Lizbon’daki Siza yapıları, hikâye anlatıcılığı, azulejo’lar ve Portekizli
üç güçlü kadın üzerine.
Bozcaada-Geyikli feribotunda, adadan dönüyorum. Kafamdaki haritada Troya Savaşı destanında Troyalılara görünmeden Bozcaada’nın arkasına gizlenen Akha gemilerinin güneyde hangi koylara saklandığını hayal ediyorum; Ayana koyunun oralar olsa gerek. Bugün boğaz geçişini bekleyen, poyrazdan korunmak için ada açıklarına sığınan tankerler gibi demir atmış yüzlerce gemi. Troya kuzeydoğuda karşıda bir yerlerde.
Kuzeybatıda ise inişli çıkışlı siluetiyle Gökçeada net olarak seçiliyor. Turistliğin görev bilinciyle kurabiye ve şarap paketlerini almış iki yolcu, yanımdaki Gestaş görevlisine heyecanla soruyor: “Şu gözüken Gökçeada mı?” Görevli tersliyor onları: “Buradan Gökçeada gözükmez!” Harita tuzla buz. “Peki bu hangi ada o zaman?” Kötü kötü Gökçeada’ya bakıyor. Nerdeyse “Orada ada mada yok” diyecek. Demiyor ve gidiyor, yok olduğuna emin ama. Bilmiyorsan yoktur, çok basit.
Troya Müzesi’ni Troya Savaşı destanından, Troya Savaşı’nı Homeros’un İlyada’sı ve hatta Odysseia’sından ayrı düşünmek kolay değil. Tahmini Troya Savaşı’ndan 400 yıl sonra yaşamış, bir ihtimal Smyrna doğumlu olan kör ozan Homeros’un milattan önce 8. yüzyılda bu destanları yazıya geçirdiği kabul ediliyor. Bu iki destanın, yüzyıllarca devam eden sözel anlatım geleneğinin parçası olarak kuşaktan kuşağa aktarıldığı da biliniyor. Dünyanın birçok bölgesinde olduğu gibi Anadolu’da da yakın zamana kadar devam eden epik geleneğin öncüleri bunlar.1
Öylece gemilerden, barakalardan pıtrak gibi insan
Skamandros ovasına aktı yayıldı
İnsanların, atların ayakları altında inledi toprak
Baharda yeşeren yapraklar gibi durdu binlerce kişi
Çiçekli çayırlarında Skamandros ovasının2
Troya Savaşı’nın hikâyesi bir yanıyla tipik bir kendi kararlarını vermesine, kendi hayatına sahip çıkmasına tahammül edilemeyen bir kadının ve de “Bana yar olmayanı kimseye yâr etmem” diyen adamların hikâyesi. 3.100 yılda bir arpa boyu yol gidememiş olabilir miyiz? “Yüzüne bakanın ölümsüz tanrıçalara benzettiği” Troyalı Helen’in, nam-ı diğer Spartalı Helen’in güzelliği hikâyenin en önemli konularından biri. Güzel kadınlar ve kadınları sevmek yerine bu güzelliği ele geçirmeye takıntılı savaşan erkekler, kısaca dünyaya erkeksi hatta maço bir bakış, destanın özeti sayılabilir.
Homeros’un İlyada’sı Troya Savaşı’nın küçük bir bölümünü anlatır aslında. Tam bir savaş hikâyesidir; birbirini tepeleyen insanlar ve fitne fücur tanrılarla, tanrıçalarla doludur. Her savaşta olduğu gibi entrikanın, kurnazlığın bini bir paradır. Kitabın ilk kelimesinin “öfke” olması şaşırtıcı değil. İlyada, “öfke” ile başlar ve ister istemez “yas” ile sona erer.3 Savaşı sonlandıran tahta at kurnazlığı hikâyesi ise üstünkörü Odysseia’da geçer. Destanlar boyunca kadınlar alınır verilir, köleleştirilir, tecavüzler edilir. Ama nedense İlyada’da en çok “kahramanlar” Achilleus ve Hektor’un mücadelesi için dertlenilir.
Tarih içinde Anadolu’nun “Batı”yı yenilgiye uğrattığı durumlarda, “Hektor’un intikamını aldık” deyişi gündeme gelmiştir. İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet’e veya Kurtuluş Savaşı’nda Mustafa Kemal Atatürk’e yakıştırılır bu sözler. Sonuçta her iki liderin de okumaya, bulundukları toprağın tarihine ilgisi biliniyor, kendilerini Anadolulu Hektorgillerden görüp demiş olabilirler.
Ama yani, hakkı zaten verilmiş, adına ağıtlar yakılan, günler boyu cenazesi yapılan Hektor’un değil de, olsa olsa hakkı yenmiş, savaşın sonunda vahşice tecavüz edilen Kassandra’nın intikamı söz konusu olabilir. O Kassandra ki bütün şehri gelen felaketlere karşı uyarıp da sözü dinlenmeyen, dinlenmek ne kelime, üstelik alay edilen, bugünün gelecekle ilgili insanlığı uyaran bilim insanları misali, sağduyunun sesi bir anti-kahraman. Kahraman Hektor ise “Yazık bana” diye hâlâ ağlıyor Troya Müzesi’nde, ama çok aradım, Kassandra’nın izi yok.
2018’de kullanıma açılan Troya Müzesi işlev olarak da mimari olarak da bir info-box olarak adlandırılıyor. Müze, müdürünün deyimiyle dilsiz kalmış Troya’nın dili hâline geliyor. Azra Erhat 1950’lerde turizme açılan Troya kentinin turistler için yapılmış kır kahvesi ve otobüs seferleri öncesinde, esas kazı yerindeki bakımsızlığın, başıboşluğun giderilmesine ve tarihinin anlatılmasına, aktarılmasına, ayrıntılı bilgi verilmesine ihtiyacı olduğunu söylemiş.4 Çünkü Troya kenti ziyarete gelenler için ilk bakışta bir hayal kırıklığıdır. Ayakta duran yapısı yoktur, üst üste binen katmanları tarumar edilmiş durumdadır. Üstelik bu durum yeni de değildir.
Strabon milattan önce 7’de yazdığı tahmin edilen Coğrafya adlı eserinde, ziyaret ettiği Troya ve çevresini oldukça detaylı bir şekilde anlatır: “Eski kentten hiçbir iz kalmamıştır, bu çok doğaldır. Çevredeki bütün kentler yağmalanmıştır, fakat tümüyle yıkılmamışlardır. Onun ise, diğerlerinin yapılabilmesi için, bütün taşları alınarak, tamamen tahrip edilmiştir.”5
Troya kentinin, “MÖ 3000’lerde başlayan ve MS 13. yüzyıla kadar kısmen kesintilerle devam eden uzun yerleşim silsilesinin”6 katman üstüne katman kalıntıları kendi başına pek de hikâyeler anlatmaz; ama konumu, güneşi ve rüzgârıyla ima eder. Bu hâline rağmen Troya’nın yükü ağırdır. Yaşarken de yıkılıp gittikten sonra da dünyayı yönetmeye soyunanlar için ziyaret yeri olmuştur. Büyük İskender’in, Sezar’ın, Augustus’un, Hadrian’ın, Konstantin’in, Fatih’in yolu buradan geçer.7 Savaşların vahşetini gizlemek için yaratılmış savaş romantizmi hiç bitmez.
Müze bu romantizmi sorgularcasına bizi usulca toprağın altına alır. Sonra ana sirkülasyon sistemi olan rampalarla farklı katmanlara çıkartır. Rampanın sonu terastır. Bu teras, destanda Troya ihtiyarlarının batı kapısı surlarının üstünde durarak savaşı izlemiş olduğu yeri hatırlatır çıkanlara. Buradan güneybatıya bakınca Bozcaada ve önündeki Troya’nın limanı kabul edilen Beşik Koyu’na kadar bütün ova görülür. Diğer yönde ise Boğaz girişi ve binlerce yıl önce dolmuş Karamenderes/Skamandros deltası önümüzdedir. Homeros’un defalarca tekrarladığı gibi her daim “rüzgârlı” bir yerdir burası. Müzenin kahvesinin hoşsohbet çalışanı bu teras için, orada da oturacak yer olsaydı ne iyi olurdu diyor. Çok haklı. Müzede konuştuğum herkes gibi binayı çok beğeniyor ve dünyadaki örneklerle yarıştıklarını söylüyor. Sonra mütevazılığı bir yana bırakıp hemen ekliyor, “Hatta tabii en iyisiyiz.”
Az sonra vardılar Batı kapılarına
Orda, Batı kapılarının üstündeki kulede
…
Priamos’un çevresinde kurmuşlardı yaşlılar derneğini
…
Kulede böyle oturuyordu Troyalı ulular8
Troya Müzesi kahvesi, dışarısıyla ilişkili değil. Müzenin sırlarla dolu bir kutu olarak dışa kapalı karakteri burada da korunuyor. Giriş katındaki kütüphane, konferans salonu, sergi ve etkinlik alanları, tuvaletler, dükkân yanında bütüne hâkim mütevazı bir kahve bu. Burada oturup bir şeyler içtiğim, etraftaki beş benzemez ziyaretçilere bakındığım, tesadüfen rastlaştığım tanıdıklarla sohbet ettiğim, çalıştığım zamanlar, müzenin giriş katının hareketli bir kamusal alan olarak işlediğini gösterdi bana. Bu, çay ocağının mimari organizasyondaki konumunun iyi seçildiğinin ve mimarinin kullanıma katkısının kanıtı sayılır. Ama diğer taraftan bakınca da bu katta çalışan herkesin son derece güler yüzlü, yardımcı ve nazik olmasının da mimarinin algılanışına katkısı büyük olsa gerek. Troya Müzesi mimari ile kullanımın üst üste örtüştüğü nadir yerlerden olmuş. Bazen öyle denk gelir, bu ikisi “trink” diye birbirine oturur; mimar, kullanıcı, çalışan, ziyaret eden, uzaktan bakan herkes o yerin parçası hâline geliverir. Kahvede komşu masadaki Türk-Alman ailenin “Türkiye’de gördüğümüz en iyi mimarlık” demesi boşuna değil. Mesele bu denk gelme hâli. Üstelik yalın tarzı, temiz geometrisi ve gizlenmemiş iddialı strüktürüyle, kullanılan malzemelerle bir de Güney Amerika müze binalarına benzetiyorlar. Lina Bo Bardi’nin MASP’ı ve Paulo Mendes da Rocha’nın MuBE’si uzaktan göz kırpıyor.
Binada doğal ışığın, brüt beton ve paslı korten yanında en önemli yapı malzemesi olarak kullanıldığını görüyoruz. Çepeçevre dolanan rampalarda ışık gölge etkisi maksimuma çıkıyor. Rampaların bağlandığı sergi mekânlarında ise sergilenen ile izleyen arasında farklı ilişkiler kurulmuş. Müzenin koleksiyonu hikâyesinin yüküne göre hafif kalsa da bilgilendirmelerle beslenmiş ve bütün oluşturulmuş. Ama gene de Kassandra’nın hikâyesi eksik kalmış.
Yaz boyu müzeye gidip gidip geliyorum. Bu sayede Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın tuhaf uygulamasını da öğreniyorum. İndirimli müze kartlarıyla bir müzeye senede sadece iki kere girilebiliyormuş. Bakanlığın bu dahiyane tasarruf tedbiri hamlesiyle öğrenci ve öğretmenlerin müzelere doluşmasına engel olması ne kadar da isabetli bir karar, tebrik ederim. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın kamuyla ve kültürle ilişkisi acilen gözden geçirilmeli.
Her kamusal bina gibi müzelerin de buzdağı misali gizli kalmış alanları onları işler hâle getiriyor. Troya Müzesi’nin hemen hemen bütün destek alanları, en çok karşılaşmanın olduğu en görünür yer olan giriş katında. Ancak bu kat aynı zamanda da görünmez olan yeraltı kotunda bulunuyor. Görünen ile görünmeyen arasında tam da olması gerektiği gibi hem çok net hem de rahatlıkla değişebilir bir ilişki var. Müzede bu görünen ile görünmeyen arasındaki sınırı zaman zaman esnetmeye yönelik bir uygulama olarak, restorasyon laboratuvarlarının, konservasyon süreçlerinin gözler önüne serildiği “perdeler açılıyor” günleri düzenliyorlar. Ben gittiğimde, günü olmasına rağmen yapılmıyordu. En son bakan geldiğinde yaptık dediler. Aman olsun, neme lazım, iyidir bakanları eğitmek.
Bu kadar dışa kapalı bir binanın yeriyle bu kadar kuvvetli ilişki kurabilmesi nadir olur. Müzenin çevresindeki bahçeler kısmen bakımsız kalmış olsa da zeytiniyle kekiğiyle bölgenin bereketini yansıtıyor. Coğrafyanın bitkisi, rüzgârı, ışığı, terasta ve cephedeki yırtıklarda karşımıza çıkıveren manzarası bu kapalı kutunun parçası olmuş. “İzleyiciyi kısmen ve bazen tamamen fiziki bağlamdan koparmak ve tekrar bağlamak” mimarların öncelikli amaçlarından biriymiş zaten. Sadece coğrafya değil, Troya’nın bugünün bölge insanlarıyla ilişkisi de yeniden kuruluyor. Bu bağlamda müzenin tam karşısındaki Tevfikiye köyünde inşa edilen “Troya tarzı” binalar beni zorluyor doğrusu. Ama kabul etmek gerekir; gözünün önündeki adayı görmeyecek kadar ilgisiz, yaşadığı coğrafyanın haritadaki yerinden bihaber, o yerin tarihini geçtim bugününü görmezden gelen, var olanı yok saymaya meyilli bir reddedişi kırmak da hiç kolay değil.
Troya Müzesi’nde bir arkeoloji müzesinin yapması gereken en önemli şeyi yapmaya çalışıyorlar; cehaleti kırmaya, insanlara zaman-mekân ilişkisini sorgulatmaya, yaşadıkları toprakları tanıtmaya, fark ettirmeye, benimsetmeye, sevdirmeye, hatta ona âşık etmeye. Çünkü Anadolulu kör ozan Homeros güzelliği öne çıkartadursun, esas önemli olanı bir başka kör Anadolulu ozan Âşık Veysel söylüyor:
Güzelliğin on par’ etmez
Bu bendeki aşk olmasa
{tüm fotoğraflar: İpek Yürekli}* Bu metnin ilk versiyonu Mimarlık dergisinin 422. sayısında yayımlanmıştır.
1. Rüstem Aslan, Homeros, İlyada ve Troya (İstanbul: E Yayınları, 2016).
2. Homeros, İlyada, çev. Azra Erhat ve A. Kadir (İstanbul: İş Bankası Yayınları, 2021) (MÖ 8. yy)
3. Stephen Fry, Troy (Penguin Random House, 2020).
4. Azra Erhat, Mavi Anadolu (İstanbul: İş Bankası Yayınları, 2021/1960).
5. Rüstem Aslan, “Homeros’un İzinden Troya ve Troas Bölgesi: İmparatorlar, Seyyahlar, Tüccarlar ve Arkeologlar”, Suyun ve Rüzgârın Şehri: Çanakkale, der. İbrahim Dizman (İstanbul: İletişim Yayınları, 2020).
6. Rüstem Aslan, Homeros’tan Günümüze Troya (İstanbul: Heyamola Yayınları, 2018).
7. Erdal Yazıcı, Destanlar, Yontular ve Resimlerde Troia Savaşı; Sevda, Hüzün, Acı, Direniş, Yıkım (İstanbul: Uranus Fotoğraf Yayın Yapım, 2019).
8. Homeros, age.