Lizbon’daki Siza yapıları, hikâye anlatıcılığı, azulejo’lar ve Portekizli
üç güçlü kadın üzerine.
Mesele şu ki,
hepimiz öldüren hikâyenin
bizi de içermesine
göz yumduk.1
Bitmek bilmeyen, metrelerce devam eden dokuma heyecanlı bir şeyler anlatıyor. Oklar, mızraklar, kılıçlar kalkanlar havada uçuşurken, kafası kopmuş askerler, tepetaklak olmuş atlar yerlerde yuvarlanırken, kıyıda köşede tarla sürenler, yanan evlerden kaçanlar, ziyafet sofrasına yemek hazırlayanlar da görülüyor. “Bayeux Dokuması” bir savaşın yetmiş metre uzunluğunda, elli santimetre genişliğindeki sinematografik anlatımı.
1066’daki Hasting Savaşı bu. İngilizlerin Anglosakson kimliklerinin Normanlaşmasının başlangıcı. Savaşın öncesini sonrasını üşenmemiş dokumuşlar. 1070’lere tarihlenen orijinalin 1885’te dokunmuş bire bir kopyasına bakıyoruz. Viktorya döneminde İngilizler dev Trajan sütununu olduğu gibi kopyalamış, bunu mu yapamayacaklar! Tabii dönemin mutaasıplığı sebebiyle orijinal dokumadaki çıplak adamlara don giydirmek gibi birtakım sansürler yapılmış ama onun dışında tamamen aslına sadık. Bir de işleyen kadınların isimleri eklenmiş, insan görünce bir mutlu oluyor.
Bu film şeridi gibi ilerleyen hikâyeye savaş kadar etrafındaki kırlar, ağaçlar, denizler, yelkenliler de işlenmiş, hatta 1066’da geçen Halley kuyrukluyıldızı da dahil edilmiş. Tabii o zamanlar ismi Halley değil, şeytan falan, pek hayra alamet görülmüyor. İsmini 17. yüzyılda İngiliz astronom Edmond Halley veriyor. “Bakın gene gelecek bu, tekrar tekrar, sakın korkmayın” diyor. Dinleyen kim, hep bir korku, bir felaket işareti, hep bir “Ya dünyaya çarparsa!” telaşı. “Bu gece nısfü’l-leylden iki saat sonra küre-i arz, Haley’in kuyruğuna dahil olacaktır.”2 Ben de bir gece Bozcaada’nın göğünde kuyrukluyıldız gördüğümde tırsmıştım hafif, ne yalan söyleyeyim. Halley meraklı toplumlara rasathaneler, astronomlar, 1986’da geldiğinde bize de bir Eurovision şarkısı kazandırıyor. Bu sefer İlhan İrem’in iyimser sözleriyle müjdeli haber olarak yorumlanarak. 1577’de başka bir kuyrukluyıldız (C/1577 V1, Tycho Brahe kuyrukluyıldızı) İstanbul semalarında belirince müneccimbaşı ve astronom Takiyüddin tarafından zü-zeneb (kuyruklu) olarak adlandırılıyor. Düşünüyorlar taşınıyorlar, sonunda bunun ordunun İran seferine çıkması için göklerden gelen bir işaret olduğuna karar veriyorlar. Çok lazımmış gibi savaş için bir mazeret daha hâline gelen zavallı kuyruklunun bu arada, bütün dünyadaki resimleri gibi, buralarda da birkaç minyatürü yapılıveriyor.
Minyatürler geçmişimizden bilgi almamız açısından çok önemli belgeler. Keşke günlük hayata daha çok odaklansalarmış. Osmanlı minyatürlerine şöyle bir bakınca Osmanlı tarihindeki en önemli olaylar savaşlar ve sünnet düğünleriymiş gibi gözüküyor. Aman ecdadımızın erkekliğine ve savaşçılığına helal gelmesin! 1720’de lll. Ahmet’in oğullarının sünnet düğünü şenliklerini anlatan Surname-i Vehbi’deki Nakkaş Levni imzalı levhalardan biri, geçit töreninde bir savaş temsili olarak, bir kale maketinin geçişini ve kalenin alınış simülasyonunu anlatır. Savaş temsilinin temsili diyebileceğimiz bu minyatürde yalancıktan atılan toplar tüfekler gösteriliyor. Bunların gerçeklerini ise mesela Kanuni Sultan Süleyman’ın Mohaç Savaşı’nı gösteren, Seyyid Lokman’ın 1588’de tamamladığı Hünername’deki Nakkaş Osman minyatüründe görüyoruz. Bu minyatür, araştırmacı Philamina Cunk’ın deyişiyle “yoldan geçen biri tarafından çiziverilmiş” gibi gözüküyor.
Uçtuk Mohaç ufkunda görünmek hevesiyle,
Canlandı o meşhûr ova at kişnemesiyle!3
1526 Mohaç Savaşı’nı biz zafer diye biliriz. Macarlar için ise bu yenilgi öyle bir ulusal travma imiş ki “Mohaç’ta daha beterini yaşamıştık” gibilerinden bir deyişleri varmış.4 Süresinin kısalığı sebebiyle savaş sayılmaz diye muharebe de deniyor. Ama etkisi çok büyük. Bağımsız Macar krallığının yok edilişi, parçalara bölünüp darmaduman edilişi anlamına geliyor. Osmanlılar için de Avrupa’da ilerleyişin önemli bir adımı. Mohaç Savaşı’nı anlatan minyatürde Osmanlı ordusunun düzeni, sayıca üstünlüğü, ön saflarda kanatlı akıncılar, yeniçerilerin kullandığı toplar tüfekler, muzaffer padişahın bizzat savaşa katılmış olması, her yönden çıkıveren süvariler, yani önemli olduğu düşünülen her şey gerçeğe uygun şekilde anlatılıyor. Biraz dikkatli bakınca yerdeki ayaklar altındaki kesik kafaları da seçebiliyoruz. Küçük bir ayrıntı olarak, savaşın devam ettiği o kısacık sürede, büyük çoğunluğu Macar askeri olmak üzere aşağı yukarı 20.000 kişi öldürülmüş. Dakikada yüzlerce kişi öldürülmüş gibi yani. Akıllara ziyan bir durum. Tabii böyle olunca Macar ressamların savaşı anlattıkları resimlerinde sadece içimizi burkan bir katliam görüyoruz. Aynı savaşın iki taraftan belgelenişi birbirinden farklı hâliyle. Bu hezimette Osmanlı ordusunun döneminin en güçlü ordularından biri olması ve mesela yeni icat edilmiş kendinden ateşlenebilen tüfekleri kullanması5 önem taşıyor.
İnsan kafası çok tuhaf. Savaş kadar yok edici bir şeyin insanların yaratıcılığını bu kadar tetiklemesine ne demeli bilmem. Silah teknolojisi bilimin ilerleyişinde çok önem taşıyor. Üstelik savaşın bilime katkısını sadece silahların gelişmesinde görmüyoruz. Ulaşım ve iletişim konuları da ne yazık ki savaştan besleniyor. Haberleşmek için “doruklarda yakılan ateşler”den6 internet çağına geçişin her adımında, savunma sanayisi var.
İkinci Dünya Savaşı’nda Almanların kullandığı efsane şifre makinesi Enigma ile İngilizlerin onu çözmek için Bletchley Park’ta kurduğu gizli araştırma merkezine aşina olmayan bilmece-bulmacasever yoktur herhalde. Enigma’yı ilk çözenler Polonyalı şifre çözücüler olsa da süreci hızlandıran ve efektif hale getiren, aralarında matematikçi Alan Turing’in de olduğu İngiliz araştırmacılar oluyor. Savaş sırasında bugünkü bilgisayar teknolojisinin temellerinin de atıldığı Bletchley Park’ta 10.000 kişiye yakın insan çalışıyor.
Alan Turing’in hiyerarşi, disiplin ve savaşçılık konularında militer yapıya çok da uygun bir kişiliği olmadığının ipucunu, o 11 yaşındayken annesinin çizdiği eskizde görüyoruz. Kaldı ki Cambridge Üniversitesi’nde okurken savaş karşıtları meclisine üye oluyor. Sonra da kaderin cilvesi olarak, kendini orduya bağlı çalışırken buluyor. Turing ve ekibinin Bletchley Park’ta Enigma şifrelerini çözerek İkinci Dünya Savaşı’nı en az iki sene kısalttığı iddia edilmekte. Bu hizmet sonunda insanlık Alan Turing’e olan borcunu, onu kimyasal hadımla ödüllendirip intihara sürükleyerek ödüyor.7 Seneler sonra İngiliz devleti tarafından özürler falan dileniyor tabii.
Gücü olan olmayan, güç arayan bütün ülkeler bir şekilde her savaşa burnunu soksa da bugünün savaşları neden dünya savaşı klasmanına girmiyor bilemiyorum. Üstelik her yerde, hepimiz olanı biteni oturduğumuz yerden takip ederken. Oturup durmayanlar da var; trajedileri azaltmak için uğraşan, savaş bölgelerinde çalışan gönüllü sağlıkçılar, yemekçiler, haberciler gibi.
Bugün savaşları belgeleyen izan sahibi savaş fotoğrafçıları, kahramanlıkları değil durumları belgelemeye çalışıyor. Çünkü gerçek olan, bizim payımıza düşenler yani, zaferler ya da yenilgiler değil aslında; belki bir sayı, neredeyse skor olarak geçen ölümler bile değil, onlardan kalanların yükü. Yaralar, sakatlıklar, kaybolan çocuklar, dağılan aileler, tecavüz edilen kadınlar, delirmiş gençler, parçalanmış kişilikler, yıkılmış evler, darmaduman şehirler, yok olan kültürler, her türlü sömürü ve istismara açık kontrolsüz ortamlar ve nesiller boyu devam edecek travmalar. Üstümüze çökmüş kayıtsızlık içinde bütün bunları öne çıkarmak kolay değil ama, türlü fedakârlık ve zorluklarla çekilen bugünün savaş fotoğrafları belki her birimizin yakındaki uzaktaki her savaşın aslında bir parçası olduğumuzu hatırlamamıza yardımcı olur.
Dünya tarihinde ilk kaydedilen savaş MÖ 2500 yılında ve şaşırtıcı değil, Mezopotamya’da.8 İnsan bir yerde ne kadar uzun süre durursa o kadar çok savaş oluyor tabii. Ama binlerce yıl boyunca bu kaderden kurtulamamak da çok üzücü. Ortadoğu’nun gerçekten birçok şeyin ortasında olmasının getirdiği şans ve şanssızlık. Binlerce yıldır bir şeyleri ama en çok da gücü paylaşamama durumu. Sıradan insanlar olarak güce hayranlığımız bitmedikçe; hırs ve açgözlülüğü alkışlamamız sona ermedikçe; gücü sağlayan iktidar, otorite, şöhret, para ve başarıya olan bağımlılığımız azalmadıkça bu işlerin bitmesi de zor.
İsterim ki “Kahramanlar güçlüdür. Siz neye uğradığınızı anlamadan, bir de bakarsınız ki yabani yulaf çayırındaki adamlar ve kadınlar, onların çocukları, yapıcıların el becerisi, düşünenlerin düşünceleri ve şarkıcıların şarkıları o örgüye eklenmiş, hepsi kahramanın öyküsünde göreve koşulmuş. Ama hikâye onların değil, kahramanın hikâyesi” diyen büyük ozan Ursula K. Le Guin haksız çıksın bir gün.
Sonuçta binlerce yıldır dönüp dolaşıp onun dediğine geliyoruz yine: “Mesele şu ki hepimiz öldüren hikâyenin bizi de içermesine göz yumduk.”9
1. Ursula K. Le Guin, “Çuval Kuramı ve Kurgu”, Kadınlar Rüyalar Ejderhalar (İstanbul: Metis, 1999).
2. Hüseyin Rahmi Gürpınar, Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç, (Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları, 2021/1912).
3. Yahya Kemal Beyatlı, “Mohaç Türküsü”, Kendi Gök Kubbemiz (İstanbul Fetih Cemiyeti Neşriyatı, 1961).
4. Több is veszett Mohácsnál [Mohaç’ta daha çok şey kaybettik]
5. Military History: The Definitive Visual Guide to the Objects of Warfare, ed. Gareth Jones (Smithsonian, DK Publishing, 2012).
6. “[A]teşler yakın doruklarda /geçit vardır yarınlara”, Murathan Mungan, “Göç Yolları”, Söz Verilmiş Şarkılar (albüm), 2004.
7. Dermot Turing, Alan Turing Decoded: The Man They Called Prof (The History Press, 2021).
8. Military History: The Definitive Visual Guide to the Objects of Warfare, ed. Gareth Jones (Smithsonian, DK Publishing, 2012).
9. Ursula K. Le Guin, “Çuval Kuramı ve Kurgu”, Kadınlar Rüyalar Ejderhalar (İstanbul: Metis, 1999).