Küçük İşlerin Plancısı

Komşumuz William bir İngiliz için fazla meraklı. Beni sokakta görüp koşup 1 numaraya taşınanlardan biri olup olmadığımı soran da oydu. Biz kimdik, nerden geliyorduk, neden gelmiştik, ne yapacaktık, gelecek planlarımız neydi, merak içindeydi.

Ben de merak ediyorum. Gelecek planlarım ne acaba? Galiba bir müddet plansız kalmak diyorum, sonra kendimi takvimde önümüzdeki ayı planlarken buluyorum. Kim gelecek, kim gidecek, nasıl gidecek, nerede kalacak, ne yiyecek, ne yapacak? Neler hissedecek? Yok yok, henüz o kadar kafayı yemedim. Küçük işlerin plancısıyım ben. William’dan, son birkaç aydır duymaktan sıkıldığım o soru geliyor: “Peki, sen ne yapacaksın burada?” Annem de demişti zaten: “Sen orada bir şey yapamazsın ki.” Helikopter annelikten önce, “Ben gördüğümü söylerim kızım” anneciliği vardı. Bir şey de yapmasam olmaz mı?

Sohbet devam ediyor. 80 yaşlarında, çok zayıf, her daim kravatlı, beyaz gömlekli, cilalanmış siyah ayakkabılı ve ama kapüşonlu deri ceketli William’a kendisiyle ilgili soru sorunca pek de cevap alamıyorsun. “Nerelisin?” “Küçük bir şehir.” “Ne iş yapardın?” “Bilgisayar işi.” “Ne yersin?” “Yememem gerekiyor.” Peki. 30 küsur senedir bu sokakta oturuyor. Eskiden buralar daha iyiydi tabii. Bir sürü ilginç küçük dükkân vardı. Şimdi her yer kafe oldu. Aaa adeta bizim Cihangir. Üstelik pub’lar kapanıyor. İşte bu cidden fena. Halbuki mahallenin pub’ı olması çok İngiliz bir durum. Neyse, bizimkinde hâlâ var. Bebekli anneler, okuldan çıkan öğrenciler, aileler, iş insanları, üniversite insanları, mesai sonrası boyacılar, laptop’unu açıp çalışan meşgul tipler, gözü maçta olanlar, bağıra çağıra konuşan arkadaş grupları, sessizce oturan çiftler, tek takılanlar, birbirine laf atıp kaynaşanlar, app’ten tanışıp ilk defa buluşanlar, gün içinde boşta gezenler (ben mesela), akşamcılar hep Dew Drop Inn’de. William’la hemfikiriz pub’ların günlük hayattaki önemi konusunda.

Geldiğimizin ilk haftasında bir akşam sinema çıkışı gittiğimiz pub’da çok feci elimi yaktım. Daha doğrusu nerdeyse tarihi miras The Victoria pub’ı yakıyordum da bununla kurtardık. Kör karanlık, her yeri koyu renk ahşap olan mekânı her ne hikmetse mumla aydınlatıyorlar. Ben de paltomu yanına koymuşum. Bir kokular gelince baktım ki palto alev alev. İtfaiyeci anası olduğum için elle söndüreyim dedim. Sonuçta elim gitti ama yakamadım mekânı. Bu hayaletli atmosferde ısrar ederlerse yakında hepten yanar ama. Bir sakar ben miyim? Asıl soru, kaç yüzyıldır benden başka sakar uğramamış mı oraya? Nasıl böyle kalmış bu bina? Nasıl böyle kalmış bu şehir? Efsunlu mu nedir. İkinci Dünya Savaşında bütün ülke hava saldırılarıyla yerle bir edilirken bile, bu şehre dokunmamış Naziler. Şüpheli durumlar hep.

The Victoria

Bizim evin neden yıllarca boş kaldığını merak ediyor. Bahçenin neden iki parça olduğunu, neden yerlerin taş döşendiğini, neden kiranın makul olduğunu, neden ev sahibini tanımadığını. “Perde arkasında neler olup bitti acaba?” diye soruyor. William’ın derin şüpheleri var bizim evle ilgili. “Hayaletli mi?” diyorum. “Yoksa bahçe cesetler gömüldüğü için mi öyle?” Gülmüyor. İtiraz da etmiyor. Hadi bakalım. Havalar düzelince kazarız hep beraber.

Havalar da aslında hep güzel gitti. Sokağa bakan güneşli odada çalışıyorum. Çalışıyorum dediğim de, “Priz adaptörü unutma” falan gibi listeler yapmak. Küçük işler. Kedilerin de favorisi bu oda. Yoldan geçenlerin hiçbiri dönüp bakmıyor içeri. William bile. Şaşırıyorum. Ben kaldırımda yürürken gözüm hep evlerin içinde. Duvardaki tablolar, kenardaki biblolar, yığılmış kitaplar, düzen veya dağınıklık, hayatın renkleri ne güzel. Biriyle göz göze gelsem utanırım herhalde, arkalarını döndüklerinde bakıyorum. Belki onlar da öyle yapıyordur. Kültür farkı nereye kadar. İnsanlık hâli, merak baki.

Eşyaları getiren Türk nakliyecilerin başı, “Aman abla, burada musluktan su içmeyiz biz” dedi. “Aa temiz değil mi?” dedim. “Yok yok, ondan değil ama içmeyiz. Siz de içmeyin, Türk bakkallarda Saka Su satılıyor, oradan alın” diye de tavsiye etti. Kendisi kırk senedir İngiltere’de Türk suyu içiyor. Karbon ayak izi tavan. Peki neden? Öyle. Türklük-Müslümanlık-erkeklik kutsal üçlüsünden birini bozuyor herhalde. Yoksa hepsini mi maazallah. El âlemin suyunu içip mükemmelliğimizi bozmayalım. Dostumuz Dr. Kuru’nun konuşmasında bahsettiği, yedi düvel insanları anlatan 18. yüzyıl Osmanlı kitabında da net olarak gösterildiği gibi, herkeste bir yamuk var, bizden gayrı.

Kedilerden önceydi ev yerleştirme. Onlar –İngiliz kuralları kedi köpeklerin uçak kabininde seyahat etmesine izin vermediği için– hava, kara, deniz yoluyla, Paris-Calais-Dover üzerinden 30 saatlik operasyonla geldi buraya. Biraz yoruldular, hırpalandılar ama eski eşyalı eve alışmaları da kolay oldu sanki. Penceredeki yerlerini alıp sokağı kolaçan etme görevini üstlendiler hemen. Sokak nöbeti önemlidir. Türkan görev aşkı yanında, memleket hasretiyle birtakım kaçış planları da yapıyor galiba ama şimdilik başaramadı. İki kafadar bizim taş bahçeden yandaki bol ağaçlı, kuşlu, böcekli olanlara koşup koşup doğada ava çıktıklarını sanıyor. “Ay bizim çocuklar sizin kedilere bayılıyor” diyor yan komşu Christina. Bu aşk karşılıklı değil maalesef. Dışarı çıkar çıkmaz yan bahçeye koşan Viggo, çocukları görürse kös kös geri geliyor. Türkan’ın zaten umurunda değil başkaları. Çocukların küçük trambolinini deniyor ara sıra sadece. Pek de tatlı iki oğlan bahçede neşe içinde oynuyor halbuki. Tabii ki bana bizimkilerin küçüklüğünü hatırlatıyorlar. Anne baba yorgun. “Durun, daha bunlar iyi günleriniz” diyorum içimden.

Nöbetçiler görev başında

Kedilerin tantanalı geliş operasyonunun ilk aşamasını halledince Calais’de buluşacağımız Zeyno’ya mesaj attım: “breyk breyk, fil baykuş’u arıyor. viggo ile türkan tatile çıktı mı operasyonunun paris ayağı devreye girdi, ilk hedefe ulaşıldı breyk. calais’de gelişme var mı? breyk.” Bu vesileyle Rodin’in Calaisliler [Les Bourgeois de Calais] heykelini de yerinde görmüş olduk. Şehirlerini yanıp yıkılmaktan kurtarmak için kendilerini feda ederek İngiliz kralına teslim olan Calais ileri gelenlerini gösteren bu heykelin irili ufaklı sayısız kopyası dünyaya yayılmış durumda olsa da iyi oldu kendi coğrafyasında ve ışığında görmek. Neden olmasın yani.

Calaisliler Calais’de
Calaisliler İzmir’de, Arkas Sanat Urla’da, fotoğraf: Ester Pardorokes

Coğrafya en esaslı mimarlık belirleyicisi. Bizim burada evler ufak. Kutu kutu, küçük odalar yan yana yapılmış; soğuğu kesmek önemli çünkü. Arkada mutlaka bahçe var. Zaman içinde evler bahçeye doğru eklenerek büyütülmüş. Öncelikle dışardaki tuvaletler yerine banyo eklenmiş tabii; sonra mutfak, yeni büyük bir oda, iki odanın birleşmesiyle salon, salonla birleşen açık mutfak. Endüstri devriminden beri işçi-orta sınıf konut mimarisi değişimi tek eve bakınca okunuyor. Arka taraf ek üstüne ek değişip dururken sokak cephesiyle oynanmıyor. Bu sayede kentsel doku, şehirsel mekân karakteri yüzyıllardır pek de değişmemiş. Bizim için şaşırtıcı bir süreklilik. Arka bahçelerde ise yepyeni bir dünya var. Doğrama izolasyonu geliştikçe bahçeye açılan boydan boya pencereler, çatı pencereleri eklenmeye başlanmış. Çünkü ışık az, sonuna kadar içeri almak lazım. Kıbrıslı arkadaşım “Ben buradaki çatı penceresi merakını hiç anlamam” diyor. Anlamaz tabii, Kıbrıs güneşi mi var buralarda. İklim değiştikçe İngiltere’nin zaten bol olan yağmuru ve selleri artıyor. William da dertli, sular yükseliyor, ada batıyor diye.

Elimde Aslı’nın hediyesi mükemmel kitap The Watchmaker of Filigree Street var. 19. yüzyıl sonunda İngiltere ve Japonya’da geçen esrarengizliklerle dolu nefis bir roman. Ben batan adada bir yandan bunları okuyup, diğer yandan İngiliz dedektif dizileri seyredip bahçedeki cesetleri nasıl çıkartacağımızı planlayayım en iyisi.

{Aksi belirtilmedikçe fotoğraflar: İpek Yürekli, 2024}

ev, İpek Yürekli, kedi, Oxford, taşınma