Lizbon’daki Siza yapıları, hikâye anlatıcılığı, azulejo’lar ve Portekizli
üç güçlü kadın üzerine.
Çinlilerde yılbaşı on beş gün sürermiş. Komşumuz Çin lokantasında garson hanım anlatıyor da anlatıyor; büyükler, küçükler, aile, arkadaşlar, temizlikler, dualar, ejderhalar, aslan dansları, kırmızı kart değiş tokuşları, fener alayı, araya sıkışmış bir günlük oruç derken yeni yıla anca hazırlanılıyor ki makul bir süre bence. Bir geceye sıkışmış havai fişek, tıka basa yemek, süslü püslü kıyafet, yok nardı, yok Noel Baba’ydı, hediyeydi, tombalaydı, göbek atmaktı falan diye çığlık çığlığa, tıkış tıkış edilmiş telaş içindeki kutlamalardan daha güzel. Yavaş yavaş bir kafayı toplayalım, muhasebe yapalım, önümüzü görelim.
Ocak sonundaki yeni ayda yılan yılına girdik. Bunu duyunca şüphelenmedim değil. Yanar döner güzelliği bir yana, yılan pek de sevimli bir hayvan sayılmaz dedim. Çin mitolojisi benim gibi düşünmüyor ama. Yılan bilgelikle, akılla, sağduyuyla özdeşleştiriliyor. İnsanlığın sağduyusunun azıcık yerine geldiği bir yıl olur belki. Değişim ve dönüşüm de yılan sembollerinden biri çünkü.
Yılan, Türk, Sümer, Mısır ve Hint mitolojilerinde de yaratıcı, iyileştirici ve ama şeytan olarak da tanımlanıyor; anne, büyük bilge, hilebaz ve yeniden doğuş arketipleriyle eşleştiriliyor.1 Yunan mitolojisinde ise düpedüz iyileşmenin sembolü. Derisini değiştirebilmesi yenilenmenin, yeniden doğuşun, hatta genç kalmanın işareti olarak görülüyor. Asklepios’un da Hygieia’nın da simge hayvanı yılan. Asklepios doktor-tanrı olarak bilinir. Apollon ve Koronis’in oğlu. Babası, ona hamile annesini yakarak öldürtürken kıyamayıp karnından çıkartıyor Asklepios’u. Baba yüreği işte, anne yanıp gidiyor tabii. Apollon’un Anadolu tanrısı olduğuna şaşmamalı. Küçük Asklepios yanına verildiği at-adam Kheiron ile tabiatın içinde büyüyor, ustasından doğanın şifalandırıcı gücünü öğreniyor. Hayatı elâlemi iyileştirmekle geçiyor ve bu yüzden işlerini karıştırdığı için sonunda bir başka şefkatli baba, dedesi Zeus tarafından öldürülüyor.2 O ölünce sağlık işlerine kızları sağlık tanrıçası Hygieia ve derman tanrıçası Panacea bakmaya devam ediyor.
Tanrı Asklepios’un tapınaklarına asklepion deniyor. MÖ 5. yüzyılda yaşamış ve modern tıbbın babası sayılan Hipokrat da hastanesini doğum yeri olan Kos Adası’ndaki asklepionda kurmuş. Bergama’daki, antik çağın bir başka önemli doktoru Bergamalı Galenos’un yetiştiği, çatı ışıklı tüneli halen duran asklepion örneğindeki gibi düzenlenmiş bu hastane-tapınaklarda şifa dağıtılırken, zararsız yılanların ortalıkta dolanması makbulmüş. İsmi Asklepios’tan gelen ve günümüzde halen Eskülap yılanı olarak anılan Zamenis longissimus cinsi yılanlarmış bunlar. Bugün için değişik bir hastane ortamı.
Avusturyalı ressam Gustav Klimt’in 1901’de yaptığı Hygieia resmi sağlık tanrıçasını elinde yılanıyla pek mağrur ve güçlü ama biraz da esrarengiz gösterir. Bu resimde Hygieia’nın niyeti iyi mi kötü mü belli değil. Bugünün sağlık sektörüne bakınca da benzer bir şüpheye kapılmamak imkânsız. İlacın derman mı verdiği, beter mi ettiği belli olmuyor çoğu zaman. Bu konuda 16. yüzyıl simyacısı Paracelsus’un meşhur sözünü anmakta fayda var: “İlacı zehirden ayıran dozudur.”3 Bu deyiş, yılan zehiri için de geçerli. Yılan zehiri içerek iyileşen hasta mitosu, antik çağda bu hayvanları tıbbın şifa dağıtan yardımcıları hâline getirmiş. Öldürücü zehir bir yandan az dozda alındığında zehre karşı bağışıklık yaratırken, diğer yandan panzehir üretiminde de kullanılıyor. Farklı yılan zehiri türleri bugün piyasadaki birçok hayati ilacın geliştirilmesinde de temel alınmış. Bu ikilik durumu, iyilik ve kötülüğün, zehir ve panzehirin bir aradalığı yılan sembollerinin en vurucu özelliği.
Kötü bilinen yılan saçlı Medusa’ya ne demeli? Herkesin ödünü koparan bu mitoloji kahramanı kadın bir kader kurbanı aslında. Medusa güzeller güzeli bir deniz perisidir. Poseidon ona göz koyar ve bir gün Athena mabedinde tecavüz eder. Buna kızan Athena, Poseidon’a gücü yetmediği için hıncını zavallı Medusa’dan alıp onu yılan saçlı bir canavara dönüştürür.4 Tanrıların adaletten, hakkaniyetten nasibini almamış olmasının bir örneği daha. Günlerini herkesi korkutmakla, gözlerine bakanı taşa dönüştürmekle geçiren bu haksızlığa uğramış kadının hikâyesi öldükten sonra da bitmez. Ölürken bir de doğum yapar üstelik, uçan at Pegasus’u doğurur. Perseus onu kafasını keserek öldürdükten sonra da Medusa’nın işi gücü, kapıya asılan nazar boncukları gibi tapınakları, evleri, yeni doğan çocukları, savaşa giden askerleri kem gözlerden korumak olur.
Gerçek hayatta göreni ürküten yılanlar aslında zararlı kemirgenleri yalayıp yutarak organik tarıma katkı sağlarken, onları da yalayıp yutanlar var tabii. İstanbul Mozaik Müzesi’ndeki Bizans Büyük Saray mozaiklerinden birinde yılan yakalamış kartal motifi görülür. Hoş, burada kimin kimi yakaladığı pek belli olmasa da bu motifin düşmanlarını perişan etmiş bir Roma İmparatorluğu’nun yansıması olduğu düşünülebilir. Simgesi kartal olan imparatorluğun yayıldığı yerlerde bunun benzeri figürler mozaiklerde olduğu gibi heykellerde veya sikkelerde de karşımıza çıkıyor.
Benzer bir motifi Meksika bayrağında da görüyoruz. Ama bu sefer kartal bir kaktüsün tepesinde. Bu duruş Aztek kuruluş efsanesine dayanıyor. Efsaneye göre Aztekler, nam-ı diğer Mexicalar, nereye yerleşeceklerine karar vermek için bir işaret beklemişler. Kaktüsün tepesindeki kartalı görür görmez de tanrıların gönderdiği işareti nedense hemencecik anlamışlar. 1425’te, etraftaki sulak araziye aldırmadan, Tenochtitlan adını verdikleri şehirlerini kıyısında kartallı kaktüs olan Texcoco Gölü’nün ortasına kuruvermişler. Efsanenin orijinalinde kartalın ağzında kaktüs meyvesi varken, işgalci İspanyollar meyveyi yılanla değiştirmenin daha havalı olacağına karar vermiş herhalde ki İspanyol döneminden itibaren hikâye böyle süregelmiş.5
Yoksa öncesinde Azteklerin yılanlarla derdi yok. Tam tersine yılanların, hem yeraltında hem karada hem suda hem de ağaç tepelerinde yani havada özgürce dolaşabildikleri için, kozmosun farklı katmanları arasında bağ kurabilen varlıklar olduklarına inanıyorlar. Tanrılarla ilişkilendirilen bu hayvanların temsilleri tapınaklarda, tören takılarında kullanılıyor. Özellikle kuş ve yılan karışımı tanrı Quetzalcoatl’ın temsili olarak yılan figürü çokça kullanılıyor. Yolu British Museum’a düşmüş Aztek objelerinden biri çift başlı bir yılan. Uzmanlara göre, dini törenlerde boyna takıldığı düşünülen bu objenin, başkent Tenochtitlan’dan çok uzaklardan çıkartılan değerli turkuaz taşı ve denizin çok derinlerinden çıkartılabilen kırmızı mercan mozaiklerle kaplanmış olması, anlamı, güzelliği ve ince işçiliği yanında maddi değerinin yüksekliğini de gösteriyor.6 Zaten 1521’de Meksika’yı işgal edip Aztek İmparatorluğu’nu tarihten silen Hernan Cortes önderliğindeki İspanyolların yağmaladığı Aztek altınının haddi hesabı yok. Ömrü yüz yıl süren bu zengin imparatorluğun kurduğu şehirlerin görkemli güzelliği ve temizliği de ayrıca İspanyol kayıtlarına geçmiş.
Tenochtitlan bugünkü başkent Mexico City’nin bulunduğu yerde kurulmuş. Birbirine köprülerle bağlanan adacıklardan, merkezindeki aşağı yukarı bugünkü şehrin ana meydanı Zocala’ya denk gelen kutsal alandan ve etraftaki irili ufaklı sazdan örülmüş yüzen bahçelerden oluşuyormuş. İşgale gelen İspanyollar şehrin güzelliği karşısında afallamış epey. Bu güzelliği tuzla buz etmek pek üzmemiş onları ama. Kastilyalı Bernal Diaz’ın yazılarına göre, gezdikleri çarşının büyüklüğü, hareketliliği, satılan malların çeşitliliği, renkler ve kokuların büyüleyiciliği ancak Roma, hatta Constantinopla ile karşılaştırılabilirmiş. Tabii o zamanlar Constantinopla İstanbul olmuşmuş ama bu işgalciler bizim işgalcileri kale almamış anlaşılan notlarını yazarken.
Hayranlık verici Aztek medeniyetinin de arka planında her görkemin arkasındaki gibi ezilenler, aşağılananlar, köleleştirilenler, kalbi sökülerek kurban edilenler, bol bol kan ve eziyet var. İspanyollar geldiğinde başta olan hükümdar ll. Moctezuma’nın büyük hayvanat bahçesinde egzotik hayvanlar gibi egzotik insanlar da hapis; kamburlar, cüceler, sakatlar, normal kabul edilene uymayan her türlü çeşit insan.7 Bence dünyanın açık ara en muhteşem müzesi Mexico City’deki antropoloji müzesi Museo Nacional de Antropología’da, Aztek tanrılarını aç bırakmamak bahanesiyle sürekli kurban edilen insanların kesildiği altarlar ve henüz canlılarken çıkartılan kalplerinin konduğu taş heykeller sergileniyor.
Meksika tarihini özet olarak görmek isteyenler için, Diego Rivera’nın Palacio Nacional’de içeride ve dışarıda merdivenler ve mekânlar boyu devam eden duvar resimlerine bakmak yeterli. Bu resimlerde paragöz, açgözlü işgalci Hernan Cortes eciş bücüş suratlı bir adam olarak gösterilir, yanında da yerli bir kadın, la Malinche vardır.
La Malinche tarihin yönünü çizen en önemli kadınlardan biri kabul ediliyor. Cortes’in sevgilisi, tercümanı, danışmanı, onun deyimiyle “işgalde tanrıdan sonra en büyük yardımcısı”. Esas ismi bilinmeyen la Malinche henüz yedi yaşındayken köle olarak satılıyor, yirmisine basmadan da ana karaya yeni ayak basan Cortes ve adamlarına temizlikçi, ahçı ve seks kölesi olarak hediye ediliyor. Zekâsı, bildiği yerel diller ve diplomasi yeteneği sayesinde, sadece altın bulmaya odaklanmış pek de bir şey bilmeyen Cortes’in sağkolu hâline geliyor ve bölgenin kaderinin değişmesine yardımcı oluyor.8
La Malinche, onu modern Meksika’nın anası kabul edenler var olsa da aslında tarihe hain olarak geçiyor. İsminden türemiş malinchismo deyimi, bizdeki Batı özentiliği gibi bir şeymiş. Avrupa veya Kuzey Amerika için duyulan hayranlığı ve de kendi kimliğine, halkına ihaneti ifade ediyormuş. Ne yapsaydı kadın, aşağılansa da eziyet edilse de “Benim kültürümdür, razıyım, kölelik fıtratımda var” mı deseydi! Dememiş, Aztekler de ettiklerinin cezasını bulmuş. Olan onca öldürülen, tecavüz edilen, sakat bırakılan ya da İspanyollarla birlikte gelen virüslerle telef edilen, işinde gücünde Aztekli köylüye olmuş. Sağlam kalanlar da işgal sonrası işlerine güçlerine devam etmiş.
Tarihte la Malinche gibi hain yılan kabul edilen kadın çok. Halbuki çoğu yenilenme, yeniden doğma yeteneğine sahip güçlü yılan kadınlar. Yılanlığın bu zor rastlanır yönüyle anılsalar daha iyi olur. Bizans saray tarihçisi Procopius’un İmparatoriçe Theodora’yı, büyük yazar Jorge Luis Borges’in Eva Peron’u aşağılamak için fahişe olarak tanımlaması,9 bu iki kadının gücünü, fakirlere ve zayıflara yaptıkları yardımları, sıradan insanlar gözündeki değerlerini neden gölgelesin ki?
Bu yılan yılında da bütün gerçek yılan kadınların iyiliklerinin mazeretsiz, aşağılamasız ortaya dökülmesini diliyorum.
{Aksi belirtilmedikçe fotoğraflar: İpek Yürekli}1. Medine Sivri, Canan Akbaba, “Dünya Mitlerinde Yılan”, Folklor/Edebiyat 24, no. 96 (Nisan 2018).
2. Azra Erhat, Mitoloji Sözlüğü (İstanbul: Remzi Kitabevi, 1993 / 1972).
3. Göktuğ Halis, Paracelsus: Sağlıklı Bir Akıl, Efendisinin İradesi Olmadan İçine Girilemeyendir: Tıbbın Gizli Felsefesi (İstanbul: Destek Yayınları, 2020).
4. David Stuttard, Greek Mythology: A Traveller’s Guide From Mount Olympus To Troy (Thames & Hudson, 2016).
5. Serge Gruzinski, The Aztecs: Rise And Fall Of An Empire (Thames & Hudson, 2009 /1992).
6. Neil MacGregor, A History Of The World In 100 Objects (Penguin Books, 2012).
7. Tom Holland & Dominic Sandbrook, The Rest Is History Returns (Bloomsbury Publishing, 2024).
8. Tom Holland & Dominic Sandbrook, The Rest Is History: History’s Most Curious Questions Answered (Bloomsbury Publishing, 2023).
9. “… And his wife was a common prostitute…”, kaynak: Wikipedia