Kasaba Dedikoduları

Daracık dik merdivenden evin bodrum katındaki atölyeye indik. O kadar da İngiliz dedektif filmi seyretmişken iş mi şimdi bu yaptığımız, boğazımızı kesmeseler bari. Burada çalışma tezgâhına eğilip ince ince takı ve süs eşyaları yapan Tony’nin bembeyaz saçları ve kırmızı çerçeveli kalın camlı gözlükleri var. Atölye senelerdir biriktirdiği ve takılarında kullandığı deniz kabuklarıyla, taşlarla, metal parçalarıyla dopdolu. Sabırla anlatıyor. Bu işi tutkuyla sevdiği belli. Duvarda siyah beyaz eski bir fotoğraf asılı; tezgâhta çalışan gözlüklü, uzun saçlı genç bir adam. “Sen misin?” diye soruyoruz. “Dün çektirdim bu resmi” diyor, gülüşüyoruz.

Tony ve atölyesi

Karısı Diana bu sergi haftası için eve gelenlere limonata hazırlamış, beyaz şarapları soğutmuş. “Daha sert bir şeyler de verebilirim” diyor. Sabah 11 ama içsek mi, zehirli mehirli olmasın? Bu hafta hep tanımadığımız insanların evlerine girip çıkıyoruz. Sokaklarda evlerin kapısına asılı sarı mavi bayraklar, içeride sergi olduğunun işareti. Amatör sanatçıların arka bahçelerdeki, mutfak tezgâhlarındaki atölyelerini inceliyoruz. Hollerde, oturma odalarında sergiler var. Evini açamayanlar ise kilisede, kriket kulübünde, barakalarda sergiliyor eserlerini. Hatta bir hukuk bürosuna bile girdik sanat uğruna.

Banu bana Tony’den deniz kabuğu “operkulum”u süslemeli küçük bir çay kaşığı alıyor. Diana çok mutlu, uluslararası bir satış yaptığı için. Hemen bize Türk takılarını soruyor. “Çok güzel” diyoruz tabii. Bir şeyler geveliyoruz işte; bize şöyle bir bakan, bu konulardan pek de anlamadığımızı görür zaten. Festivalin hikâyesini anlatıyor bize. Kırk sene önce beş amatör sanatçının komşularını atölyelerine davet etmeleriyle başlamış. Şimdi yüzlerce sanatçı katılıyor. Eserleri görmek, sanatçılarla sohbet etmek güzel ama evlere, bahçelere girebilmek en güzeli. Diana bunca yıldır hiç güvenlik sorunu çıkmadığını söylüyor. Hırsızlık olmadığı gibi, kimsenin de boğazı kesilmemiş demek ki. Ev sahipleri çok misafirperver, cömert ve hoşsohbet. Kendilerine amatör diyorlar ama işlerdeki odaklanma, çeşitlilik ve bütünlük çok çarpıcı. Kimisi seramik hamurunu eliyle yavaş yavaş oyarak, incecik hâle getirerek minik vazolar üretiyor biçim biçim, boy boy. Kimisi bir parka takmış kafayı, senelerdir oradaki ağaçların kara kalem çizimlerini yapıyor yakından, uzaktan, karda, yağmurda, güneşte. Sadece sanatla uğraşmak değil, sıkı bir envanter çalışması bu aynı zamanda.

Maggie Bicknell ve Tony Thomson’un işleri, kaynak: Artweeks
Emma Coleman-Jones’un resmi,

kaynak: Artweeks

Vivian Shelton’ın vazoları,

kaynak: Artweeks

Bahçeler nefis. Zaten baharın yazın gelişi görkemli oldu burada. Sabahları kuş sesinden geçilmiyor. Her hafta yeni bir çiçek, başka bir renk sarıyor etrafı. Bizim bahçedeki, insan yiyen çiçek olduğunu sandığım koca tomurcuklar da açtı, dev gelinciklermiş meğerse. Botanik bahçesinde de gördük onlardan. Bahçenin sürprizi Türkiye özel bölümü olmasıydı. “Avrupa’nın endemik çeşitlilik açısından en zengin ülkesidir” denmiş. Gelinciklerimiz de böyle azman değil, narin ve nazlıdır ayrıca. Ah bir de çeşitliliğe alerjimiz olmayaydı iyiydi.

Bahçedeki azman gelincik tomurcuk hâlinde

Komşular forumunda bahçelerde fütursuzca gezen, köpeklere tıslayan, kuşları kovalayan kedilerden çok şikâyet var. Suçüstü yakalanıp resimleri forumda ifşa ediliyor veya eşkali veriliyor. Kediciler ise kedilerin ortalıkta dolaşmasının yasal olduğunu söylemiş. Bir postacı, mektup deliğinden patisini uzatan köpeği mahkemeye vermiş, üstelik mahkeme de suçlu bulmuş köpeği. Herkes çok sinirlendi postacıya. Ya, bu birinci dünya tartışmaları çok acayip. Sonuçta kediciler ile köpekçiler hangisi daha izanlı diye birbirine girdi forumda. Hem kedisi hem köpeği olanlar ikisine de kefil. Bir de “Neden hayvan besliyorsunuz, onlara ne faydanız var?” diyen bir salak çıktı arada. Anında linç edildi tabii. Son kriz, bahçede unutulan oyuncak ayıcığı kim aldı? Tilkilerden, sincaplardan ve kuşlardan şüpheleniliyor şimdi de. Bu iş de mahkemeye kadar giderse şaşırmam. Sincapları da eğitmek lazım.

Ben sesimi çıkarmıyorum, Viggo ile Türkan’ı dışarda görürsem tanımamazlıktan geliyorum. Hele Türkan sabıkalı olduğu için iyice tembihledim onu, bizi komşu bahçelerde rezil etmesin diye. Bakalım ne zaman forumda kameraya pis pis bakan bir resmini göreceğiz. Gerçi sabahlara kadar gezip tozup patisi dişlenmiş yaralı vaziyette geldiğinden beri biraz küskün dışarılara. Ev kedilerinin dışarıya çıkmaya başlaması çocukların okula başlayıp sosyal hayatla yüzleşmesi gibi. Büyük heyecanlar ve kırgınlıklar bir arada. Bizimkiler de şimdi kendilerini yeni çevrelerine kabul ettirmeye çalışıyor.

Arnavut asıllı kedisever Lida bizim kedilerle tanıştığında, “Aa Türkan mı, o çok güzel artist gibi mi?” diye sordu. “Evet” dedim. “Hani kırmızı eşarplı bir filmi vardı, bizde çok meşhur olmuştu” diyerek ıslıkla Selvi Boylum Al Yazmalım’ın müziğini çalmaya başladı. Bende bir sevinç. Geceleri çıkıp sabaha kadar gelmiyor diye anlattığımda da “Filmdeki karakter de annesinden gizli dışarlara kaçıyordu” diye hatırlattı. Türkan Şoray konusuna çok hâkim. Viggo’yu hep unutuyor ama. “Viggo Mortensen” diyorum, “Aragorn” diyorum. “O da kim?” diyor. Aşk olsun yani!

Mahallemiz hem hareketli hem sakin. En sevindiğim, gerekli her şeyin sığdığı iki sokaklık küçük çarşısında nefis bir kitapçı, bir terzi, bir galeri, bir kırtasiye ve bir fotokopici bile var. Eski haritalara bakarsak bizim oturduğumuz, kasabayı kuzeye bağlayan iki ana yolun arasında kalan yer, 1820’lerden önce çayır, çimen, bataklık, çamur. Hemen batıda inşa edilen kanal 1790’da bitiriliyor. Kanalla birazcık kuruyor ortalık herhalde. Bilinen ilk mahalleliler “Çingene Jim” lakaplı at yetiştiricisi James ve karısı Sinetta. Sonra çiftlik sahipleri ve özellikle sokaklarda hayvan kesimi yasaklandıktan sonra buralara yerleşen kasaplar var.1 Mahalle demiryolu geldikten sonra yoğunlaşmaya başlıyor. Anacaddelerde büyük evler yapılırken, bizimki gibi ara sokaklar bitişik nizam mütevazı yerler. Belediye kayıtlarına göre 1939’da bir hizmetçi, iki tezgâhtar ve bir sekreter; Freda, Emily, Hariett ve Stanley bizim küçücük evi paylaşıyor, üçü bekar biri dul. Mahalle ne zaman hayat gailesi olan bir yerden, böyle uzun uzun kayıp ayıcık tartışmaları yapılan bir yere dönüştü bilmiyorum. Bir de ben bu bilgilere nasıl böyle kolayca ulaşabiliyorum, onun için de ayrıca şaşkınım.

Belediyenin içindeki şehir müzesinde kasabanın her yüzyılda yaşadığı değişiklik ev ev çizili, haritalanmış halde, üst üste sergileniyor. Bakması çok eğlenceli. Planlamacı arkadaşım Elif’le oralarda gezinirken onun gözü girişte herkese sergilenen 2074 planları dosyasına takıldı. Parsel parsel çalışılmış kalın dosyayı merakla inceledik. Elli yıl sonrası için plan nasıl yapılır, delirdiniz mi! Kim öle kim kala.

Zaman mefhumunda bir fark olduğu kesin. Bizim buralı Türkler hep “Her şey çok yavaş” diye şikâyet ediyor. Ben memnunum. Arda bu onun için fazla yavaş hayatta var olabilmek için ek iş olarak tenis kariyerine başladı. Haftanın her günü oynuyor. Gittiği kulüpteki oyun arkadaşlarından biri, bir elinde raket diğerinde bastonuyla oynayan Nick. Nick çok yaşlı değil ama bacağında doğuştan bir sakatlık varmış, bu yüzden baston kullanmak zorunda. Tenis oynarken ona topu iki kere sektirme hakkı veriliyormuş. Bunun dışında bir fark yok, takımın parçası. Medeniyet tek dişi kalmış canavarsa o tek diş buralarda bir yerde saklı herhalde. Güçlü olmayan da kazansın.

Bu sene kasabanın futbol takımı üçüncü olup ikinci lige yükselmiş, sokaklarda bayram havası. İngiltere Avrupa futbol şampiyonasında ikinci olduğunda bile böyle şamata görmedi buranın sokakları. “Toprak kayması” diye adlandırılan seçim sonuçlarıyla on beş senelik Muhafazakâr Parti iktidarı yıkılıp yerine İşçi Partisi geçtiğinde de. Dışarılarda böyle bir eğlenme hâlini 1 Mayıs’ta da görmüştüm. O seferki biraz karışıktı aslında; tam eğlenme değil de toplu olarak kendini bir şekilde ifade etme hâliydi. Baharın gelişi, doğayı selamlayan müzik ve şamanik danslarla, sendikaları destekleyen pankart ve sloganlarla, Filistin soykırımının ve savaşın protestolarıyla karşılandı burada.

1 Mayıs “May Day” gösterileri, 2024

Futbol kutlaması ise sebepsiz bir neşelenme hâli gibi bir şeydi, dolayısıyla çok mutluluk vericiydi. Bando müzik, bayraklar, tezahüratlar, otobüsün tepesinde gururla halkı selamlayan genç oyuncular. Zannedersin ki dünya şampiyonları. Bizim pub’daki genç garsona bakılırsa, o kadar berbatlar ki hemen yeniden küme düşecekler. Gene de kutlamalara katılamadığı için çok üzgün. Deplasmandaki son maça da üşenmemiş gitmiş. Gerçek taraftarlık bunu gerektirir zaten. Bir akşam pub’a, Avrupa kupasındaki Türkiye-Portekiz maçını seyretmeye gittiğimizde büyük Türk diasporasını çoluk çocuk ekran karşısına yerleşmiş bulduk. Özellikle çocukların bağırış çağırış destekleri ve gerçek taraftar coşkusu hezimete rağmen sonuna kadar azalmadı. Kendi kalemize gol attığımızda sanki hafif sarsıldı o kadar. “Kırmızı-beyaz” diye inledi pub o gün. Sonra maçlar kazanıldıkça bir de baktık, bizim oyuncular meğerse faşistmişler. Memleket de pek memnunmuş bundan. Destek kursağımızda kaldı. Kendi kalemize gol atmaya devam.

İkinci lige yükselen takım kutlamaları

Ve hava ısındı. Bu konuda burada da kimselerle anlaşamıyorum. Kiminle tanışsam “Berbat İngiliz havasına alışabildin mi?” diye soruyor. Neresi berbat anlayamıyorum. Harika, temiz bir hava var. Çoğunlukla da gölgede serin, püfür püfür, mis kokulu yağmurlu. Hatta İngilizcede o kokunun ismi bile varmış: petrichor. Bu kadar yeşilliğin bir sebebi olmalı. Arada sıcak dalgası gelip hayat çekilmez olduğunda herkes cıvıldamaya başlıyor, “Ay ne harika değil mi?” diye. Değil. Ben serin havadan razıyım. Forumda biri yazmış, “Biz İngilizler çok mızmızızdır” diye. Bir başkası cevap vermiş: “Hava kötü de ondan, güneşli ve sıcak olsa daha neşeli, çok pozitif olurduk.” Yok yok tecrübeyle sabit, sıcak agresyon yapıyor. Siz mızmızlığa devam edin sakin sakin. Dünya yıkılsa sükûnetinizi bozmayın. Biz o arada panik ve telaşla birbirimizi boğazlamaya devam ederiz.

Bu mızmızlıklar içinde bir de kasaba içi toplu taşıma şikâyetleri var, sebebini hiç kavrayamadığım. Halbuki günaydınlar, lütfenler, teşekkürler uçuşuyor hep otobüslerin içinde. Bu günlük terapi dozu için ancak minnet duyulur bence. Yol boyunca ıslık çalıp, kırmızı ışıkta durduğunda avaz avaz “Gitmek istiyoooruuum, durmaktan nefret ediyoooruuum” diye neşe içinde uydurma şarkılar söyleyen, işini seven otobüs şoförü, en çok da sana teşekkürler.

{aksi belirtilmedikçe tüm fotoğraflar: İpek Yürekli}

1. Gareth Winrow, The Butcher, The Tailor, The Picture Frame Maker: Sories of Middle Way (The Book Guild Ltd., 2023).

bahçe, İpek Yürekli, kedi, kent, köpek, mahalle, Oxford, şehir