Lizbon’daki Siza yapıları, hikâye anlatıcılığı, azulejo’lar ve Portekizli
üç güçlü kadın üzerine.
Ortaokuldaki resim öğretmenimiz duvara mavi at resimleri yansıtıp “Mavi at olur mu?” diye sorduğunda, kendi adıma “Tabii ki olmaz” demiştim. Önce kesin, sonra az bir şüpheyle. Yanılmışım. Franz Marc’ın mavi atları bende kaldı o günden bugüne. İçimdeki şüphe giderek büyüdü. Şimdi sorsa, “Elbette olur, neden olmasın ki?” derim.
Expresyonistler: Kandinsky, Münter ve Mavi Süvari sergisinde mavi atlar gene karşıma çıktı. 20. yüzyıl başında –garip ama– Münih’te buluşan ilerici sanatçıların kurduğu Der Blaue Reiter [Mavi Süvari] hareketinin sergisi bu. Grubun içindeki Gabriele Münter, Marianne Werefkin, Maria Franck, Erma Bossi gibi kadın sanatçıların ismini neredeyse ilk defa duyuyorum. Hep birlikte çıkarttıkları yayınların künyesinde de isimleri yok. O kadınlardan biri, Marianne Werefkin bana serginin en büyük hediyesi oldu.
Yaşadığı şehirlerin sanat camiasını bir araya getiren, entelektüel tartışma ortamları yaratan bu karizmatik kadın, dostları tarafından “elle tutulur bir enerjinin yayıcısı” olarak tanımlanıyor. Mavi Süvari hareketinin en bilinen ismi Kandinsky’nin yayımladığı birçok yazının temel fikri Werefkin’in ondan seneler önce kaleme aldığı günlüklerinde çoktan dile getirilmiş. Buna rağmen tabii ki referans verilip adı anılmamış. Bir de üstelik senelerce beraber yaşadığı, onu maddi manevi sömüren pedofil sevgilisi ressam Alexei Jawlensky’nin ihanetine uğrayıp aşağılanmış. Ama sanatçı olarak kendine güvenini kaybettiği ve hiç üretim yapamadığı uzun bir dönemin sonunda küllerinden yeniden doğmuş adeta.1
Güçlü kişiliğini yansıtan kıyafetlerinde, şapkasına taktığı kocaman çiçeklerinde olduğu gibi, derin renklerin cesurca kullanıldığı resimleri var Werefkin’in. Özellikle gölgesiz insanların dolaştığı gece tabloları çok etkileyici. Zaten “[Sanatta] orada olmayanları seviyorum” diyor.2 Mükemmel gerçekçi resimler yaparak başladığı ressamlığını, zamanla eksiltmelerle çoğalttığı bir çizgiye getirmiş. Fondaki yerlerin –şehir veya doğa– mekânsallığı, insanların bu mekânı kullanırkenki hareketleri, farklı ölçeklerin bir arada olması ve hüzün ile neşenin, dinginlik ile tedirginliğin hep bir arada kalma hâli. “Buz Patencileri”, serginin en iyi resmiydi bence.
Marc’ın Birinci Dünya Savaşı’nda cephede öldüğünü de o sergide öğrendim. Kalbim kırıldı. O savaşta cephenin diğer tarafında ise bir başka ressam, İngiliz Paul Nash var. Nash’in “Totes Meer” [Ölü Deniz] adlı tablosu 1941’de yapılmış. İlk bakışta ay ışığında dalgalı bir deniz manzarası resmi olduğunu zannedebilir insan. Ama değil.
Aslında hurda hâline gelmiş savaş uçakları yığınını gösteren bu resim, gelmiş geçmiş en iyi savaş resimlerinden biri sayılıyor. Nash iki dünya savaşını da yaşamış, kısa süreli de olsa İngiltere’nin resmi savaş ressamlığını yapmış biri. Demek savaş fotoğrafçılarından önce savaş ressamları vardı. Resmi görevli olup taraf tutmamak mümkün mü? Nash’in de niyeti Almanların moralini bozacak bir propaganda resmi yapmakmış. Ama yaptığı bu resimde bence taraf yok. Hüzün var, hatta aynı zamanda huzur ve huzursuzluk var; bolca bir tekinsizlik hissi var. Savaşta hepimizin canıgönülden inandığı “Biz iyiyiz, onlar kötü”nün ötesinde bir belirsizlik, karışıklık hissi. Sürrealizmin en kuvvetli yanı bu karışıklık.
Pieter Bruegel’in iyi ile kötünün mücadelesini anlatan, yaratıklarla, canavarlarla dolu resimleri de kafamı karıştırır. Mazbut Aziz Antonio’yu baştan çıkarmaya çalışanların, dünya düzenini alt üst edenlerin, şeytana teslim olup cennetten kovulanların yarattığı kaosta hep bu tuhaf yaratıklar karşımıza çıkar. Ama onun insan, hayvan, bitki, eşya karışımı yaratıklarının sevimliliği, dehşet nerede, mutluluk verir. Baba Bruegel’e sürrealizmin de babası diyebiliriz ama o zaman Hieronymus Bosch’a ayıp olur tabii. Bosch’un sürrealizmi insanı korkularıyla yüzleştiren ağırlıktayken, Bruegel bu korkudan çıkartan neşeli bir mizah sunar bize. Ağaç dalları üzerinde tepetaklak duran adamın gaz çıkartması bile kaba gelmez bu tuhaf boyutta. Muzip bir çocuk gibi, her şeyin daha iyi olacağı hissini veriyor bana Bruegel. Bir resim daha ne yapsın benim için?
Bruegel’den Rubens’e, 16. ve 17. yüzyıl Flaman ressamlarını konu alan bir sergi. Biraz “Elimizde bunlar vardı” gibi bir toplama olmuş. Ben köylü ressamları Bruegel ve mahdumlarını daha çok görme hevesiyle gittiğim için biraz bozuldum önce ama gördüklerimi de ilginç buldum aslında.
İlginç olan, günlük hayat resimleri. Mesela Jacob Jordaens günün birinde, –tam olarak 1 Ekim 1659’da– pencereden bakarken gördüğü, sokakta politika konuşan kadınları çizivermiş. Zaman, mekân, dil bir yana bu konuşmaya bir yerinden katılabilirmişim gibi geliyor. Şu en soldaki, “Sen de haklısın ama sen de haklısın” diyen ve kimselere yaranamayan kafası karışık kadın ben miyim ya? Sonra, sergide yer yer başka bir insanlık hâli, zil zurna sofralar çıkıyor karşımıza. Krallardan dilencilere, soylulardan köylülere, yaşlılardan çocuklara herkes içiyor. Resimlerin bir köşesinde kusanlar figüran, bütün kötülüklerin anası alkol başrolde. Hatta Rubens’in defterindeki bir çizimde içkiyi bizzat ölüm servis ediyor. Bu süfli ortamlar acımak, iğrenmek ama aynı zamanda şefkat duymak, hatta özenmek gibi karışık duyguları tetikliyor bende.
Bir de insanın içine taş oturtan sergiler var. Gerekliler ama esas hedefe ulaştıklarından da emin değilim. Liverpool’daki Denizcilik Müzesi tam da böyle sergilerle dolu. Atlantik’teki köle ticaretini anlatan bölümüne bir ilkokul sınıfını getirmişler. Çocuklar, bu insanı insanlıktan nefret ettiren sergide, ikili üçlü gruplar halinde kakara kikiri güle oynaya geziyor. Her zamanki gibi, zorbalar değil, sadece hassas olanlar etkileniyor anlatılanlardan. Afrikalıların nasıl balık istifi gibi tıkıştırıldığını gösteren gemi maketinin önünde sarışın küçük bir oğlancık gözleri dolu dolu çakılmış kalmış bakıyor. Yanına at kuyruğunu neşeyle sallayarak gelen arkadaşı sarılıp teselli ediyor onu, bilmiş bilmiş “Üzülme, artık böyle şeyler olmuyor” diyerek. “Sen öyle zannet” diyorum.
Transatlantik köle ticareti hikâyesi tam bir İngiliz başyapıtı. Her pisliği yaparız ama tertemiz kalırız hikâyesi. 16. yüzyılda İspanyollarla başlayan Afrikalıları köleleştirme faciası zamanla bütün Batı Avrupa’nın ağzını sulandırmış. 18. yüzyılda İngiltere’de kölelik yasak ama İngilizler buna rağmen yüzyılın en büyük köle tacirleri olmuş. Bu işi İngiltere dışında yaparak evdeki itibarlarını da bozmamışlar. Bozmak ne kelime, köle ticareti parasıyla daha da muteber olmuşlar hatta. İngiltere bu para sayesinde imparatorluk haline gelmiş. Gemileri İngiltere-Afrika-Amerika üçgeninde mekik dokumuş, İngiltere’den üretilen malları, Afrika’dan köleleştirilen insanları, Amerika’dan köle çalıştırılarak yetiştirilen ürünleri taşıyarak. Bu pis ticaretle zengin olanlar memleketlerinde büyük konaklar, hanlar, hamamlar, yollar yaptırıp hayır işleriyle nam salmış.
James Penny bunlardan biri. Liverpool’da adını taşıyan Penny Lane sokağının isminin değişmesi için kampanya başlatılsa da, görünürde bağlantı ispatlanamadığı için ama aslında Penny Lane Beatles’ın çok sevilen bir şarkısı olduğu ve Liverpool tepe tepe kullandığı Beatles turizmine dokunamayacağı için kabul edilmiyor. Gerçekten sokakta çalışan insanları anlatan çok tatlı bir şarkıdır bu. John Lennon ile Paul Mc Cartney’nin ilk gençliklerinde oturdukları evlerin arasında, birbirlerine giderken aktarma yaptıkları yermiş burası. “Sokağınızın isminin hikâyesini öğrenin” diyor bu konuyu didikleyen huzursuz araştırmacılar.3 “Imagine” şarkısını yapan biri neden köle taciri bir pislikle yan yana anılsın?
Aaa bir dakika, zaten “Imagine”in sözleri aslında Yoko Ono’nun değil miymiş? John Lennon, BBC’deki bir röportajında “O zamanlar biraz daha bencil, biraz daha maçoydum, şarkı sözü yazarı olarak Yoko’nun ismini yazmayı atlamışım” diyor. Bak sen. Yoko Ono kadar yaratıcı bir kadını da silmeye kalkmayın ya. Kandinsky ile Jawlensky’nin Münter’e ve Werefkin’e yaptığı tam da buymuş. Of tarih, sen ne tuhaf şeysin.
Müzede köleliğe karşı çıkanların hikâyesi de anlatılıyor neyse ki. İnsanlığın iyi-kötü mücadelesi bitmez. Her şeyin iyi olacağına dair umudu da. Başka katta 20. yüzyıl başı Doğu Avrupa’dan büyük umutlarla Amerika’ya giden göçmenlerin Avrupa’daki son duraklarında yaşadıkları sefalet. Sonra İngiltere’nin kimsesiz çocukları sömürdüğü bir başka skandalı; İkinci Dünya Savaşı sonrası ta 1970’lere kadar devam eden Çocuk Göç Programı [Child Migration Programme]. Bir katta da Titanic faciası var. Bu kadar kötülüğün yanında onun lafı mı olur, kaza işte.
Tam bu ara –çok kısa bir ara– ülke gündeminde, adaya sığınmaya çalışırken botları batınca ölen Afrikalı aile var. Dünyadaki bu göç trajedisi sürerken, parlamentoda İngiltere’ye gelen sığınmacıları toplayıp, her sığınmacı başına para almak için anlaşan Ruanda’ya gönderme planı kabul edilmiş. Ruanda’nın diktatörlükle yönetiliyor olması ve insan hakları sicilinin berbatlığı bile bu anlaşmaya engel değil. BBC’de konu tartışılıyor sıradan insanlar tarafından. “Biz sınırlarımızın dışında bırakınca sorun çözülmüyor” diyor spiker. Yorumlar muhtelif; “Bana ne, buraya gelmesinler de ne yaparlarsa yapsınlar” diyen de var, “Biz ne zaman bu kadar kötü olduk” diyen de. Müzelere bakarsak çok uzun zaman önce. Tabii utançları müzelerde sergileyip ilan etmeseler, pis anlaşmaları gizli saklı bıraksalar içleri daha rahat olurdu. Biz öyle yapıyoruz, vicdanımız pirüpak.
“Bu insanlık nasıl ayakta kaldı, hâlâ iyi diye bir şey nasıl var, gerçekten de var mı?” derken, muzip bir çocuğun sürrealist resmi her şeyin daha iyi olabileceğine inancımı yerine getiriyor. Altı yaşındaki Liverpoollu Asya’nın kafa karıştırıcı resmi bir başyapıt. Resimde “Fincanın içindeki kedi keman çalıyor”. Olur mu olur, çünkü neden olmasın ki?
1. Brigitte Salmen, Marianna von Werefkin (Münih: Hirmer Verlag, 2019).
2. Florian Heine, The Blue Rider (Münih: Prestel Verlag, 2024).
3. Nigel Sadler, The Legacy of Slavery in Britain (Stroud: Amberly Publishing, 2018).