Afedersiniz Maymun

Benim küçüklüğümde Osmanbey’de çocuk ayakkabıları satan maymunlu bir dükkân vardı. Nedendir bilmem, dükkânın en dibi bir maymun kafesi hâline getirilmişti.1 Muhtemelen çok iyi niyetlerle yapılmış bu güneşsiz ve havasız yerde çile dolduran, hatta bir keresinde sinirlenip arkadaşım Oya’nın saçını çeken zavallı hayvancıkları şimdi düşününce üzülmemek zor. Zaten 1960’lara, 70’lere denk gelen o vahşi zamanlarda İstanbul sokaklarında ayı da oynatılırdı. Maksat çocuklar sevinsin.

Kısmetsiz maymunların kafeslerinden bizi izlediği yıllarda, Afrika ormanlarında şempanzelerle yaşayan ve onları yakından izleyen genç bir İngiliz kadın, onyıllar sürecek ve “insan” tanımını değiştirecek araştırmasını yapmakla meşguldür. Büyük sabır gerektiren bu araştırmayı yapan bilim kadını Jane Goodall’dur. Liseyi bitirdiğinde üniversite okuyamayıp sekreterlik yapmaya başlayan Goodall merakı ve azmiyle yolunu Afrika’ya düşürür ve hayatının yönünü tamamen değiştirir. 1965’te, Cambridge Üniversitesi’nin o zamana kadar lisans diploması olmadan doktoraya kabul ettiği çok az insandan biri olur.

Jane Goodall ve şempanze yavrusu, fotoğraf: Derek Bryceson/National Geographic Creative, 1970’ler. (Belki Osmanbey’deki kafesteki maymun da Oya’nın saçlarıyla böyle oynamak istemişti sadece. Neyse ki saçlarının didiklenmesi travması Oya’nın derin hayvan sevgisine engel olamadı.)

Goodall’un araştırmasında aktardığı, şempanzelerle insanlar arasındaki davranış ve iletişim benzerlikleri çok çarpıcı. Sorun çözme, alet kulanma gibi benzerlikler bir yana, bir ölüm karşısında birbirine sarılıp teselli etme, öksüz kalmış yavruya sahip çıkma gibi duygusal ve sosyal özellikler, insanın içindeki iyiliği hatırlamamamıza yardımcı belki de. Bu ilham verici kadın halen dünyanın geleceği için çalışıyor ve umut olmaya devam ediyor. Onun kendisinin umutlu olmak için saydığı sebeplerden biri ise insan beyninin gücüne inancı. Ben de inanmak isterim tabii.

Maymunlar ile insanların, değil benzerliğinden, uzak ilişkisinden bahsetmek bile birçoklarını çileden çıkartmaya yeter. Halen Darwin’in evrim teorisinden bahsetmeden biyoloji eğitimi verilebileceğini zanneden üniversiteler var. Bu bitemeyen tartışmanın ilklerinden ve en bilinenlerinden biri 1860’da, binası yeni açılan Oxford Üniversitesi Müzesi’nde yapılmış. Bilimdeki “büyük münazara”lardan biri olarak bilinen bu evrim tartışmasının ana tartışmacıları, Oxford piskoposu Samuel Wilberforce ile Londralı biyolog Thomas Henry Huxley.

Samuel Wilberforce ve Thomas Henry Huxley, 24 Temmuz 1869 ve 28 Ocak 1871’de Vanity Fair’de yayımlanan karikatürler, çizen: Carlo Pellegrini

Rivayete göre münasebetsiz piskopos tartışmanın bir yerinde, “Sizin anne tarafı mı baba tarafı mı maymun, ehi ehi”, gibilerinden alaycı bir soru sormuş. Huxley de “Aman estağfrullah” ya da “Sensin maymun” dememiş de “Büyükbabamın aklını ve gücünü bilimsel tartışmaları ciddiyetsizleştirmek için kullanan bir insan olmasındansa maymun olmasını tercih ederim” diyerek bilim insanlarınca çok takdir gören şık bir cevap vermiş. Afedersiniz maymunmuş yani.

“Herşey hakkında bir şey ve bir şey hakkında herşeyi öğrenmeye çalışın” diyerek merakı yücelten Huxley, distopik Cesur Yeni Dünya [Brave New World] kitabının yazarı Aldous Huxley’nin de dedesi oluyor. Romanda diktatör Mustapha Mond “Bilim tehlikelidir; onu zincire vurulmuş, dizginlenmiş halde tutmamız gerekir” der. Yeni dünyada insanlar üzerindeki kontrolün kaybedilmemesi için bağımsız bilimsel araştırmaların kısıtlanması şarttır, merak etmek kötüdür, “Gerçek tehdittir, bilim toplumsal tehlikedir”.2 Bu yüzyıl önce yazılmış distopik romanların günümüzle benzerlikleri ürpertici gerçekten.

“Büyük münazara”nın yapıldığı yer bugün Oxford Doğa Tarihi Müzesi olarak kullanılıyor. Girişin önüne bu tartışmayı anan çirkin bir de anıt koymuşlar. Bina çok etkileyici ama. İçine girince “Kiliseye mi girdim?” diyor insan. Orjinalinde müze olarak yapılmış olan bu neo-gotik yapı, din için değil “bilim için tasarlanmış bir katedral” olarak tanımlanıyor. Doğanın gücüne teslim olmuş ortaçağ gotiği değil bu; bu güce saygı duyan ama onu anlamaya, taklit etmeye, onunla baş etmeye, daha doğrusu aşık atmaya çalışan 19. yüzyıl neo-gotiği.

Oxford Doğa Tarihi Müzesi, mimarları: Benjamin Woodward ve Thomas Newemham Deane, 1860

Ortadaki ana salon çelik ve cam, salonu çevreleyen kısım yığma taş. Bu bölümde her biri farklı cinsten taştan yapılmış kolonların malzemesi İngiltere’nin dört bir köşesinden gelmiş. Bu iklimin bitkilerinin yaprakları, meyveları işlenmiş taşlara. Orada bir baykuş heykeli saklıymış, burada yaprak deseni varmış. Ama bu ıvır zıvırın ötesinde mekâna yansıyan bir süreklilik ve farklı ölçeklerin bir arada yarattığı bütünlük hissi esas önemli olan. “Doğanın enerjisiyle biçimlenen mimarlık” demişler bir yerde.

Taşa oyulmuş yapraklar

Sık sık uğruyorum bu müzeye. Lisedeki biyoloji hocalarım görse gözleri yaşarırdı herhalde. Bir keresinde dev bir kolibasili gördüm içerde. Yani gerçek ölçüsünden beş milyon kere büyütülmüş hâlini asmışlardı çatıya, onu gördüm. Yakından bakınca doğa daha da büyüleyici. Kolibasiliyle ilk defa tanıştığımdan değil. Bir İstanbullu olarak biliyoruz herhalde afedersiniz bağırsak bozduğunu. Diğer yandan, bağırsak sağlığını korumak için de faydalıymış aslında, bu nasıl iş? Doğa çok ölçekli ve çok karmaşık. Müzeye gide gele belki anlarım bir şeyler. Kemikleri bina strüktürüyle tuhaf bir uyum sağlayan dinazor iskeletlerine hayran hayran bakan küçük çocuklar geliyor sabahları anne babalarıyla. Sonra gün boyu okul grupları bağırış çağırış ortalıkta. Sık sık da üniversite öğrencilerini görüyorum. Böcek vitrinlerinin önünde bir şeyler tartışıyorlar. “Böcek işte yaa” diyorum. Sonra gözüm renklerine, biçimlerine, büyüteçle görülebilen detaylarına takılıyor, ağzım açık kalıyor. Ne kadar güzeller ve ne kadar da faydalılar. Ama yani sivrisineklerle de barışamam. Onlar da aksi gibi o kadar zarifler ki.

Oxford Doğa Tarihi Müzesi’nde dev kolibasili heykeli, Sheffield Üniversitesi işbirliğiyle yapan sanatçı: Luke Jerram, 2019
Oxford Doğa Tarihi Müzesi’nde sergilenen böceklerin küçük bir kısmı

Doğanın büyüleyiciliğine kapılmış bir İngiliz tasarımcı, William Morris. Adını bilmeyen de desenlerini tanır. Bir dönem İngiliz dokuma ve duvar kâğıdı demek, William Morris demek. Şiirden kaligrafiye, mimarlıktan ressamlığa yapmadığı iş kalmayan tasarımcı, ortaklarıyla beraber, desenlerini mimarinin parçası hâline getiren üretimlere 1860’larda başlıyor. O zamanlarda da ne çok şey başlıyor diye düşünmeden edemiyor insan.

Müzede kuşlar bölümünde canlıymış gibi gözüken ölü kuşlar ve bir William Morris duvar kağıdı deseni Kuş ve Nar

“Sanatın sadece az sayıda insan için var olmasını istemiyorum, eğitimin olmasını istemediğim gibi ve özgürlüğün” diyor. Morris’in ailesi ve zaman zaman arkadaşlarıyla yaşadığı, son derece sade olan çiftlik evinde bu alıntıyı görünce, seri üretim duvar kâğıdı işine girmesi mantıklı geldi. Yani bugün servet harcanan lüks mekânların duvarlarını süsleyen Morris desenleri aslında sosyalist bir düşünce ve amaçla doğuyor; her eve sanat getirebilmek. Oluyor böyle ters durumlar, insanlık hâli. Sosyete düğünlerinde çok hüzünlü bir direniş şarkısı olan “Ciao Bella”nın çalınarak neşe içinde dans edilmesi gibi bir durum. Sezen Aksu’nun “Onu Alma Beni Al” şarkısı da içerik itibarıyla bir o kadar şanssız bir düğün müzik listesi seçimi. Aman düğünlerin şanssız seçimi, müzik için olsun tabii.

Morris ailesinin yaşadığı Kelmscott Çiftliği

William Morris’in gittiği okullardan hiç hoşlanmadığı ve Oxford’da okurken zamanını derslere katılmak yerine şehrin binalarını, çevrenin doğasını incelemekle geçirdiği söyleniyor. Şehirler ona fazla gelince de kendini bir dönem İzlanda’nın ıssızlığında buluyor. Hatta bu İzlanda sevgisi babadan kıza geçmiş. Kendisi de tasarımcı, eğitimci ve muhteşem bir nakış ustası olan May Morris, 1900’lerin başında sevgilisi Mary Lobb’la defalarca İzlanda’ya gidip kamplar kuruyor, çizim ve notlarla defterler dolduruyor. Meraklı bir zihnin ürettiği bu gözlem notlarına hayran olmamak mümkün değil. Bakabilen, görebilen bazı insanlara dünyanın kendisi eğitim alanı. Morrisler gibi doğayı öğretmen bilmiş Jane Goodall’da da benzer bir okul hoşnutsuzluğu var. 1951’de 16 yaşındayken günlüğüne şöyle yazmış; “O kasvetli disiplin ve öğrenme yerinde işkenceyle geçecek bir güne daha uyandım.” Artık nasıl bir nefretse o da kendini Afrika ormanlarına atmış, atış o atış.

May Morris’in ve Jane Goodall’un not defterleri

İngilizlerde zaten genel bir dokunulmamış doğaya veya doğalmış gibi olana özlem var. Virginia Woolf’un deyimiyle “bir İngiliz hastalığı” bu düşkünlük. Orlando’da, başkahraman tepelerin arkasında batan güneşe hayranlıkla bakıp “Ne kadar güzel” deyince, yanındaki Türk Çingeneler alay eder onunla, “dağları, gökyüzünü yemek istiyor” diye. Çünkü “yenemeyen şeyler güzel değildir onlar için.”3 Yani bizim için? Gerçek payı olmadığını söyleyemem.

Bu doğa düşkünlüğünün sonucu oluşmuş çok tipik bir İngiliz peyzajı var. Sürekli bakıldığı hâlde dokunulmamış, doğal bırakılmış bir yermiş gibi duruyor bahçeler, parklar, çayırlar, ormanlar, bitmez tükenmez kanal kenarları. Yaz boyu yürüyüş yapanlara ikram edilmiş böğürtlenleri dalından hapur küpür yiyoruz. Kanal yolu boyunca sanki kendiliğinden büyümüş gibi duran karman çorman ekilmiş güzelim çiçeklere dokunan yok. Solana kadar yerli yerlerindeler rengârenk.

Yaz başı Eğirdir’e gittiğimde de yol boyunca rengârenk açmış hatmi çiçekleri vardı. Moru vardı, kırmızısı, pembesi, beyazı. Sabah balkondan onlara hayranlıkla bakarken kolunda iki koca torbayla geldi bir hanım. Sokağın bir ucundan başladı. Diğer ucuna kadar bütün hatmi çiçeklerini yoldu, torbalara doldurdu. Bütün renkler bir anda yok oldu. Öksürük çayı için mi dedim, ama meğer yeni çıkmış modası, dolmasını yapıyorlarmış. Sonuçta çiçekleri de yedik gitti. Çünkü yenemeyen şeyler güzel değildir bizim için.

{Aksi belirtilmedikçe fotoğraflar: İpek Yürekli}

1. Daha sonra papağanlar kondu kafese sanırım. Belki ikisi beraberdi. Maymun hatırlayan da var, papağan hatırlayan da. Kaplumbağa bile var. Bayağı tropik bir ortamdı galiba.

2. “Science is dangerous; we have to keep it most carefully chained and muzzled… truth is menace, science is a public danger.” —Aldous Huxley, Brave New World, Vintage Books, 2012 (Chatto & Windus, 1932), s. 198-201.

3. Virginia Woolf, Orlando: A Biography, Vintage Books, 2004 (The Hogarth Press, 1928), s. 90.

doğa, İpek Yürekli, Jane Goodall, müze, Oxford, tasarım, William Morris