Bir ilkbahar sabahı Galway’deki Blackrock atlama kulesinin hava fotoğrafı, kaynak: Rankin Landscape Photography
Suyun Öte Yanı

Havaya gri diyebiliriz, biraz da sert ve karışık; fırtına, yağmur, önümüzde çok sinirli bir okyanus. Atlama kulesi 1950’lerden kalma. Öncesinde de azıcık dingildek başka bir kule varmış. Bart Faherty’nin tasarımıyla yapılan şimdiki kule halen yılın her günü yüzücüler tarafından kullanılıyor. Tabii bugün de. Fırtınada kuleye çarpıp patlayan dev dalgalara aldırmadan mayolarıyla bikinileriyle denize giriyorlar, Dublin’deki Fourty Foot’ta da böyleydi bu deli İrlandalılar.

Bir sonbahar günü Galway’de Blackrock atlama kulesinden ve Dublin’de Fourty Foot merdivenlerinden denize girenler

“Su dışardan daha sıcak” dedi denize girenlerden biri. Biz paltolarımıza sarınıp sırıttık. Ertesi gün güneşli ve daha soğuk. Çoluk çocuk gelmiş millet bu sefer. Akşam o ikonik barda flüt ve gitar çalan müzisyen, şimdi pembe kukuletalı kızlarıyla burada. Küçük yer vesselam.

Blackrock yeni kule, yapımı 1950’ler
Blackrock eski kule, yapımı 1880’ler

Bar da küçücük. İrlanda müziği çalınıyor. Her gece çalgısıyla kim gelirse katılıyor çalan gruba, genç yaşlı kadın erkek. Önce birer ikişer gelip tanışıyorlar, bardan içkilerini alıyorlar, yavaş yavaş yerleşip başlıyorlar. Etrafa aldırmadan çalıyorlar, kimisinin sırtı dönük. Bir gösteri değil bu, sanki hadi müzik yapalım buluşması. Bar tıklım tıklım, gürültülü. Uzak köşeden bir kadın bir anda şarkı söylemeye başlıyor. Herkes hemen sustu, büyülenmiş gibi kadını dinliyoruz. Dinleyenlerden yavaş yavaş şarkıya katılanlar oluyor ve sonunda hep bir ağızdan bitiriyorlar. Biz gerçekten büyülendik. Şarkı biter bitmez eski ortama geri dönülüyor bir sonraki şarkıya kadar. Ertesi gün gene ordayız. Başka insanlar gelip, tanışıp, içkilerini alıp oturup çalmaya başlıyorlar. Banjo çalan adam bir anda bariton sesiyle ağır bir balad söylemeye başlıyor, herkes gene sustu şimdi. Benim önümde iki yaşlı Amerikalı kadın oturuyor, kafalar dumanlı, kikirdeyip duruyorlar. Etrafta gençler, yaşlılar, sürekli kalabalıklaşıp tenhalaşan, ayakta veya tabureye tünemiş gruplar. Sanki herkes herkesi tanıyor, hemen selamlaşma ve muhabbet, İstanbul’a bir selam. Bir de bizimkilerin tanıştığı İngilizce bilmeyen Romen fabrika işçisi var. Mesai sonrası soluğu burada alıyor.

Barda İrlanda müziği çalanlar

Buraya gitmemizi Yeni Zelandalı şef söyledi bize, Galway’e yerleşmiş. Yemek sonrası teşekkür ettiğimizde uzun uzun sohbet edip hemen gidecek yerler tavsiye etti. Sokakta rastlaştığımızda İrlandalı kocası ve arkadaşlarıyla da tanıştırdı bizi. Tam İrlandalı olmuş o artık. Zaten kimi görsek hemen sohbete başlıyor burada, herkesin bizim oralarla ilgili bir anısı, bir niyeti veya en azından mutlaka bir fikri var. Adamın biri bira ısmarladı “Çok uzaklardan bizi görmeye gelmişsiniz” diye. Sanırım hafif zil zurnaydı. Olsun, cheers mate.

Avrupa’nın en batısı burası. Kıtanın sonu adalarla ufalıp bitiyor; İngiltere, sonra da İrlanda. Dik kayalarla, falezlerle Atlantik’te görkemli bir şekilde sona eriyor Avrupa. Nefes kesici ve korkutucu biraz da. Ve tabii rüzgârlı. Bu rüzgârın ortasında bir genç adam bir genç kadına evlenme teklif ediyor önünde diz çöküp. Saç baş darmadağın ikisi de çok mutlu, pof pof anoraklarıyla sarılıyorlar birbirlerine sımsıkı. Günbatımına umutla bakıp yeni ufuklara yelken açmak için şahane bir noktadalar.

Avrupa’nın Atlantik okyanusunda Moher kayalıklarıyla bitişi

1840’larda İngilizler İrlandalıların en önemli gıda maddesi olan patateslerine çöküp nüfusun dörtte birini açlıktan öldürdükten sonra Amerika kıtasına göçen çok olmuş bu adadan. İrlandalılar İngilizlerden çok çekmiş. Sonra ne olmuş, Amerika’ya gidenler orada köle sahibi olup, kölelerini bin bir eziyetle çalıştırıp zengin olmuş. Bugünün Afrika kökenli Amerikalılarının %38’inde İrlanda kanı olduğu anlaşılmış. Bunun en büyük kaynağı, maalesef mutlu birliktelikler değil, köle tecavüzleri. Bu dünyada mazlumun zalimliği kadar kötüsü yok. Bu köle sahibi İrlandalılardan biri de, aa sürpriz, İrlandalı filozof George Berkeley imiş.

18. yüzyıl başında yaşamış olan Berkeley “Var olmak algılanmaktır” der. Ormanda devrilen ağacı kimse görmemişse, sesini kimse duymamışsa, devrilmemiştir, ona göre. Dünya ve içindekiler sadece insanların zihninde vardır; gerçek, bir ideadır. Güney Afrikalı şarkıcı Miriam Makeba 1969’da yapılan bir ropörtajında tam da bu konuda Berkeley’e tercüman olmuş: “Hiçbir yer hakkında beyaz adam oraya gelene kadar bir şey bilmeyiz. Beyaz adam gelene kadar hiçbir şey yaşanmaz, beyaz adam gelir ve ‘Puuf seni keşfettim, artık varsın’ der.” Berkeley de köleleri için “Benim kölem olmadan yoktular zaten, onları ben var ettim, ne yapsam hakkımdır” diye düşünüyordu herhalde. Zaten her türlü pisliği, kötülüğü bir şekilde meşrulaştırmak insanlığın en büyük başarısıdır.

Birkaç sene önce “black lives matter” hareketi sayesinde eski defterler karıştırıldığında bu kirli çamaşırlar da gündeme gelince, geçen sene Dublin’deki Trinity College’ın, George Berkeley’in ismiyle anılan kütüphanesinin ismini değiştirmişler. Berkeley kütüphanesi artık sadece Kütüphane [the Library] olarak anılıyor. Amerika’daki Berkeley şehri ve üniversitesi ne yapar bu isim konusunda bilemiyorum, şimdilik duvardaki resmini indirmişler galiba. Dublin turistlerinin esas akın akın gezdiği Trinity College kütüphanesi büyük ahşap salonuyla 18. yüzyıl yapısı eski kütüphane olsa da, mimar turistlerin sevdiği her zaman 1967’de yapılan Berkeley olmuştur. Ne de olsa mimarlar turistken de tuhaf bir insan türüdür. ABK Architects tarafından tasarlanan bu başyapıtın bütünlüğüne hayran olmamak bence imkânsız. Kütüphanenin içi brüt betondan oyulmuş bir mücevher sanki. Sadece taşıyıcılar değil masalar, raflar, lambalar kendi oyuğunu buluyor betonun içinde.

The Library, Trinity College, Dublin, ABK Architects, 1967

Dublin’deki en garip yapı ise göğe yükselen Spire olsa gerek. Göğü delen bir iğne kendisi. Işık anıtı demişler. Anıtın olduğu yerde eskiden İrlanda’nın Birleşik Krallık’a bağlılığını simgeleyen Nelson sütunu varmış. O yüzden, onu bombalayıp yok ettikten sonra yerine bağımsızlığı simgeleyen başka bir şey dikmek şart olmuş. 2003’te açılan yarışmayı kazanan Ian Ritchie’nin tasarımı bu 121 metrelik Spire. Ama tuhaf olan şu ki Belfast’ta da aynı anıtın küçüğünden var. Sadece 80 metre yükselen ve yere değil katedralin çatısına monte edilen Belfast Spire’ının ismi Umut. O da 2007’de gene bir yarışma sonucu seçilen Box Architect’in tasarımıyla yapılmış. Bu ne rekabet böyle!

İrlanda’nın başkenti Dublin’deki ve Kuzey irlanda’nın başkenti Belfast’taki Spire anıtları, 2003 ve 2007

İrlanda Cumhuriyeti ile Kuzey İrlanda tek adada tek millet ama iki ayrı ülke. Birleşmeleri zor, İngilizler devrede olduğu sürece. Soundtrack to a Coup D’etat belgeselinde İngiliz gizli servisinden, artık yaşlı tonton bir teyzeye benzeyen Daphne Park sıradan bir İngiliz dış politikası olarak İngiltere’nin çıkarlarına ulaşmak için nasıl uzak ülkelerdeki halkları, politikacıları birbirine düşürdüğünü sakince anlatıyor. En yakınlarındaki İrlanda’da bu konuda çok tecrübeleri olmuştur tabii. 16. yüzyıldan beri İngilizler İrlandalılarla, Protestanlar Katoliklerle, kraliyet taraftarları cumhuriyetçilerle itiş kakış hâlinde.1 En nihayet 1920’de Birleşik Krallık’a bağlı kalmak isteyen kuzey ile bağımsız olmak isteyen güney ayrılıyor, 1921’de güneyde cumhuriyet kuruluyor, 1925’te kuzey ile güney arasındaki sınır netleşiyor. 1972’de İrlanda Cumhuriyeti, Avrupa Birliği’ne giriyor ve Kuzey İrlanda’da İngiliz ordusu ile IRA arasındaki savaş çığrından çıkmaya başlıyor. 1998’de İngiltere-İrlanda antlaşması Good Friday Agreement imzalanıyor ve Kuzey İrlanda’nın Birleşik Krallık’ın içinde kalması kesinleşiyor. İki İrlanda arasında sınır var ama fiilen yok, yolda giderken bir anda miller kilometreye dönüyor. İki tarafta da hem Katolik hem Protestanlar yaşıyor. İsimler, âdetler, efsaneler, müzikler aynı. İşte Işık ve Umut anıtları bile aynı. Suyun öte yanında da kafalar karışık.

Dublin doğumlu İngiliz ressam Francis Bacon’un –biraz saçma bir şekilde– olduğu hâliyle Londra’dan Dublin’e taşınmış olan çalışma odası da karman çorman karışık, adeta bir çöp atölye. “Etraftaki bu karışıklık kafamın içindekine benziyor, içimde bu var, hayatım bu” diyor ressam.2 Yerlerdeki temizlenmesini asla istemediği tozu resimlerinde malzeme olarak da kullanıyor. İnsan yüzlerini kamyon çarpmış gibi yamultması beni çok rahatsız ederken, her resmin plansız “bir kaza” olduğunu söylüyor. Üstelik bir de her birinde hareket izi olan resimlerini “İçinden sanki bir insan geçip gitmiş, varlığı ve geçmiş hafızasıyla bir salyangozun sümüğü benzeri izler bırakmış” gibi görmemizi istemez mi.3 Gel de yamuklukları sevme şimdi.

Francis Bacon çöp atölyesinde, 1975 (fotoğraf: Terence Spencer/Popperfoto, Getty Images) ve atölyenin Dublin’e taşınmış hâli; aynı, aynıymış gibi, sanki

Bacon’un 82 yaşında ölümünden sonra atölyesinde bulunan bitmemiş otoportresinde salyongozun izleri tamamen ortada. “Kendi portrelerimi çiziyorum, çünkü etrafımdaki herkes sinekler gibi ölüyor, beni çizecek başka kimse yok” demiş. Hayatın anlamsızlığı fikri ile nedensiz bir iyimserlik Bacon’un zihninde her daim bir arada. Fotoğrafçı Mathew Morocco bunu acımasız iyimserlik olarak adlandırıyor; bir şeyi er ya da geç kaybedeceğini bile bile ona âşık olmayı, bağlanmayı göze alanlardan. Hayatta kalmaya çalışan her duyarlı insan gibi yani.

Francis Bacon otoportre, 1972 ve yarım kalan son otoportre, 1992

Bu arada 80 yaşındaki komşumuz âşık oldu, nasıl da mutlu. Beni görür görmez de bunu deklare etti. Hayırlısı. Oradan oraya neşe içinde seke seke koştururken, arada geçen gün uğrayıp yakınlarda bir pub’daki Guy Fawkes ateşi kutlamasını heyecanla haber vermeyi ihmal etmedi, mutlaka gitmeliymişim. Ben de ruhsuz ruhsuz “Bu aralar biraz fazla ateş yakmıyor musunuz?” dedim. Guy Fawkes zamanında parlamentoyu patlatamamış diye günler boyunca her gece havai fişek gösterileri yapılıyor, dev ateşler yakılıyor. Kurtulan parlamentoya mı seviniyorlar, Guy Fawkes’ın başarısızlığına mı üzülüyorlar anlamadım gitti. Ama ateşlerin asıl sebebini biliyorum; günler çok kısaldı, hava ayaz, kış geldi.

Mahallede geleneksel kış hazırlığı olarak Guy Fawkes ateşleri

Kıştan önce doğa giderayak bir renk patlaması yapmıştı. Şimdi dökülen yapraklar çürüdü, renkler soldu, dallar çıplak her yerde. Fırtına Bert’in yağmurlarıyla yolları sel bastı. Biz o çamurlu suları yararak geçtik daracık kır yollarından. Doğanın karışıklığı kafamıza yansımış. Kaybolduk.

{Aksi belirtilmedikçe tüm fotoğraflar: İpek Yürekli}

1. Charles Townshed, The Partition: Ireland Divided, Penguin Books, 2022.

2. Francis Bacon Studio, Hugh Lane Gallery, Dublin.

3. Francis Bacon: Human Presence, National Portrait Gallery, Londra.

Birleşik Krallık, Francis Bacon, İpek Yürekli, İrlanda