Lizbon’daki Siza yapıları, hikâye anlatıcılığı, azulejo’lar ve Portekizli
üç güçlü kadın üzerine.
Kütüphanedeki kitapları ayıklayıp kutulayıp verme işlemi haftalara, aylara yayıldı. Taşıyıp durduk kutu kutu. Kitap dediğin meret amma ağır. Ayten, “Ev ne kadar ağır bir şeymiş” dedi. Her anlamda evet. Yüklü bir yer. Ben de evle beraber sadece yükümü geride bıraktım sandım ama ev, bırakmak istemediğim bir parçamı da tutmuş kendinde. Gençliğimi, çocukların küçüklüğünü, kukuriku partilerini, şaşkın iyimserliğimi, geri gelmez bir yığın şeyi. Acıtan bir boşluğu var. Mekânları hayattan koparmak zor.
Taşınan herkes bilir ki ev durdukça anılarla beraber eşya biriktirir. Arada bir temizlersin, ayıklarsın, dağıtırsın, atarsın. Gene birikir. Sıra taşınmaya gelince kutular yığıldıkça yığılır. Her ayıklama pişmanlığa mahkûm. Sonrasında ara sıra aklına düşen bir şey, çoktan uçmuştur. Çok gerekliler bulunamaz bir türlü. Özenle kutulananların bir kısmı ise o kutudan hiç çıkmayacaktır.
Bütün filleri sarmalayıp kutulayıp getirmek ama her gün kullandığın küçük kahve öğütücüsünü arkada bırakmak hangi akla hizmet mesela.
Eşyasız yaşamayı hedeflemek lazım. Bir kanalda dar bir gemi ev bulmalı, içine hiçbir şey sığmayan. Kahve öğütücüsü olmasa olur da filsiz nasıl olacak bilmem. Kanallarda o daracık, basık evciklerde yaşayanlar çok. İki gün bir yerde demirleyip yollarına devam ediyorlar. Bu ülkenin muazzam su yolları ağında dolaşıp duruyorlar.
Tarihte İngiltere’nin iki çok önemli ulaşım ağı olmuş. Birincisi su yolları ağı. İkincisi de demiryolları. Cumhuriyetin onuncu yıl marşındaki “Demir ağlarla ördük anayurdu dört yandan” misali örmüşler adayı. Ama burada biraz daha erken olmuş işler. Sonra gidip elâlemin memleketlerini de örmüşler, başlarına çorapla beraber. 1840’lardaki –elbette ki Victoria dönemi– büyük demiryolu patlamasında, aşağı yukarı on senede ülkedeki bütün şehirlerin, hatta kasabaların büyük çoğunluğu trenle ulaşılır hâle gelmiş. İskoç mucit James Watt’ın buhar makinesini efektif kullanıma geçirip androposen çağını dünyanın başına musallat edişi, şunun şurasında tren yolculuğunun bütün İngiltere günlük hayatının parçası olmasından elli sene kadar öncesi.
Erken kalkan yol alır da altyapı o zamandan bu zamana eskiyor tabii. Bir dökülme var sistemde. Herkes tren iptallerinden, gecikmelerinden şikâyetçi. Çalışanlar makul ücret ve iş güvencesi, özel tren şirketleri ise kâr peşinde. Hem dünya para alıp hem de insanları minibüs dolmuş usulü ayakta tıklım tıkış götürmek biraz ayıp oluyor. İşçi Partisi iktidara gelince trenleri yeniden tamamen kamusallaştırmayı vaat ediyor.
Ada boyunca yük ve insan taşımak için, demiryolu sisteminden önce su yolu sistemi var. Bu sulak diyarda kanal yapımı Roma devrine kadar uzanıyor. Öncelikli hedef, sellerden korunmak. Vatandaşlık, maaş ve toprak uğruna savaşan çilekeş lejyonerlerden kurulu dev Roma ordusu dünyaya dehşet saçarken her gittikleri yerde iz bırakmışlar.1 Romalıların ta nerelerden kalkıp koca Avrupa’yı yürüyerek aşıp, o da yetmedi, denizin ortasındaki adada şehirler kurmasına şaşırmıyoruz. Büyük Galyalı düşünür Hopdediks’in dediği gibi, “Bu Romalılar kafayı yemiş” çünkü.
Cirencester şehri Romalıların kurduğu Corinium’un bugünkü hâli. Yer isimlerinin sonuna gelen -cester, Latincedeki askeri kamp, kale anlamındaki castrum’dan gelirmiş zaten. Nerde bir -cester, -chester, -caster görsek anlayalım ki bir zamanlar Roma kalesi, bilemedin lejyon kampı varmış oralarda. Loughborough eşrafından Cansu ve Avşar’ın tabiriyle “cottage cottage Cotswolds” gezimizde girdiğimiz Corinium Müzesi’nde istilacı Romalılarla yerel Keltlerin melez kültüründen örnekler var. Kelt inanışında bereket getirdiğine inanılan ve Romalıların genii cucullatii dediği esrarengiz kukuletalı, pelerinli ruhların rölyefleri Roma stelleri üzerinde yerlerini almış. Kökeni Keltçe başlık anlamına gelen cucullo’ya dayanan kukuleta da bize evine dönen Romalılarla geldi belli ki. Kukuletanın da yolu uzunmuş anlaşılan.
Günümüz İngiltere’sinde Keltçeden gelen yer ismi pek kalmamış olsa da nehir isimlerinin çoğu Keltçe kökenliymiş. Thames mesela “tam” kökünden geliyor. Anlamının “karanlık” olduğunu söyleyen de var, “dümdüz yayılan” olduğunu da. İkisi de inandırıcı bence. Keltçem kıt tabii, bilemiyorum. Sonuçta yeryüzündeki hayat akışını sağlayan nehirlerin Kelt kültüründe hem günlük hayatın hem de dinsel ritüellerin parçası olduğuna dair çok buluntu var. Nehir diplerinde bulunan değerli metal eşyalar bu ritüellerin izi.2 Romalılar buna asker, mal ve köle taşımasıyla kapitalist ticari boyutu eklemiş. Sonra bu boyuttan yürüyüp gitmiş bütün Batı Avrupa.
Doğal nehirler, onların ıslah edilmiş küçük kolları ve bunları bağlayan irili ufaklı kanalların birlikte oluşturduğu dev ağ ise 18. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkıyor. Lock sistemi ve gemilerin üzerinden yürüdüğü sukemerleri sayesinde topoğrafyanın da aşıldığı, toplam uzunluğu 3.500 kilometrelere varan bir su yolları ağı bu. Bütün bu kanalların orta yerinde 18. yüzyılda endüstri ve ticaret merkezi olmuş Birmingham var. James Watt da boşuna Glasgow’dan buralara taşınmamıştır herhalde. Zamanında Dickens kahramanı Mr Dombey trenle yaklaştığı Birmingham’ı “kalın kül tabakası örtülmüş ölüm şehri” olarak görüyor.3 Bugün ise trenle geçerken ağaç yoğunluğuyla fark ediliyor bu sulak şehir. Suyun hem yeşili ve bereketi hem de endüstriyi ve dumanı getirmesi ne tuhaf.
Sıradan insanlar için demiryolu sistemi günlük hayatta suyolu sisteminden daha efektif tabii. Bizim Londra tren bağlantımız Paddington istasyonu üzerinden. Yol üstünde bir de Reading istasyonunda duruyoruz. Her iki istasyon da rayların istasyonla buluştuğu yerde geniş açıklık geçen strüktürlerin taşıdığı örtüleriyle etkili boşluklar yaratıyor. 2013’te yapılmış olan Reading istasyonundaki saçak, zarif bir hareketle kalkarak ışığın içeri sızmasını sağlamış. 1854 yılında açılan Paddington istasyonundaki ise dantel gibi işlenmiş çelik yapısıyla çok görkemli. Örtünün camlarını 1990’larda pleksilerle değiştirmişler.
Mimarlık tarihi derslerinde çelik-cam binaların öncüsü olarak, 1851 yılında Londra’da, şehrin orta yerindeki Hyde Park’ta Great Exhibition [Büyük Sergi] için yapılan Crystal Palace [Kristal Saray] gösterilirdi diye hatırlıyorum. Dönemin sanat eleştirmeni John Ruskin “büyük bir sera” olarak tanımlıyor nefret ettiği bu dev binayı. Mayıs-ekim ayları arasında açık kalan yapı, sergi bitince sökülüp Londra’nın güneyinde tekrar kuruluyor, İkinci Dünya Savaşı’na kadar kaldığı bu bölgeye de Crystal Palace adını hediye ediyor. Mahallenin futbol takımının eski püskü stadyumu premier ligin en iyi atmosferine sahip stadlarından biri olarak kabul edilmekte. Bizim ailenin futbolsever gençlerinin de olmazsa olmaz diye tavaf ettiği, komşu teyzelerle amcaların evlerinden çıkıp maça geldiği, günümüz kapitalist futbol dünyasında büyük şehirlerin ender kalmış mahalle statlarından biri bu. Her maçta mimarlık tarihinin önemli bir binası anılıyor ister istemez.
Büyük Sergi’nin yapılış amacı, iyimser bir bakışla, teknolojinin ve endüstrinin insanlığa daha iyi bir gelecek sunabileceğini göstermek. Serginin muazzam geliri endüstri araştırmaları, teknoloji eğitimi fonları ve ayrıca Kensington’da yan yana dizilen Victoria & Albert Müzesi, Bilim Müzesi ile Doğa Tarihi Müzesi’nin kurulması, Royal Albert Hall konser salonun yapılması için kullanılıyor.
Bütün bu sergiler, binalar, müzeler Kraliçe Victoria’nın çok âşık olduğu beyi Prens Albert’ın başının altından çıkıyor. Teknolojiye, bilime, yaratıcı olana meraklı prensin ilerici çalışmaları olmuş ama bence en önemlileri, çocukların çalışmasına ve köleliğe karşı duruşu. Hem de danışmanlarının ikazlarına rağmen. Evlendikten sonra kamuya açık yaptığı ilk konuşmasında, köleliği “medeni dünya üzerindeki en kara leke” olarak tanımlıyor.4 Samimi miydi bilemem ama tarihe böyle geçmiş prens.
Victoria ile Albert her alanda meraklı tiplermiş anlaşılan. V&A müzesinin 1873’te açılan “dökme kalıp kopya salonları” tam bir toplama yeri. Amaç dünyadaki güzellikleri gidip de göremeyenlerin ayağına getirmek. Halkın zevkini inceltmek ve görmemişleri eğitmek gibi modernist bir tavır var işin içinde. Bir arada duran üç Davut, sekiz Musa kafası, lahitler, rölyefler derken dünyadan kopyalayıp getirdikleriyle müzeyi çıfıt çarşısına döndürmüşler. İmkânları da varmış belli ki. Benim fil biriktirmemden farkı yok aslında. Müzenin bugünkü hâlinde yeni sergilerin bazıları da kalıcı koleksiyon kadar heyecan verici. Her yeni sergide yeniden birikenler var. Yeni sergi kurmak da yeni ev kurmak gibi.
Mutfak penceresine iliştirdiğim yazı bana her gün bunu hatırlatıyor: “Çay koy, yeniden başlıyoruz.” Ama neye? Yeniden biriktirmeye elbette.
{Aksi belirtilmedikçe tüm fotoğraflar: İpek Yürekli}1. Legion: Life in the Roman Army, British Museum, Sergi, 2024.
2. John Haywood, The Historical Atlas of the Celtic World (Londra: Thames&Hudson, 2015).
3. Jeremy Black, England in the Age of Dickens 1812-70 (Stroud: Amberly Publishing, 2021).
4. A.N. Wilson, Prince Albert: The Man Who Saved the Monarchy (New York: Harper, 2019).