Lizbon’daki Siza yapıları, hikâye anlatıcılığı, azulejo’lar ve Portekizli
üç güçlü kadın üzerine.
Bizim gibi çok sayıda sıradan insan,
topraklarını, mallarını, hayallerini terk etmeye,
gözyaşları ve yükleriyle zulüm görmeye zorlandığında,
başka bir yere sığınma tecrübesini yaşadılar.
Belirsiz bir gelecek için varış noktası ve bagajsız bir ruh.
Yerleşmek, başka bir yaşam biçimine uyum sağlamak,
başka koşullarda yaşamayı öğrenmek için yeni bir yer bulunmalıydı,
ama her zaman aynı zarafet, haysiyet ve asaletle!
10 Ekim 1906’da
Panormos/Bandırma’dan bir nefes uzaktaki
Panormos Sykamies/Dutliman’da doğan
Chryso Kehagia’nın anılarından
Kaç kere kıyısından köşesinden geçmişimdir. Ama ben bu sefer Bandırma’ya seyyar eklercinin izini sürmeye gittim.
“Okuldan çıkınca, çarşıda köşedeki seyyar eklerciden ekler alırdım” dedi Elif eskileri anlatırken. “Nasıl yani, Bandırma’da seyyar eklerci mi vardı, hani şu eclaire olan? Fransız kasabası mı bu ya?” Varmış. Hem de seyyar camekânıyla günlük eklerlerini satan Ali Amca 80’ler 90’lar Bandırma’sında gerçekten bir efsaneymiş. “Ekler pastacı Ali. Kar gibi beyaz önlük, siyah kolluk. Seyyar tezgâhıyla yaz kış şehri dolaşıp ekler pastayı Bandırma’ya tanıtan, sevdiren pasta ustası Arnavut. Güzel insan” demişler internette. “Ben o pastaya ali-pasta denir sanırdım, ekler olduğunu çok sonra öğrendim” diye yazmış birisi de. “Yemediğini satmazdı” diyor kızı, “fazla zam yapmayalım, herkes yesin derdi.”1 Arnavut Ali Amca gibi anılmak hayattaki tek amaç olmalı.
Bandırma’da Arnavut çok. Çerkes, Pomak, Bulgar, Selanik veya Girit göçmeni de çok. 1886-1888 arasında Balıkesir’in ilk gazetesi olarak yayımlanan Karesi’de çıkan Bandırma haberlerinin derlendiği araştırmada,2 yazılarda Yazıcıyan Agop Efendi, Rum milletinden Yorgaki veya Tatar Abdullah Efendi, Çerkes Şarok, Arnavut Selim Ağa, Laz Osman Ağa, Köstenceli İsmail gibi köken belirten isimlerin ve sıkça da Rumeli muhaciri tanımının kullanıldığı görülüyor. Buralar her zaman göçmen memleketi olmuş. Büyük kısmı Ruslardan kaçıp sığınmışken, mübadeleyle getirilenler ve tabii gönderilenler göç trafiğinin önemli parçası. Ama bir sıraya dizmek lazım.
18. yüzyılın başında bütün dünyanın ilerici bildiği ve büyük dediği, bizim ise –herhalde din yerine bilimi, bağımsız araştırmayı desteklediği için, çok önemsediği denizciliği öğrenmek uğruna gemilerde, tersanelerde bilfiil çalıştığı için– deli dediğimiz Rus çarı Petro, imparatorluk reformları dahilinde dini sembol olan sakalların kesilmesi gerektiğine de karar veriyor. Don ve Dinyeper nehirleri civarında yaşayan bir Slav ırkı olan, vahşi savaşçılıkları ve tutuculuklarıyla tanınan Don Kazakları bunu inançlarına karşı bulup Osmanlı’ya sığınıyor. Osmanlı Devleti de onları Manyas Gölü yakınına yerleştiriyor. Birkaç yüzyıl burada yaşayan Kazaklar 1962’de anavatanlarına geri dönüyor. Dönerlerken tarihi eser olduğu gerekçesiyle yanlarına almalarına izin verilmeyen ikonalarını geride bırakarak. Bir de tohumlarını, Rusya’dan gelirken yanlarında getirdikleri meşhur Kazak fasulyelerini. Don Kazaklarının döndüğü yerler muhtemelen şu anda Rus işgali altındaki Ukrayna toprakları.
1783’ten itibaren Ruslar tarafından Kırım Hanlığı’ndan sürülen Tatarlar Osmanlılar tarafından Bandırma civarındaki köylere yerleştiriliyor.
1864’te gene çarlık Rusya’sının Kafkas işgaliyle büyük sürgüne maruz bırakılan Çerkesler, Osmanlı İmparatorluğu’nun farklı yerlerine olduğu gibi Bandırma Gönen bölgesindeki köylere de yerleştiriliyor. 1923 yılında ise bölgedeki Çerkesleri bir başka trajedi bekliyor. 1923 Gönen-Manyas Çerkes Sürgünü olarak anılan ve yakın zamana kadar pek de dillendirilmeyen bu olay 14 köy ahalisinin doğuya sürülmesini, bir sene sonra geri dönmelerine izin verilmesini ve bu arada perişan edilmelerini kapsıyor. Geri gelenler evlerine yerleştirilmiş Pomakları buluyor. Bir dönem anadilleri ve hatta çalgıları pşine bile yasaklanıyor.
1877-1878 arasındaki “93 harbi” olarak da bilinen Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında Rusya’nın bu sefer Balkanlar’daki genişleme saldırılarından kaçan Romanlar, Arnavutlar, Boşnaklar, Bulgar Türkleri ve Müslüman Slav halkı Pomaklar Anadolu’ya sığındıklarında büyük kısmı gene Bandırma-Gönen bölgesine yerleştiriliyor.
–21 Temmuz 1886 tarihli Karesi gazetesinde– …Germiyan vakası okuyucuya detaylı şekilde aktarılmıştır. Olayın kaynağını birkaç köyün ortasına yerleştirilmiş olan Tırnova muhacirlerinin bulundukları mahalden kaldırılmaları yolunda, muhacirlerle civar köylerdeki Çerkeslerin tartışması oluşturur...3
1912 Balkan Savaşı sonrasında da Anadolu’ya göç etmeye başlayan Rumelililer gene bu bölgedeki şehirlere yerleşiyor. Her gelenin buralara yerleştirilmesi, bölgenin hep tenha oluşundan değil elbette. Sürgünler gibi bu da devletin bitmek bilmez Anadolu’nun Müslümanlaştırılması, yok olmadı o zaman bari Türkleştirilmesi, yok yok daha da Müslümanlaştırılması, bu uğurda kimi kime kırdırsak politikalarının bir parçası. Ne de olsa öteki ötekini çekemiyor.
1924 senesindeki büyük mübadelede Yunanistan Krallığı’ndan getirilen Müslümanların bir kısmı 9 Mart 1924’te Akdeniz vapuruyla Bandırma’ya yanaşıp bölgeye yerleştiriliyor. Özellikle Selanik ve Girit göçmenleri çoğunlukta. Buraların yerlisi gayrimüslimler de gönderiliyor.
Kaymakamlık sitesine göre bugün ilçede 2011’de başlayan Suriye savaşından kaçan 500 göçmen bulunuyor. Sanırım şu anda göçmenlerin sayısı da etnik çeşitliliği de daha fazladır.
Bandırma’nın Türklerle ilk tanışması ise 1076’da Kutalmışoğlu Süleyman’ın gelişiyle oluyor. Öncesi Bizans ve Roma. 12. yüzyılda gene Bizans, 13. yüzyılda Karesi beyliği, 14. yüzyılda nihayet Osmanlılar. Yörenin “eskiden beri oturanları” denen Manavların ataları işte bu aralar gelmiş olan Türk boyları. Yörük deyişiyle “Yörüğün yörümeyenine Manav deriz.”
Bölgenin Kurtuluş Savaşı’nda Yunan işgalinden en son kurtulan yer olarak bilinmesi, nüfusunun çoğunluğunun gayrimüslim oluşuna bağlanıyor. Peki bunca devlet zorlamasına rağmen hayatta ve çoğunlukta kalabilmiş Rum ve Ermenilerin hiç mimari izi kalmamış mı yerleşim yerinde? Neredeyse hiç iz yok ortada. Anadolu şehirlerinin göz acıtıcı hâlini iyi bilen biri bile bir miktar şehirsel süreklilik arıyor.
En büyük süreklilik Bandırma’nın ezelden beri bir ticaret şehri olması ve çarşısının canlılığı herhalde. Evliya Çelebi, Bandırma için “Rum denizinde büyük bir ticaret iskelesidir”4 diyor. Bölgedeki bilinen ilk yerleşim, Kapıdağ Yarımadası’nda MÖ 800’lerde kurulan Kyzios da bir ticaret şehriymiş. Hatta para birimi antik dünyanın farklı köşelerinde geçer akçeymiş. E böyle konum olunca ticaret normal tabii. Nişanyan’a göre Bandırma’nın ismi 1795 tarihli bir haritada Panormo olarak geçiyor. Panormos Yunancada “korunaklı liman” demek. 1665’te ise Türkçe kaynaklarda Pandırma diye anılmış. Coğrafya bir paket olduğundan, Kyzios da bu korunmuş limanla birlikte depreme razı oluyor.
Hâlâ az da olsa kalıntıları görülebilen dev Hadrian tapınağı bir deprem sonrası 123’te ismi üstünde imparator Hadrian’ın yardımlarıyla bitirilmiş. Dev derken 116 metreye 62 metrelik Taşkışla boyutlarında bir binadan bahsediyoruz. Korint sütun başlıklarının çapı 2 metre civarında. Kendini tanrı zanneden yöneticilere de böyle görkemli binalar yakışır tabi. Ha Hadrian ha başka tanrı-kral? Tanrılar bir yana sıradan insanların günlük hayatı da canlıymış herhalde ki iki agorası var antik şehrin.
Bandırma çarşısında kumaşçının rengârenk çiçek desenli pazenlerle dolu vitrini göz alıyor. Aynı desenlerin pullarla işlenmiş şıkır şıkır dökümlü olanı da var. Bayılıyorum kumaşlara, “Bunları Pomaklar alıyor, şalvar dikiyorlar” diyor kumaşçı. Üç dört nesil börekçi olan, peynirci olan ailelerin dükkânları var. Eskiden ayakkabı ustalarının yeri olan arastada ise artık hazır geleni satsalar da gene ayakkabıcılar dizilmiş. Eski hal binası çırpınıyor ayakta kalmak için, ama cephesindeki yazı öyle güzel ki sökmeye kıyamaz insan.
Çocuk Sarayı’na kıymışlar ama. 1952’de Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından yapılan bir binaymış bu. Doğumevi olarak başlamış, sonra çocuk hastanesi gibi işleyen bir poliklinik olarak devam etmiş. Şehrin göbeğinde hasta çocuklara şifa veren kamusal bir yer hangi akla hizmet yok edilir ki. Yok edilmiş, yerine yapılan ise katlı otopark, ıvır zıvır.
Ölüm pasajı da benzer bir kaderi paylaşıyor. İsmi Gotik çağrışımlar yapan bu pasaj “ölümüne içilen” meyhaneler ve alkolikler yeri olarak anılsa da bir zamanlar yerinde Bandırma İdman Yurdu Lokali varmış. 1922’de kurulan bu spor kulübü futbol, güreş, bisiklet dışında yüzme, kürek, yelken gibi su sporlarıyla ilgilenenlerin de yeri. Yazlık bahçesinde düzenlenen eğlenceler, konserler, tiyatro oyunları, yanda halkevinin yönettiği sinema, karşıda bir başkası, tam merkezdeki bu bölgenin kadın erkek eğlenilen bir kamusal alan olduğunu gösteriyor.
Sonra 1960’larda bu güzelim binayı yıkıp yerine spora, –büyük ihtimal futbola–, katkı sağlaması için pasaj yapmışlar. Bandırma Müzesi’ndeki, Roma dönemine ait ölüm temalı rölyefteki kadın gibi saçımı başımı yolmak istiyorum. Benim gibi düşünenler yeni binayı ölüm pasajı diye anmaya başladılar sanırım. Ama artık o pasaj da yok zaten.
Müzede küçük çocuklu aileler oradan oraya koşuşturup duruyor, ellerindeki bilmece sorularını, sergilenen eserleri inceleyerek çözmeye çalışıyorlar. Müze ile ilçedeki ilkokulların ortak projesiymiş. “Çocukların tarihle ilgilenmesi açısından başarılı bir proje oldu” diyor müzedeki çok tatlı uzman hanım, “ama galiba aileleri için daha da iyi oldu” diye de ekliyor gülümseyerek. O sırada elinde kâğıtla bir baba telaşla yaklaşıyor “Altıncı soruyu çözemedik, yardımcı olur musunuz?” diye.
Böyle köklü bir tarih ve böyle zengin bir etnik yapı potansiyeliyle son zamanlarda yapılan bazı binalar insanı ürkütüyor. Mesela sahildeki hiçbir şeyi bağlamayan minyatür “boğaz köprüsü” veya yeni yapılan sur kılığındaki istinat duvarları Bandırma’nın seyretmelere doyulamayan, daha doğrusu gözlerden kaçamayan yeni şaheserleri. Bugün aynı şehirsel kaliteyi, geçmişi yüzyıllar, binyıllar öncesine giden birçok kasaba ve şehrimizde bulabiliyoruz. Bu bağlamda Anadolu’nun tek tipleştirilmesi politikası mimarlık ve şehircilik alanında muhakkak ki çok başarılı olmuş gözüküyor.
Eskiden İstanbul başta olmak üzere önemli kentlerin etrafına güvenlik amacıyla yapılan kale ve surlar günümüz Bandırma’sı ile de son derece güzel bir uyum sergiliyor. Sanki yıllardır buradaymış gibi bulunduğu alanla bütünleşen kale duvarlarındaki burçlarda, şanlı bayrağımız gururla dalgalanıyor.5
Tam mimarlık adına üzülmeye başlamışken, neyse ki Bandırma’nın cumartesi pazarına denk gelip mimar Şerafettin Engüdar’ın tasarladığı, 2016’da kullanıma açılan kapalı pazar yerini görüyorum. Gözüm gönlüm açılıyor. Binaya mı daha çok vuruldum, cıvıl cıvıl canlılığına mı, seyyar lahmacuncu kuyruğuna mı, minikler için satılan düğün elbiselerine mi, strüktürden tezgâhlara renklere mi bilemiyorum. Aynı gün Roman mahallesini de gezmiştik. Fıstık yeşili evin duvarı mıydı aklımda kalan, yoksa onlarca çeşit zeytinin her tondan yeşili mi? Ya da fuşya pembesi duvar mı, yoksa çilekler, karpuzlar mı? Bandırma rengârenk oldu birden, renkler, yerler, hayal, gerçek karıştı.
Geçen sene, konusu gerçek hayattan uyarlanmış bir film çekilmiş; Bandırma Füze Kulübü. Yüzyıllar önce Rus Bilimler Akademisi’ni kuran Deli Petro’nun izinden ilerleyen Sovyetler Birliği 1957’de Sputnik-1’i uzaya gönderir. Anlatılanlara göre, Bandırma’da bundan çok etkilenen birkaç lise öğrencisi Bandırma Füze Kulübü’nü kurar. Onlara hem maddi hem manevi hem de bilgi açısından destek olan İTÜ’lü Kirkor Duvarcı’nın katkılarıyla füze yapım ve deneme çalışmalarına hız verir, hayalleri gerçekleştirmek için uğraşırlar. Ne yazık ki, bu heyecan verici macera 1963’te Kirkor Bey’in Üsküdar’daki evinin kundaklanmasıyla sona erer. Kirkor Bey geri çekilir, dernek başka isimler altında devam etse de pek sesi duyulmaz. Daha da üzücü olan, seneler sonra 2018’de kulübün kurucularından biri arkasında şanlı bayrağımız bir röportaj verir ve “…Şimdi Kirkor dediğimiz kişi bir Ermeni, olabilir tabii, hiç alakamız yok, bize en çok Genelkurmay Başkanlığı yardım etti”, gibilerinden bir şeyler der. Bu hikâye de bir Türkiye klasiği olarak mehter marşı eşliğinde arşivdeki yerini alır. Bakalım bu heyecan verici hikâyenin filmini nasıl çekmişler, merakla bekliyorum. Filmin yönetmeni Bandırma’da “tarihi doku bozulduğu” için orada çekim yapamadıklarından şikâyetçi. Neden bozuk bu doku yaa, gel de sinirlenme dokuya.
Dokudan daha önemlisi hayatın kaybettikleri tabii. Bandırma sandal tutulup gezilen, cümbür cemaat plajına gidilen, su sporları yapılan, denizle ilişkisi olan gerçek bir sahil kasabasıyken, kıyının doldurulması, çamaşır deresinin kapatılması, dere boyunca dizilen asırlık çınarların kesilmesi, çoluk çocuk yürüyerek gidilen Livatya Plajı’nın arıtma tesisine, hemen yakınının maden şirketi dökümüne kurban edilmesi, eski binaların yıkılıp yerine otopark yapılması, günlük hayat için ne yazık ki geri dönülemez kötülükler olmuş.
Restore edilmiş tek tük eski bina var kasabada. Erken cumhuriyet döneminden Mimar Kemaleddin imzalı, birinci ulusal mimari akımı tarzında yapılmış iki bina özellikle göz önünde. Biri, aslı 19. yüzyıl başlarında inşa edilmiş Düyun-ı Umumiye binasının 1926‘da Bandırma Palas Oteli’ne dönüştürülmüş hâli. Bina arada farklı işlevler kazansa da 2018’de yeniden restore edilmiş hâliyle şu anda gene otel olarak kullanılıyor. Diğer bina ise aynı sene yapılmış olan iskele binası. O da türlü işlev değişikliği sonrası nikâh salonu olarak kullanılıyor. Bu çok kendine özgü iskele binası henüz yeni yapıldığında kuzeye bakan şehrin meşhur poyrazı, çatı kubbelerini uçuruvermiş. Mimarisi hâlâ çok özel, ama demek ki neymiş, bina yaparken doğal çevre verilerine dikkat edilmeliymiş. Ne de olsa akımlar geçici, doğa kalıcı.
Doğanın en kalabalık, en büyük mesafeleri aşan göçmen grubu olan kuşlar da bu göçmen memleketini seviyor. Bandırma’ya 50 km mesafedeki, kuş cenneti olarak da bilinen Manyas Gölü, göçmen kuşların Anadolu’yu geçerken kullandığı, İstanbul ve Çanakkale boğazlarından Hatay’a uzanan ana kuş göç yolunda önemli bir mola yeri. Ailemizin ornitoloğunun dediğine göre, Avrupa’dan Afrika’ya gidip gelen çoğu kuş Türkiye’den geçiyor. Gölde zaman zaman 239 kuş türüne rastlanabildiği iddia ediliyor. Ferdi Akarsu’nun biyolojik çeşitlilik ile kültürel/dilsel çeşitliliğin paralel olduğu savına burada hak vermemek zor yani.
2017’de Manyas Kuş Gölü’nün hemen yakınındaki, Daskyleion antik şehri kazılarında 2.600 yıllık iki mutfak bulunmuş.
Lidyalıların bu yöredeki mutfak ve yeme içme âdetlerini öğrenebileceğiz. Manyas Gölü’ne dayalı bir yiyecek kültürü görünüyor. Ne tür yiyecekler tüketiliyordu, hangi yöntemlerle yemek pişiriyorlardı, bunların hepsini laboratuvar incelemelerinden sonra daha net ortaya koyabileceğiz.
O mutfakta höşmerim de pişer miydi acaba? Ama Çerkes peyniri, arnavutciğeri veya Kazak fasulyesinin Bandırma mutfaklarına sonradan girdiği kesin ve tabi izini sürdüğüm eklerlerin de. İşte hepsi ve daha çeşitlisi bir arada olunca şölen oluyor. Bu bolluğu bulmuşken geçmişin, çeşitliliğin ve şölenlerin değerini bilmek iyi olurdu. Bugünün ve yarının göçleri trajedi yerine izi sürülecek yenilikler getirsin hepimize.
Bandırmalı ve hepimiz gibi göçmen kökenli
Elif Alkay’a en içten teşekkürlerimle.
{kaynağı verilmeyen tüm fotoğraflar: İpek Yürekli, 2022}1. “Caddelerde sokaklarda kolunda taşıdığı camekanla ekler pasta satardı. Biri pasta istediği zaman ayaklığı açar, camekânı üstüne koyup pastayı verirken; bu pastanın enfes tadını bilen insanlar onu fark ederek başına toplanır ve çoğu zaman olduğu gibi fazla gezmeden pastalar o anda bitiverirdi.”
2. M. Polat, “Karesi Gazetesinde Bandırma (1886-1888)”, Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, 2022.
3. Agm.
4. Zeynep Güney, Bandırma Elektrik Santrali, Restorasyon Projesi, Yüksek Lisans Tezi, Ekim 2012.
5. Bandırma’nın yerel gazetesi İlkhaber, 4 Ocak 2008.