Safiye Hanım
ve Komşuları:
Nişantaşı Palasları

Niçin rüzgârlı sonbahar akşamlarında,
sessizce yan yana yürüyerek ruhlarımızın
konuştuğunu dinleyemiyoruz
—Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna1

Nişantaşı bir sonbahar semtidir. İstanbul’da nadir görülen eski bitişik nizam ama geniş parselli apartmanlarıyla, asırlık çınar ağaçlarıyla, renkli ışıklı vitrinleriyle, çamurdan kısmen koruyan düzgünce kaldırımlarıyla yağmurda uzun uzun yürüme hissi verir. Ya da ben sonbahar sevdiğimden benim için öyledir.

Sokaklar ve caddeler boyunca, bir zamanların çilek bostanlarına yerleşen eski konakların yerine aile apartmanı olarak dikilmiş, seneler içinde çok el değiştirmiş, yenilenerek katlar eklenmiş, bakkal çakkal esnaf diye başlayan sokak kotu dairelerini lüks mağaza ve kafelere kaptırmış, “yukarılar işyeri olsun, olmasın” mücadelelerine tamamen yenilmiş veya halen kahramanca direnen neredeyse tek cepheli konut binaları dizilir. Maçka’ya doğru gidildikçe işler biraz değişir ama. Aile apartmanlarının yerini görkemli palaslar almaya başlar.

1925’te yapılmış olan Jacques D’Armi tasarımı İzmir Palas, nesillerdir her Nişantaşılı için öncelikle bahçesinden sokağa taşan mor salkımlardır, ama işin aslının farklı olduğu söylenir. Her çiçeğin, gül motifinin arkasında dehşet semboller saklıdır. Konuyla ilgili komplo teorisi şöyledir; kökeni ta 1521 yılında İstanbul’dan geçen İsviçreli doktor ve simyacı Paracelsus’a dayanan gül-haç öğretisinin ana merkezi 1910’lara kadar İstanbul’dur ve bu gizemli öğreti diğer pelerinli, maskeli erkeklerin bir araya geldiği gizli örgütlerle de hep iç içe olmuştur. Günümüz tıbbında kullanılan birçok tedavinin temellerini oluşturan yöntemleri 16. yüzyılda geliştiren Paracelsus, “Sağlıklı bir akıl, efendisinin iradesi olmadan içine girilemeyendir”2 der. Bu felsefeyle hiyerarşik örgüt yapılarını ilişkilendirmek zor. Büyük ihtimalle denenmemişi deneyen bilim adamının tekinsiz olma hâli var bu işin içinde.3 Ama komplocu iddialarına göre, İzmir Palas ve karşısındaki, şu anda meslek lisesi olan İtalyan Sefareti binası mutlaka gül-haç öğretisiyle ilişkili olarak yapılmıştır.

Paracelcus yalnız kaldı. Lambasını söndürmeden ve eskimiş koltuğuna oturmadan önce, ufak kül yığınını avucuna aldı ve bir sözcük mırıldandı. Gül birden ortaya çıktı.4

Bu görkemli teknik lise binasının hikâyesi tuhaf gerçekten. Sefarethane Birinci Dünya Savaşı sonrası boşalan Venedik Sarayı’na5 veya cumhuriyetle birlikte Ankara’ya taşınmış olsa bile, bir sefaret binası ve arsasının devlete terk edildiği nerede görülmüş. İstanbul doğumlu Levanten mimar Giulio Mongeri tarafından tasarlanan bu binanın inşaatı, bazı kaynaklara göre, henüz tamamlanmamışken padişah tarafından durduruluyor, sonra da hazine tarafından İtalyan devletinden satın alınıyor. Esrarengiz ilişkilerin, pazarlıkların döndüğü kesin.

İtalyan Sefarethanesi / Maçka Teknik Lisesi, Giulio Mongeri, 1910’lar
İzmir Palas
İzmir Palas, Jacques D’Armi, 1925, fotoğraflar: İpek Yürekli

İzmir Palas’ı İzmirli işadamı Şerifzade Ahmed Süreyya Bey yaptırıyor. Binanın son derece eklektik bir üslubu var. Oryantal mi desem gotik mi, Doğu mu Batı mı bilemiyorum. Girişindeki, arabaların da girebildiği taş döşeli kapalı yol bütün caddede favorimdir ama. O da, örgüt toplantılarına gelenler kimseye görünmeden binaya gizlice girebilsinler diye mi yoksa? Her binanın gizli bir hikâyesi olmalı.

Selim İleri henüz genç bir yazarken, bu görkemli girişten, binada oturan yazar Muazzez Tahsin’in “yünlü kumaştan bir tayyör kuşanmış” hâliyle çıkışını gördüğünü anlatır.

Muazzez Tahsin Berkand yirmili
ve ellili yaşlarında

Unutulmuş aşk romancısı Süha Rikkat’i anlattığı Ölünceye Kadar Seninim romanında Muazzez Tahsin Berkand ile Kerime Nadir’den esinlendiğini açıkça söyleyen yazar, Teşvikiye’den Maçka’ya doğru yürüyerek onların adımlarını takip eder adeta. Eski Yeşilçam sinemasına senaryo yetiştiremeyen bu iki yazar bir dönem Maçka’da birbirine çok yakın oturur. Hülya Koçyiğit akıllara ziyan oyunculuğuyla dudağını titreterek oynamasa, en esaslı Kerime Nadir ve Muazzez Tahsin karakterleri de daha kanlı canlı hafızamızda yer ederdi belki. Neyse ki arada Türkan Şoray’a rastlayan kahramanlar olmuş da ışıklı yüzüne bakıp içlenmişiz.

Küçük Hanımefendi
ve Sisli Hatıralar, 1961 ve 1972,
arka planda eski ve yeni İstanbul
Film afişlerinde yazar isimleri,
1961-1973-1965-1970

“Muazzez Tahsin’in kadınlarının çoğu eğitimli, kültürlü, yabancı dil bilen, ekonomik özgürlüğü olan, ne istediğini bilen çalışkan, yetenekli, gururlu, sadık, duygusal, modern ama tutucu kimselerdir.” O kadar eğitime, kültüre rağmen her nedense en önemli özellikleri güzellikleridir ve hayattaki nihai amaçları sadece iyi bir izdivaç yapmaktır. Muazzez Tahsin eğitimli ve bekâr bir kadın olarak yazarlık, çevirmenlik, sekreterlik, öğretmenlik yaparak geçimini kendisi sağlarken, romanlarda toplumsal cinsiyetçi roller köpürtülür iyice. Buna rağmen kitapları, Kerime Nadir’inkiler gibi, özellikle kadınlar tarafından tutkuyla sevilir. Genç cumhuriyetin vadettiği modern hayat müjdelenir kitaplarda. Kadın-erkek ilişkisinin iki taraflı olduğu hatırlanır, duygular gündeme gelir. Nihal Yeğinobalı, Muazzez Tahsin ile Kerime Nadir’in “aşkı ve sevgiyi meşrulaştırdığını” söylüyor. Duygulardan bahsetmek kolay mı? Kerime Nadir, annesinin yazar olmasına itirazını şöyle dile getirdiğini aktarmış: “Hem neden duyguların herkesin ellerinde gezsin, olmaz böyle şey.”6

Kendine yazık ediyorsun. Kalbinin sesini dinle ve mesut ol artık.7

Onlar, bir büyük aşk denizinde birbirini görmeden senelerce yüzmüşler, nihayet talihin dalgaları üzerinde birbirine tesadüf etmişlerdi.8

Kerime Nadir yirmili ve ellili yaşlarında

Kerime Nadir 1940’tan 1962’ye kadar ailesiyle birlikte, gene Mongeri tasarımı bir palas olan Maçka Palas’ta9 oturur. Anılarında, daha önce yaşadığı Emirgan’daki evinin büyüsünü ne kadar aradığını, daha sonra yerleştiği Ataköy ve yazları yaşadığı Bostancı’yı nasıl benimsediğini anlatır; ama Maçka Palas’taki odası ruhsuz ve sıkıntılıdır onun için: “Burada gözlerime hemen her şey maddi ve anlamsız görünüyordu.”10 Bu his, yetişkinliğe geçtikten sonra, ne kadar düşkün olsa da ailesiyle iç içe yaşamasının özgürlüğünü kısıtlamasıyla ilgili olmalı. O da eğitimli, kendisinin ve yakınlarının geçimini sağlayan bağımsız bir kadın. Onun karakterlerinde de güzellik takıntısı olsa bile, onlar bir erkeğe muhtaç olmadan da yaşayabilen kadınlar.

Kerime Nadir’in damatsız düğün fotoğrafı

Kerime Nadir’in, bir ay süren kısa evliliğinin başlangıcındaki düğün fotoğrafına, sonradan damadı, fotoğraftan da hatıralardan da yok eden ustaca müdahalesi çok etkileyici. Bizim ailede de sevilmeyen insanlar eski fotoğraflardan özenle oyulup çöpe atıldığından bu davranışı çok makul buldum ben. Zaten Kerime Nadir oldukça net böyle hafıza hâkimiyeti konularında:

Hayatımın hemen bütün dönüm noktaları sonbahara tesadüf etmiştir. Bu hazan günlerinin ruhumda ne derin ve unutulmaz hatıraları var bilsen…
Bu hatıraların acı olanlarını tamamen ruhundan çıkarmalısın.11

Bir Paracelsus iradesi seziyor insan burada. 1925’te Caivano ailesinin yaptırdığı Maçka Palas, 1994’te ailenin elinden çıkana dek böyle pek çok nevi şahsına münhasır insana ev sahipliği yapmış.

Maçka Palas’ın ilk sahipleri,
kocasının
“Catterina, la bella,
la bella beluta!” diye seslendiği
Catterina Caivano ile
binayı yaptıran kocası Vincenzo Caivano
Maçka Palas’ın son sahibi olarak bilinen Nusret Gökçe
Bugün Maçka Palas

Bugün artık sıradan bir otele dönüşmüş olan Maçka Palas’ta 1940’larda oturan bir başka yazar, Safiye Erol. Bu yüzyılın başında Almanya’da lise, üniversite okumakla kalmayıp üstüne doktora yapmış bir kadın. Felsefeye ilgisi tasavvufla ilişkileniyor, bir mutasavvıf olan Kenan Rifai’nin dergâhına giriyor ve Maçka Palas’taki dairesinde “Salı Toplantıları” adı altında tasavvuf tartışmaları düzenliyor.

Safiye Erol’un 1944 yılında yayımlanan Ülker Fırtınası12 adlı romanı Doğu ile Batı arasında, –aslında eski ile yeni arasında bence– kalan memleket insanını konu alırken, kadınlar açısından yıpratıcı bir üçlü ilişkiyi de anlatıyor. Cemre Baytok’un değerlendirmesiyle, romanda “çelişkilerin sorumluluğunu alan cool kadınlar ile beceriksizliğini dram olarak yaşayan erkek” anlatılır. Aynı televizyon dizisi Bir Başkadır’ın tahammülü zor ağlak erkek karakterleri ile mutsuzluğunu bilen ama bununla birlikte ayakta durmakla kalmayıp etrafını yediren içiren, toparlayan, tedavi eden, dinleyen kadınları gibi. Safiye Erol’un kadınlarının farkı, dizideki gibi birbirlerini kemirmeyip, esas sorunun parazit karakterli bir erkekte olduğunu net olarak görebilmeleri.

Aldanmak her insanın başına gelen şeydir kızım. Hem böyle şeyler ülker fırtınası gibidir, mevsiminde gelir geçer.13

Safiye Erol yirmili ve ellili yaşlarında

Hem kendisi hem de yarattığı karakterler, kimliğine sahip çıkan, cemiyet hayatına katılan sosyal kadınlar olarak cumhuriyet değerlerine uysa da, Safiye Erol tasavvufa olan ilgisiyle dönemin kültür politikalarına ters düşmüş olmalı. Ama Ülker Fırtınası’ndan dört sene sonra yayımlanan ve Doğu-Batı, eski-yeni, müzik, aşk, aldatan ve söylenen erkekler etrafında dönerek benzer konuları işleyen, üstelik başkahramanlarından biri de aynı ismi taşıyan Huzur romanı aydınlar arasında bu kadar alkışlanıp popülerleşmişken diğerinin isminin anılmaması üzücü, ama çok da tanıdık bir durum tabii.

Safiye Erol’un Maçka Palas’taki dairesinde çeviri toplantıları, Samiha Ayverdi,
Safiye Erol, Nihad Sami Banarlı,
Sofi Huri, Nezihe Araz

Hem iyi eğitim almış hem de dergâha girmiş olması, “Safiye Erol’un İslamcısı, Kemalisti dâhil iktidar odaklarını, niye öfkelendirdiğini demeyelim ama, niye onlar tarafından görmezden gelindiğini anlamamız için ipucu verir. Başı örtülü olmayan inançlı bir kadın yazar İslami çevrelerce, yurtdışında eğitim almış ama dergâha giden ve belli ki ‘çağdaş’ olmayan (!) yazar da Kemalistlerce makbul bulunmuyor olabilir.” Tipik bir kimselere yaranamama hikâyesi.

40’lar–50’ler Nişantaşı’sında komşu olan bu üç yazar en az iki yabancı dil bilen kültürleriyle, özgürlük ile tutuculuk arasında kalmış çelişkilerini de gösteren samimi üsluplarıyla, fotoğraflara yansıyan yumuşak bakışlı dik duruşlarıyla, yazarlık yanında çevirmenlik, öğretmenlik yapıp çalışarak, üreterek kendi ayakları üzerinde duran güçleriyle öne çıkıyor. Aynı anda hem yeniyi hem de eskiyi temsil ediyorlar. Hem kendi hayatlarını hem de yarattıkları karakterlerin hayatlarını yaşıyorlar.

Her kelime gizli bir anlam taşıyor, her bakışın arkasında bir maksat saklı. Hepimiz ayaklarımızın ucuna basarak yürüyoruz. İçimizde uyuyan hastayı uyandırmaktan korkuyoruz.14

Hakikat nerede başlar? Kelimelerin tükendiği yerde.15

İsminin geldiği askeri geçmişe inat, her daim bir kadın semti olmuş Nişantaşı’nın hazan günlerine yakışan hüzünlü havasında, geçmişin izlerini, gizli hikâyeleri, yeninin içinde eskiyi, var olanla yok olanı birlikte kucaklamış olmasının etkisi mutlaka vardır. Sonuçta Kara Kitap’ta Rüya’nın esrarengiz şekilde varken yok olduğu yer16 de burası. Gönül ister ki, bütün bu hikâyelerin net olmayan belli belirsiz katmanları parlak vitrin ışıkları altında hepten silinip gitmesin.

1. Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna (İstanbul: Ren Kitap, 2020/1943).

2. Paracelsus, Tıbbın Gizli Felsefesi, ed. Göktuğ Halis (İstanbul: Destek Yayınları, 2020).

3. Paracelsus’un huysuz, geçimsiz kişiliği ve gizemci felsefeye, ölümsüzlüğü aramaya merakı sebebiyle büyücülükle ilişkilendirilmiş olduğu söylenir. 17. yüzyılda gül-haç örgütüne karşı kurulan engizisyon mahkemesi, ölümünden çok sonra olmasına rağmen Paracelsus’u da suçlu bulur.

4. Jorge Luis Borges’in “Paracelsus’un Gülü” adlı harika hikâyesinin sonu.

5. Cengiz Can, “İtalya Elçiliği Binası”, İstanbul Ansiklopedisi (İstanbul: Tarih Vakfı, 1993).

6. Kerime Nadir, Romancının Dünyası (İstanbul: Oğlak Yayınları, 1980).

7. Muazzez Tahsin Berkand, Kezban (İstanbul: İnkılap Kitabevi, 1943).

8. Kerime Nadir, Dert Bende (İstanbul: İnkılap Yayınları, 1977).

9. Afife Batur’un da söylediği gibi, “gerek Maçka Palas’ın gerekse Sefaret Binası’nın birer ‘Palazzo’ gibi tasarlandıkları bellidir.” Afife Batur, “Maçka Palas ve Giulio Mongeri”, Bir Sadakat Hikâyesi: Maçka Palas “Maçka, Teşvikiye, Nişantaşı”, ed. Ali Esad Göksel (İstanbul, 1999).

10. Kerime Nadir, Romancının Dünyası (İstanbul: Oğlak Yayınları, 1980).

11. Kerime Nadir, Sonbahar (İstanbul: İnkılap Kitabevi, 1962).

12. Her sene 21-22 Mayıs tarihlerine denk gelen ve ülker takımyıldızının boğa burcunda olmasıyla ilişkilendirilen fırtına.

13. Safiye Erol, Ülker Fırtınası (İstanbul: Kubbealtı Neşriyat, 2019/1944).

14. Muazzez Tahsin Berkand, Lale (İstanbul: İnkılap Kitabevi, 1945).

15. Safiye Erol, age.

16. Orhan Pamuk, Kara Kitap (İstanbul: Can Yayınları, 1990).

edebiyat, İpek Yürekli, kadın, Kerime Nadir, Maçka Palas, Muazzez Tahsin Berkand, Nişantaşı, Safiye Erol