Lizbon’daki Siza yapıları, hikâye anlatıcılığı, azulejo’lar ve Portekizli
üç güçlü kadın üzerine.

Kötülük, düşünce yoksunluğu ile ortaya çıkar.
Düşünce daima derine inmeyi, sebepleri anlamayı ister,
ama kötülükle karşılaştığında
orada hiçbir şey bulamamanın yıkımını yaşar.
Kötülüğün sıradanlığı budur.
Hannah Arendt, 19631
*
Depremden sonra bir hafta geçti. Geçmiş oldu mu?
Boş bir çuval gibi hissetmek, öfkelenmek, kahrolmak, çaresiz kalmak, bir de üstüne endişelenmek arasında yuvarlanıp duruyoruz. Bazılarımız ise, öncelikle gençler, canla başla çalışıyor, yardım etmek için çırpınıyor, örgütleniyor. Çoğunluk dertlenmekle kalmayıp elinden geleni yapıyor. Muhtarımız bizlere sürekli bilgi veriyor güncel ihtiyaçlar hakkında. Mahalleler, belediyeler dayanışma ağlarını örüyor. Şehirler yıkılırken bir yandan medeniyet kuruluyor.
Medeniyet ve şehir akraba kelimeler.2 İnsanın, kendine benzer benzemez, tanıdık tanımadık başkalarıyla bir arada yaşamayı başararak yarattığı, iç içe geçmiş, insan icadı iki muhteşem kavram. Şehirlerin icadı, yani insanların kalıcı yerleşim yeri kurması 9-10 bin yıl öncesini buluyor. Deprem ise bu Neolitik çağın çok öncesinden beri var. Naci Görür tane tane anlatıyor: “13 milyon sene önce başladı deprem mekanizması ve bir o kadar da devam edecek.” Kavramakta zorlandığımız bir ölçek. Anlamakta direndiğimiz konulardan biri bu zaten. Gene de ısrarla, sabırla anlatıyor. Hepimize Naci Görür sabrı lazım.
Dolayısıyla şehirler var olduğundan beri depremler var. Tarihte yerleri belli, zamanları kayıtlı. Yüzyıllar binyıllar içinde ders almış insanlar, ona göre kurmaya başlamışlar şehirlerini. Yerleşim yoğunlukları, inşaat alanları, yapı sistemleri, kullanılan malzeme, ulaşım güzergâhları, özellikle korumaya alınması gereken kamusal yerler hakkındaki kararlar hep geçmişteki tecrübelere göre verilmiş. Hazırlıklı olmayı da öğrenmişler, çok alternatifli planlar yapmışlar. Gerektiğinde esnek olabilmek için katı kurallar koymuşlar. Şehrin kalıcı olabilmesi için, medeniyet için uğraşmışlar. Herkes değil tabii ki. Belki de bizim kalıcı yerleşime hiç geçmememiz lazımmış.
İhsan Bilgin, 99 Gölcük depreminden sonra yazdığı “Bedelsiz Modernleşme” başlıklı yazısında şöyle diyordu:
Bir yana otomobilimizi, buzdolabımızı, bilgisayarımızı ve deterjanımızı koyalım, öte yana da apartmanımızı ve şehrimizi. Ve kıyaslayalım. Sonra da neden birincilerin Amerika ya da Japonya’dakilere benzerken ötekilerin arasındaki mesafenin bu denli açık olduğunu bir kez olsun düşünelim.3
Metin, kentleşmenin bir bedeli olduğunu, her bina için en az o kadar bir kentleşme bedeli olduğunu, Türkiye’de ise bu “kaldırımlar, yollar, otoparklar, garlar, demiryolları, metro istasyonları ve tünelleri, iskeleler, kanalizasyon-su-telefon-gaz vs. şebekeleri, elektrik direkleri, telefon kulübeleri, duraklar, parklar, okullar, kreşler vb.’den oluşan dev sistem”in yani altyapı ve yaşanabilirlik, bir anlamda medeniyet bedelinin ödenmediğini anlatıyor. Ödenmeyen bedel dediğimizde sorun sadece o değil tabii. Binaya belki, ama mimarlığa, mimari tasarıma, mimara kim para vermek ister ki buralarda?
Türkiye’deki satılık evlerin fiyatları dünyanın çoğu yeri ile aynı. Ama inşaat, tasarım, mühendislik sürelerimiz ve bütçelerimiz onda birinden daha az, depreme rağmen. Peki biz nasıl oluyor da daha hızlı, ucuz üretebiliyoruz? Hayır üretemiyoruz, yalnızca niteliksizliğini çok iyi gizliyoruz.4
Çünkü “Dostlar alışverişte görsün” diye bir deyişimiz var bizim. Hayatlarımız bunun örnekleriyle dolu. Üniversitelerde iç denetimi sağlayan ve standartları yükseltmeye yardımcı olan akreditasyon sistemleri önemlidir. Benim bir zamanlar çalıştığım üniversitede akreditasyon başvuru dosyası hazırlanırken dekandan şöyle bir öneri gelmişti: “Mesela gruplardaki ortalama öğrenci sayısı mı soruluyor, istenen rakam neyse ona uygun şekilde yorumlayalım bizim sayıları.” Gerçeğin bedelini ödemek zor şimdi, kim uğraşacak?
O yüzden, yollarda herkes birbirini polis kontrolleri için uyarır. Kaza, ölüm, katil olma ihtimallerinden daha çok, yakalanma ihtimali ürkütür bizi. Bu öyle kuvvetli bir toplumsal kabuldür ki, yakalananlar, samimi olarak kendilerini kurban zannederler. “İleride çevirme var mı?” sorusu, iflah olmaz bedel ödememe çabamızın masum gözüken bir simgesi sayılabilir.
Sonuçta trafik cezalarının, ödenmeyen vergilerin, kaçak yapıların davul zurnayla affedildiği, sevinçle kutlandığı bir ülke burası. Trafik kurallarına uyarsan, vergini ödersen, kaçak yapı yapmazsan enayisin. Ama aksi gibi, cezasız, bedelsiz de birlikte yaşam olamıyor. Medeniyet, kendisiyle yüzleşip hesaplaşabilenleri seviyor.
2022 yapımı Argentina 1985 filmini seyrettik yakınlarda. 1980’lerde Arjantin’de demokrasiye geçiş sonrası dikta rejimi boyunca yönetimde olan askerlerin yargılanışını ve cezalandırılışını anlatıyor. Arjantinlilerin “Nunca mas!” [Bir daha asla!] deyişindeki kararlılığın nasıl oluştuğunu görüyoruz. İşin ilginç kısmı, bu hesaplaşmayı başlatanların başlangıçta çok yalnız ve desteksiz olması. Kamuoyu, yargılamaya karşı ilgisiz ve isteksiz. Destekleyenler ise tehditlerle korkutulmuş, gerçek mağdurlar çoktan suçlu ilan edilmiş. Buna rağmen ve hatta görevli savcının bile baştaki isteksizliğine rağmen adalet işliyor.
Kamuoyundaki bu isteksizliğin sebebi, Ursula LeGuin’in “Omelas’ı Bırakıp Gidenler” başlıklı hikâyesinde5 kurduğu bir cümleyle açıklanabilir belki. Mutlu insanlar şehri Omelas’ta yaşayan kimsenin, bodrumdaki penceresiz hücreye kapatılmış sefalet içindeki çocuk için bir şey yapmaya kalkışmamasının sebebini şöyle özetler LeGuin: “Suçluluk duygusunu içeri almak olacaktır bu.”
Arjantin filmi bana bir başka filmi, 2014 yapımı Im Labyrinth des Schweigens [Suskunluk Labirentinde] isimli Alman filmini hatırlattı. Film, başsavcı Fritz Bauer öncülüğünde 1963’te Frankfurt’ta açılan Auschwitz mahkemelerine giden zorlu yolu anlatıyor. Mahkemeler öncesi benzer bir isteksizlik Almanya’da da var. Filmdeki genç savcının “Her Alman gencinin babasına katil olup olmadığını sormasını mı istiyorsun?” sorusuna cevabı, “Evet, tam da bunu istiyorum. Bu yalanların ve bu ikiyüzlü suskunluğun artık sona ermesini istiyorum” olur. Gerçek hayatta geçmişle hesaplaşmanın gelecek için yapıldığını vurgulayan savcı Bauer şöyle demiş: “Hiçbir şey geçmişe ait değil, her şey şimdi hâlâ var ve gelecekte de tekrar olabilir.”6
Bugün bize rağmen örülebilen dayanışma ağlarının kalıcılığı için, gelecek için, bedel ödemeyi göze almamız, geçmişle yüzleşip kendimizle hesaplaşmamız lazım. Yoksa hiçbir şey geçmiş olamıyor.
1. Hannah Arendt, Eichmann in Jerusalem: A Report on the Banality of Evil, 1963.
2. “Medeniyet” Arapçadan, şehir anlamındaki “medîne” kelimesinden geliyor.
3. İhsan Bilgin, “Bedelsiz Modernleşme”, Mimarlık, 1999
4. Alper Derinboğaz, Instagram paylaşımı
5. Ursula LeGuin, “Omelas’ı Terk Edenler” [The Ones Who Walk Away From Omelas (1973)], Gülün Günlüğü, 1992.
6. Nichts gehört der Vergangenheit an. Alles ist Gegenwart und kann wieder Zukunft werden.