Lizbon’daki Siza yapıları, hikâye anlatıcılığı, azulejo’lar ve Portekizli
üç güçlü kadın üzerine.
OBLITI PRIVATORUM / PUBLICA CURATE1
[kişisel olanı unut / kamusal olanla uğraş]
Tamamı bütün dev bir kayadan oyulmuş gibi gözüken eski Dubrovnik’in girişinde 14. yüzyıl yapısı bir Fransisken Manastırı var. Özgürlüğü yoklukta arayan, minimalizmi yücelten öğretisiyle şaşırtan bu tarikat doğa bilimlerine katkılarıyla da biliniyor. Hoş, İstanbul’un AVM kıvamındaki “diş macunu bulunmaz mücevher bulunur” havalimanında gezdiğim sergide2 modern bilimin yegâne öncülerinin Müslümanlar olduğunu öğrendim ben, ama başka dinlerin de azıcık katkısı olmuş olabilir. Bu manastır da içinde yer alan eczanesiyle yüzyıllardır şifa dağıtıyormuş. Ama tam da “kelin ilacı olsa” misali yetişemediği konular da var belli ki.
Manastıra girerken kapıdaki görevli hangi dili konuştuğumuzu bulmak için çabalayıp duruyor bir süre. İspanyolca deniyor olmuyor, Fransızca deniyor olmuyor. Sonunda “Off bulamadım” diye pes ediyor. “Türkçe” dediğimizde ise yüzü aydınlanıyor bir anda. “Size çok önemli bir sorum var, sizi Allah gönderdi. Haftaya İstanbul’a gidiyorum, saç ektirmeye. Parayı topluca veriyorsun, havaalanından alıp havaalanına bırakıyorlar, tabii saçlı vaziyette. Sizce kazıklanmış mıyımdır?” “Yooo” diyoruz, “kesin çok yakında saçlarına kavuşacaksın, herkes bizim oralarda yaptırıyor bu işi.” Nasıl da neşeleniyor hemen. “Yaşasın” diyor, “sizden girişte üç kişi için bir kişilik bilet parası alıyorum o zaman.”
Lokantadaki garson da bulmaya çalışıyor hangi dili konuştuğumuzu, “Çok iyi tanıyorum ama bulamıyorum” diyor. Söyleyince anlaşıldı. Annesi televizyonda sürekli Türk dizileri seyrettiği için çok tanıdık geliyormuş. O, hesapta indirim yapmadı ama. Bütün gün kafası şişiyor dizilerden herhalde.
Dubrovnik’e gidişimizi bu yaz Balkanlar’da tatil yapan pek çok aile gibi İngiltere’nin renkli listelerine borçluyuz. Yoksa Hırvatistan’la, damalı formalarına bayılmam ve workshop’larda birkaç kendine güvenli, neşeli, yetenekli Hırvat öğrenciyle rastlaşmam dışında bir ilgim yoktu. Türkiye güvenilmez açıklamaları sebebiyle ısrarla huysuz İngiltere’nin kırmızı listesinde kalınca, kardeşimle yeşil listeli bir yerde buluşmak şart oldu. Biraz bakındık neresi olsun diye. “Dubrovnik çok güzelmiş ama çok turistikmiş, daha normal bir şehir olsun” dedim ben. “Niye zorluyorsun ki” dedi o, “biz de turistiz işte.” E turistiz tabii, haklı.
Dubrovnik de gerçekten turistik bir şehir. Zaten popüler bir tatil yeriyken, bir de Game of Thrones ejderhaları eklenmiş üstüne. Eski şehirdeki neredeyse bütün binaların otel, pansiyon, lokanta olması bir yana, gün boyu cruise ve tur kalabalıklarını da ağırlıyor. Hayret verici olan ise bütün bu turist işgali altında sokakların halen pırıl pırıl olması. Araba yasağına yüzde yüz uyulması da her boşluğun arabalara, kamyonlara, betonyerlere kurban edildiği bir şehirden gelen benim için inanılmaz. İstanbul’u geçtim, aşağı yukarı Dubrovnik boyutundaki Bozcaada’nın kasaba kısmındaki içler acısı araba terörünü düşününce üzülmemek ne mümkün. Sabah 7’de kalkıp dolandığımda ana caddede dizi dizi servis kamyonetlerini görüyorum. Hepsi yolun tek tarafına düzgünce dizilmiş, çabucak işlerini halledip yolun tamamını sakince yayalara bırakıyorlar. Yaya yolu olduğu iddia edilen İstiklal Caddesi’nin günün her saatine yayılan trafik keşmekeşine bir kere daha sinir oluyorum.
Sanırım en çok sokak temizliği ve kurallara uyulmasından etkilendim Dubrovnik’te. Sonra 14.–19. yüzyıl arasında bağımsız bir devlet olan Dubrovnik Cumhuriyeti’nin büyük meclis salonunun girişindeki yazı-plaket biraz aydınlattı beni; OBLITI PRIVATORUM / PUBLICA CURATE yani “Kişisel olanı unut / kamusal olanla uğraş”. Bu konuda iddialılar. Topluluk olma, demokrasi ve ayrıca diplomasi konularında Dubrovnik Cumhuriyeti’nin, nam-ı diğer Ragusa Cumhuriyeti’nin öncü tecrübeleri var. Tabii erkek ve asil olanların daha eşit olduğu bir tecrübe bu, ama gene de tek adam yönetimine yüz vermeyen bir yönetim şeklinden bahsediyoruz. Yönetici “rektör”ün sadece bir aylığına sembolik olarak seçildiği, bütün yönetimin, yetkilerin, sorumluluğun meclisler tarafından sahiplenildiği bu yönetim şekline yüzyıllar sonra özenmek biraz acıklı tabii.
Cumhuriyet, bağımsızlığını bir yandan coğrafyaya, “deniz üzerinde bir gemi”ye benzetilen konumuna,3 şehri kara tarafından koparan sıradağlara, diğer taraftan şehri çepeçevre saran müthiş sur duvarları sistemine borçlu. Ama özgürlük esas olarak Dalmaçyalıların gemicilik, denizcilik ve ticaretteki becerilerinin getirdiği zenginlikle ve özellikle de usta diplomasi yetenekleri sayesinde sürdürülebilir olmuş. Bugün ikincisi daha etkili sanırım. Mesela bizimkileri gezdiren Kaptan Nenad’ın dökülen teknesi Hırvat gemiciliğinin yüzkarası olsa da muhabbetiyle arayı kapatıyor. Her hâlükârda Ragusa Cumhuriyeti’nin dış politikasının saldırganlık yerine savunmaya, savaş yerine diplomasiye dayandığı söylenebilir.
Dubrovnik ile Türkler arasında yüzyıllardır gerilimli ve seviyeli bir ilişki varmış. Osmanlılar bütün Balkanlar’ı işgal ederken Ragusa Cumhuriyeti’yle sadece vergi karşılığı himaye anlaşması yapıyor. Bu vergiye “özgürlüğün bedeli haraç” diyorlar. İki devletin diplomatik ilişkileri, gerekirse biraz yalan, gerekirse biraz ayak, bazen tehdit bazen yalvarma hatta ağlama, bolca insan idaresi, iki yönlü bilgi alışverişi, çift taraflı casusluklar, Ragusa elçilerinin İstanbul’da, Osmanlı elçilerinin Dubrovnik’te yaşadığı, İstanbul’a giden resmi ve gayriresmi hediyeler, mesela şarap, gözlük veya mercan tespihler ve Osmanlı’nın bitmek bilmez rüşvet geleneği Ragusa kayıtlarına geçmiş durumda.4 Karşılıklı gidiş gelişler çok. İstanbul’a yerleşen Ragusalılar arasında 1877’de Dubrovnik yakınlarında doğan Jakov Pervitić’in ailesi de var. Biz onu Jacques Pervititch olarak tanıyoruz ve her biri sanat eseri olan sigorta haritalarına minnettarız.
Kardeşimin odası Gundulić meydanına bakıyor. Ivan Gundulić 15. yüzyılda yaşamış bir şair. Şehrin ileri gelen ailelerinden ve erkek olduğu için de yönetimin parçası. En önemli eserlerinden birisi, Osmanlı padişahı ll. Osman’ı anlattığı Osman adlı kitabı. Meydandaki heykelin kaidesinde Slav kadınlarının Osmanlı haremine kaçırılma sahnesi de yer alıyor. Belki de bu rölyef, komşu Bosna’da 15 yaşında kaçırılıp köleleştirilerek Bosna Sarayı’na getirilen, sonra İstanbul’a gönderilen Kösem Sultan’ın trajedisini anlatıyordur. Tuhaflık bu ya, Gundulić, Osmanlı sarayından bahsederken özellikle takıntılı şekilde tam bir cadı olarak gördüğü “komşusu” Kösem Sultan’a olan nefretini kusmuş nedense. “Evleri yıkıp tarlaları darmaduman eder / Şimşek, dolu, fırtınayla / Kuşa, yaratığa, ağaca, kayaya dönüşerek.”5 Kadın düşmanlığının sonu yok. Doğu-Batı karşılaştırmasının Müslümanlık-Hıristiyanlık, kölelik-özgürlük bağlamında ele alındığı eserde Gundulić’in esas eleştirisinin Slav halklarının parçalanmışlığına olduğu da söyleniyor.
Hırvatlar, Sırplar, Boşnaklar ve Karadağlılar aşağı yukarı aynı dili konuşuyor. Diasporadakiler ortaklıklara odaklanıp hepsine ortak “biz-ce” veya “bizim dilimiz” anlamında naški dese de evdekiler farklılıklara odaklanıp aynı dili Sırpça, Hırvatça, Boşnakça gibi farklı isimlerle adlandırmayı tercih ediyor. “Çünkü Balkanlar’da diller linguistik olarak değil, politik olarak değerlendirilir” diyor oralı bir dilbilimci. Aynı dili konuşan, aynı Slav kökenden gelen bölge insanlarını ayrıştıran, her zamanki gibi din ve mezhepler olmuş. Her din adamı da şifalı bitkiler yetiştirip tıbbi denemeler yapmakla yetinmiyor tabii. Dinlerin kardeşi kardeşe kestirme yeteneğine bu bölgede bir kere daha hayret etmemek elde değil.
Katolik Hırvatistan’ın parçası Dubrovnik’in küçücük eski şehrinde benim gördüğüm, biri saç ektirecek görevlinin olduğu iki manastır, bir katedral, biri Sırp Ortodoks üç kilise, bir sokak arası kilisecik var. Dahası da vardır eminim. Ayrıca bir mescit ile 15. yüzyılda İspanya’dan kaçıp Osmanlı’ya doğru yola çıkan Musevilerin bir kısmının yarı yoldaki bu ticari liman şehrine yerleşmesiyle yapılan bir sinagog olduğunu da gördük. Ticari olmaktan çok dindar bir şehirmiş izlenimi veriyor burası. Ama zaten ruhani olması beklenen dinlerin parayla pulla sıkı ilişkisi gizli bir bilgi sayılmaz.
1991’de Yugoslavya, kelime anlamıyla “Güney Slavlarının Ülkesi” dağılırken, ekonomik sıkıntılar ve Sırp baskınlığı arttığında ilk ayrılmak isteyenler Hırvatlar ile Slovenyalılar olmuş. Daha bir sene önce batı ile doğuyu birleştiren Almanya, “Ben büyüdüm, herkes küçülsün” düşüncesiyle olsa gerek, başından beri bu ayrımı can-ı gönülden destekliyor. Hırvatların ll. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanya’sına desteklerinin bir şekilde unutulmaması olarak da yorumlanıyor bu. Şu anda Avrupa Birliği’ne üye iki eski Yugoslavya ülkesi de bu ilk bağımsızlıklarını ilan edenler. 1991–1999 arasında uzayıp giden Yugoslavya Savaşı ise yakın zamandan kalan vahşetle, toplu katliamlarla, insanlık suçlarıyla dolu berbat bir hatıra. Savaş sırasında Saraybosna’da yaşayan Zlata Filipović 4 Mayıs 1993’te 12 yaşındayken günlüğüne şunları yazıyor:
Herkes bekliyor, bir şeyler ümit ediyor. Ve hiçbir şey olmuyor… İşte şimdi haritaları yeniden çıkarıyorlar, çiziyorlar ve insanları birbirinden ayırıyorlar. Ama bunu kimse talep etmemişti… Bizim gibi insanlar böyle bir ayrımı istemiyor çünkü böyle kimse mutlu olmayacak, ne Sırplar, ne Hırvatlar, ne de Müslümanlar. Bizim gibi insanların fikri neden sorulmuyor?6
Yugoslavya Savaşı’nda iki üç değil, en az 13 taraf yer alıyor; Bosna Hırvatları, Bosna Sırpları, 1993 sonrası Boşnak olarak anılacak Bosna Müslümanları, Hırvatlar, Hırvatistan Sırpları gibi uzayıp giden bir liste var.7 Her bölgede her dinden, mezhepten insan yan yana yaşıyor. Dünyadaki farklı ülkeler çıkarlarına göre farklı grupları destekliyor. Savaşa bilfiil katılan Birleşmiş Milletler ve NATO birliklerini, Boşnaklar için devreye giren Amerika, İran ve Türkiye destekli şeriatçı mücahit taburunu da hesaba katınca, bu kalabalıkta durumun iyice içinden çıkılmaz bir hâl alması şaşırtıcı değil. Bu savaş da geçmişteki sayısız örnek gibi bir kardeş savaşı olarak tarihe geçiyor. Basketbolda bir ekol olan Yugoslavya’nın Hırvatistan ayrılmadan önceki son milli takımının iki as oyuncusu Sırp asıllı Vlade Divac ile Hırvat asıllı Dražen Petrović’in hikâyesini anlatan dokunaklı Once Brothers [Bir Zamanlar Kardeştiler] belgeselini defalarca seyretmek lazım.
İnsanın, kardeşine böyle illet olurken yabancılara olmaması zor herhalde. Benim kiralık odanın bulunduğu binayı idare eden Jovica dertli, “Ah şu Ruslar!” diye şikâyet ediyor. Sonra “İspanyolları bilirsin zaten” diye burun kıvırıyor. “İngilizlerden neler çektiğimizi hiç sorma.” Ay benim için ötekilere ne dedi acaba? Saç eker, televizyon dizisi yaparız ama “Of, biz Türklerizdir” ne de olsa. Ama kurallara uyma ve temizlik konularında olmasa da en azından ötekini çekiştirme gibi ortak yanlarımızın olduğu kesin.
Keşke herkes ortak bir biz-ce [naški] konuşsa. Yaşlıca bir kadın, surların dibinden denize girip çıkmak bilmeyen torunlarını çağırıyor: “Hayde haydeee!”
{tüm fotoğraflar: İpek Yürekli}1. Dubrovnik Cumhuriyeti (14.-19. yüzyıl arası) büyük meclis salonunun girişindeki yazı-plaket.
2. Sümeyye Ceylan küratörlüğünde düzenlenen Modern Bilimin Öncüleri /İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi isimli sergide 1577’de kurulan İstanbul Rasathanesi “bilimin gelişmesi için gerekli kültürün toplum ve yönetimler tarafından tesis edildiğinin ispatı” olarak gösterilmiş. Ama nedense üç sene sonra yobazlar tarafından “semaları rasat etmek uğursuz olduğu”, “feleklerin esrar perdesini küstahça öğrenmeye cüret edenin akıbeti mahrum olduğu” ve en fenası “meleklerin bacaklarını alttan delikli borularla gözledikleri” ihbar edildiği için padişahça yakılıp yıkıldığından bahsedilmiyor. Doğan Kuban’ın deyişiyle bilim konusunda “Osmanlı’nın akıl almaz meraksızlığı”ndan da bahsedilmemiş.
3. Maritime Museum, ed. Pavica Vilac, Dubrovnik Museums, 2012.
4. Vesna Miović, Wisdom at the Crossroads: True Stories from the Time of the Republic of Dubrovnik and the Ottoman Empire (Kartolina, 2011).
5. Age.
6. Zlata Flipović, Zlata’nın Günlüğü: Saraybosna Kaderine Ağlıyor (Artemis, 2012).
7. Alastair Finlan, The Collapse of Yugoslavia 1991–1999 (Osprey, 2001).