâlâ büyüleyici. Rüzgârı hâlâ rüzgâr, ormanı hâlâ orman, evleri hâlâ ev.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benzeyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.
Bodrum merkezde karizmatik çift Mica ve Ahmet Ertegün’ün evine bakmaya gidiyoruz. Ben aslında arkadaki bahçeye açılan dev kepenkleri görmek isterdim ama zor tabii. Kapı duvar hâliyle. 1970’lerin başlarında Turgut Cansever’in yaptığı evler bunlar. Zamanında dünya jet set simalarının, caz ve rock müzik efsanelerinin gelip gittiği bir yer olmuş. Ertegün ismi her daim iyi müzikle birlikte anılıyor.
Mica Ertegün, kendine özgü tarzı ve suratsızlığıyla etkileyici bir kadın. Bodrum’daki evini cömert tekliflere rağmen inatla satmayı reddetmesine ve servetinin çok yüklü bir kısmını Oxford Üniversitesi Beşeri Bilimler [Humanities] lisans üstü programına bağışlayarak, bölümü düpedüz kurtarmasına şükran duymamak imkânsız. İnanması güç olsa da bugün bütün dünya üniversiteleri elbirliği etmişçesine, para getirmediği için insan ve toplum bilimleriyle uğraşan sosyal bölümleri gözden çıkartmaya hazır. Eğitim para istiyor. Kamu ve hayırseverler için en zoru, parayı maddi karşılık beklemeden eğitime yatırabilmek. Para getirmez belki ama topluma, medeniyete, dünyaya, insanlığa geri dönüşü ve manevi karşılığı paha biçilemez türden aslında. Değerleri gözden geçirmek lazım. Bodrum’da bulunan MÖ 3. yüzyıla ait bir yazıt, Halikarnassos şehrinin temel spor ve eğitim kurumu olan gymnasion’un onarım projesi için finansal kaynak bulmanın zorluklarından bahseder. Sonuçta onarım halkın bağışları sayesinde yapılır, bağış yapanlar onurlandırılır.5 Halikarnassos’un genç erkekleri kısmen cehaletten kurtulur.
Ahmet ve benim için hayatın en büyük zevklerinden biri tarih, müzik, dil, edebiyat, sanat ve arkeoloji çalışmak olmuştur... Dünyayı daha insancıl hâle getirmek için bu alanları desteklemenin son derece önemli olduğunu düşünüyorum.
Bizim de daha insancıl yaşayabilmek için bunlara ihtiyacımız var. Nefreti azaltıp insanlığı çoğaltmamız gerekiyor. 29 Ekim’de Bodrum Meydanı şahlanıyor sanki. Töreni yakındaki pastanede kuru pasta-limonata eşliğinde seyrediyorum. Ne kadar bağırırsak o kadar güçlüyüz. Hele o gece çok güçlüydük galiba. Sahnedeki coşkulu sunucu Türklük aşkıyla marşlar eşliğinde Yunan’ı denize dökmekten bahsederken, sanki buraların tarihi bizimle başlamış gibi kendinden memnun bir cehaletle esip kükrerken yan masadaki turistler şaşkın şaşkın bakışıyor. Turizm de bir yere kadar. Zaten Milas-Bodrum Havaalanı’ndaki tavana asılı “güvenli turizm sertifikası” panoları insanı hiç yoktan şüphelendiriyor.
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu dâvet bizim....
Turistten nefret eden turizmcilere sıkça rastlanıyor turistik yerlerde. Çok seneler önce kırmızı mercanları gördüğüm, görüp güzelliklerine inanamadığım dükkânda artık mercan kalmamış. Dükkân sahibi de çok sinirli, “Kokuyor bunlar!” diye bağıra çağıra müşterileri şikâyet ediyor. Kokarız tabii, Bodrum’un olmayan suyu patlayan turizmin milyonluk nüfusuna yetmiyor. Hepten koktuk ve de delirdik galiba.
Ben gittiğimde Bodrum yarımadasının farklı köşelerinde turistik tesis dışında bir şeyler inşa edenler de vardı. Kırmızı karıncalar kılığında birinci, ikinci sınıf mimarlık öğrencileri bunlar. Kırmızı tulumları var, gece gündüz çalışıyorlar. Okul bahçelerine bir şeyler yapıp duruyorlar.
Şu MEF FADA’nın tasarla-yap [design-build] stüdyoları olmasa Karya’ya gidemezdim zaten. Önce orman yangınlarından çok etkilendiği için Mazı’ya gitmek istedi öğrenciler. Sonbaharda oradaki ilkokula Oyun Evi’ni yaptılar. Sonra yazın Gümüşlük ve Dereköy ilkokullarına ders ve oyun yerleri, bir de Garaova Organik Tarım Okulu lavanta bahçesine seyir terası. Kırmızı karıncalar her yerde. Ondan önce Tunceli projeleri vardı. Bu sene yenilik çok. Sadece insanlar değil kedi ve köpekler için de işler yapıldı. İstanbul’dakiler dışında bir de Keşan ve Mardin’de çalışıldı. Gidemedim ama Instagram’dan takip ettim, Keşan’dakiler Saroz’a inip rüzgâr sörfü deniyor, Mardin’dekiler sürekli halay çekiyor. İşin aslı ekip olmak, birlikte hayal ettiğini gerçek hâle getirmek için sıcakta ter dökmek. Çadırda kalmak da var, her nevi haşaratla haşır neşir olmak da, ufak tefek kazalar da. Ama işte MEF FADA Anadolu turnesi pandemi sonrası yeniden başladı sonuçta. Bu işler benim gözlerimi yaşartıyor. Yok yok, gözüme tozlu sıcak kaçtı sadece.
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim…6
14. yüzyıldan Ahmed Gazi Medresesi veya MÖ 3. yüzyıldan Halikarnassos gymnasion’u gibi bölgenin eğitim mimarisi örneklerine bir küçük katkı da bu aralar bizim öğrencilerden olsun.
{aksi belirtilmedikçe tüm fotoğraflar İpek Yürekli}1. Alexander Herda, “Karya Halkının ve Karkiša-Karia Ülkesinin Erken Dönemlerdeki Kökenleri”, Karialılar: Denizcilerden Kent Kuruculara, ed. Olivier C. Henry, Ayşe Belgin-Henry (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2020).
2. Homeros, İlyada, çev. Azra Erhat ve A. Kadir (İstanbul: İş Bankası Yayınları, 2021).
3. Frank Rumscheid, “Mylasa (Milas)”, Karialılar: Denizcilerden Kent Kuruculara, ed. Olivier C. Henry, Ayşe Belgin-Henry (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2020).
4. “Anadolu Luvi/Hitit sentezi ışığında Arkeolojiye kazandırdığı ilkleriyle bir tarihi kent: Kaunos”
5. Poul Pedersen, “Halikarnassos: Karya’nın Metropolisi, Herodotos ve Maussollos’un Şehri,” Karialılar: Denizcilerden Kent Kuruculara, ed. Olivier C. Henry, Ayşe Belgin-Henry (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2020).
6. Nâzım Hikmet, “Davet”.