Hatay çarşı, Temmuz 2023
Gönüllü Doktorlar, Öğretmenler ve
Meryem Prenses: Hatay’ın Kahramanları

Koca taşların üzerinde yalın ayak koşarken, “Eski adamlar gibi yaşıyorum arkadaşlaaar!” diye neşeyle bağırıyor çocuk. Peşinde kan ter içinde ona yetişmeye çalışan ailesi. Samandağ’daki Titus tüneline doğru ilerliyoruz. Roma taşlarıyla haşır neşir olmuş ağır bir temmuz sıcağı var havada.

Şu tünel girişine varıp görkemli kaya duvarların önünde fotoğraf çekilelim, gerisi kolay. “Burası en iyi fotoğraf yeri, ilerlemeye gerek yok, dönelim artık” diyor kız arkadaşına genç adam, tam bir genç adam ukalalığıyla. Ben ise ilerde daha iyi bir fotoğraf açısı bulacağıma eminim.

MS 1. yüzyılda başlanıp, kaynaklara göre bir veya iki yüzyıl (bir yüzyılın lafı mı olur) sonra bitirilmiş, ağzımızı açık bırakan bir Roma projesiyle karşı karşıyayız. Özetle, dağdan gelen akarsu limana aktığından, hem liman hem de etrafındaki yerleşim yeri tehlikede olduğu için suyun yönünün değiştirilmesine karar veriliyor. Önce bir set duvarı yapıp önünü kesiyorlar suyun, sonra yoluna devam edebilmesi için dağı delerek tünel ve denize kadar kontrollü akması için de kayaları oyarak derin bir kanal yapıyorlar. İşin sırası tam böyle olmayabilir ama sonuçta açılan bir buçuk kilometreye yakın uzunlukta bir su yolu. Kâğıt üstünde basit bir işlem gibi görünüyor aslında. İçinde durup kendini mikrop gibi hissedince öyle gelmiyor ama. Tünelin ve kanalın çekiç ve murç yardımıyla oyulması köle gücüyle oluyor tabii. Kaç nesil köle bu işle uğraşmış kim bilir. Şehri biraz öteye kurmak daha mı kolay olurdu acaba?

Titus tüneli, Samandağ, Hatay, MS 1-2. yüzyıl

Olmaz işte. Üstelik Roma medeniyetine hiç yakışmaz. İnsan ile doğanın itiş kakışında el yükseltir Roma hep. Dağlar, taşlar, halklar onundur. Düzen getirir, sistem kurar. Bu sayede her köşeye yetişir. Hayal eder, uygular. Mühendisleri harikalar yaratır. Gerekirse dağları deler. Ezelden beri iyi mühendisler doğayla mücadele ederken neyle karşı karşıya olduklarını bilir. Karşılarındakinin gücüne saygı duyarlar. Dağdan gelen suyun şakası olur mu? Bunu bilmeyene hiç mühendis denir mi? Zamanında azgın gürül gürül akan nehrin yolu olmuş Titus tüneli boyunca suyun izinden gidiyoruz. Tünelin ve kanalın depremde hiç zarar görmediğini söylüyorlar. Kanal üzerindeki Roma köprüsünde taş bile oynamamış yerinden.

İki yüzyıl sürecek projeyi planlayıp uygulayan, beş yüzyılda bir olan depremi de düşünüyor demek ki. Bizim hafızamız o kadarına yetmez. Antakya’da yıkılan eski binaları inceleyen mimarlar, binalarda hiçbir deprem önlemi olmamasına şaşırmış. Yeni yapıların çoğunluğu zaten tartışma dışı. Beş-on sene önceyi hatırlayamıyoruz biz, beş yüz çok fazla.

Antakya ve Samandağ’daki binaları yapanların çoğu Titus tüneli mühendislerinin performansıyla, alınlarının akıyla çıkamamış depremden. Binalar yok, onlar olmadığı için mahalleler de yok. Nerede sokak olduğu anlaşılmıyor, sokak da yok, tabii sokak olmayınca yön de yok. Bir yeri tarif etmek imkânsız. Şehir yok kısaca. Fotoğraf çekme bağımlısı ben bile elim gidip fotoğraf çekemiyorum burada. Arada kalmış yıkılmamış binalarda patlamış duvarlar, insana yönünü iyice şaşırtan yan yatmış merdivenler, cephesiz odalarda hayatsız kalmış mobilyalar, boşlukta bir ucundan sarkan perdeler, içerdeki duvarda asılı yamulmuş çerçeveli resimler, yoğun bir nefes alamama hissi. Her şeyi ama her şeyi kaplayan toz.

Duvarlara “Orta hasarlı, yıkmayın” yazmışlar; çünkü bir yandan sürekli harala gürele yıkımlar yapılıyor. Bizim kullandığımız arabanın arka penceresi tuzla buz olmuş vaziyette. Evvelsi gün ana caddeden geçerken bir bina yıkımından fırlayan koca bir taş vurmuş. Neyse ki bizimkilerin olduğu ön tarafa değil, arka tarafa rastgelmiş. Araba camının lafı bile olmaz, insanlar kelle koltuk yaşamaya tutunmuş. Çarşı yok tezgâhlar var. İşyerleri yok çadırlar var. Evler yok konteynırlar var.

Bize darbeli matkabını ödünç veren marangoz, ailesiyle kaldığı konteynır kampının karşısında şehirlerarası yol üstünde kurduğu çadırı atölye olarak kullanıyor. Geçen hafta, en sonunda su bağlanmış kampa. Kampın etrafı tel örgü çevrili, yoğun trafikten uzakta tek giriş var. Ama tel örgüyü kanırtıp ana yola çıkan kaçak ikinci bir geçiş açmışlar. Herkes hapisten kaçar gibi, eğilerek buradan girip çıkıyor. Haftada bir bu bozulmuş çiti onarmak zorunda kalan askerler bile bu yolu kullanıyor. Aval aval bu tozlu tuhaf dünyaya bakarken bir anda etraf aydınlanıyor sanki. Üstünde kat kat pembe tülden uzun elbisesi, ayaklarında şıpıdık terlik, başında tacıyla bir küçük prenses tel örgü boyunca neşe içinde yürüyüp, kaçak geçitten geçip, kamyonların otobüslerin iki yönde vızır vızır aktığı caddeyi aşıp yanımıza geliyor, marangoz babasının bacaklarına sarılıveriyor. Utangaç gülümsemesi, ışıl ışıl yeşil gözleriyle bize kaçamak bakışlar atan prensesin ismi Meryem. Biz “Aman, yol mol, tehlike mehlike” derken, “Alıştı artık o” diyorlar. “Alışma Meryem prensesim, sen çok daha medeni yerlere layıksın” demek istiyorum ama o kadar büyük bir acizlik var ki etrafta, uyum sağlamaktan başka da çare yok gibi. Bütün çocuklar ve çocuklarına sahip çıkmaya çalışanlar kahraman burada. Ölen ölmüş, parası olan gitmiş, gidemeyenler maddi manevi mücadele ediyor. Kalanların bir kısmı, “Boğmasız geçmez bu hayat artık” demiş. Yıkılan evinden her şeyden önce rakı bidonlarını kurtaran var, kafası karışıp kırılan rakı bardaklarına yanan da.

“Alışmış olduğun, tanıdığın her şeyin bir anda yok olması” diye anlattı depremi genç kadın, arabasıyla bizi Samandağ’dan Antakya’ya Adana otobüsüne yetiştirirken. Ne kadar teşekkür etsek az. “Yok yok isabet oldu” diyor, “Ben de Belen’deki orman yangınına gönüllü yardım için gidiyordum şimdi, yolumun üzerindesiniz.” Dayanışma içine işlemiş buralı insanların.

Türk Tabipler Birliği’nin gönüllü doktorları, konteynır düzenlerini kurmuş hasta bakıyor. Derme çatma çadır mutfakları var. Dört kişi bir konteynırı paylaşıyor, depremzede gibi yaşıyorlar aylardır. Depremde çok sayıda sağlık çalışanı ölmüş, sonrasında bölgeyi terk eden de çok olmuş. Boşluğu doldurmak gönüllülere kalmış. Yıllık izin dönemlerini, yol paralarını cepten vererek, burada zorlu şartlarda çalışarak geçiriyorlar. Gelen psikiyatrlar kendileri psikolojik tedaviye ihtiyaç duyacak şekilde ayrılıyormuş dönerken. Bu doktorlar için en azından bedensel, zihinsel sağlıklarını koruyabilecekleri, insanca kalabilecekleri lojmanlar yapılmasını planlıyor sivil toplum kuruluşları. Yapacak arazi bulamıyorlar, çok hazin ama bulduklarına devlet el koyacak diye de korkuyorlar. Yardım istemek için gidilen yetkililer, “Durun bakalım biz doktorların amiriyiz, önce bize yapılsın bu kalacak yerler” deme yüzsüzlüğünü gösterebiliyor. Doktorlar bu pis hesaplardan bağımsız, istiflerini bozmadan cehennem sıcağında çare üretmeye, şifa olmaya devam ediyor.

Bir avuç genç öğretmen kütüphane kurmuş. Son sınıf öğrencilerine ücretsiz sınava hazırlık dersleri veriyor, kurslar açıyorlar. “Bakanlık kesin açılacak diyor ama okulların bu sene doğru düzgün açılması imkânsız” diyorlar. Bakanlık her zamanki gibi bir tarafından uyduruyor demiyorlar tabii. Gözler ışıl ışıl, gülümsemeler kocaman, niyetler tertemiz. Gelen giden gönüllülerle işbirliğinde herkes. Sivil toplumun önayak olduğu, sağlık ve eğitim yanında, çocuk atölyelerinden sanat performanslarına, sosyal buluşmalardan üretim dayanışmasına, kamusal hayatın yeniden ayağa kalkmasını hedefleyen irili ufaklı gönüllü projeler var bölgede.

Bizim ekip Vakıflı köyünde. MEF FADA ekibi, birinci sınıf öğrencileri, üst sınıflardan asistanlar ve hocalar bu muhteşem köydeki kadın kooperatifi için satış yeri yapıyor. Bir de daha önce hesapta yokken –kendisi de Samandağlı depremzede olan– son sınıf öğrencisi Onur koşup yetişiyor yardıma. Çalışmakla, lojistik için koşturmakla kalmıyor, hem o hem ablası, bütün ailesi seferber oluyor. Ayrıca karanfilli ketesiz, çeşit çeşit kömbesiz bırakmıyorlar ekibi. Karşılaştığımız herkes gibi güler yüzle, tatlılıkla, sevgiyle sarmalıyorlar gelenleri. Dört gün gece gündüz çalışılıyor. Tekrar tekrar ölçüp biçip düzelterek. Hiyerarşisi yok bu işin, herkes tasarımcı, herkes amele. Yaptıkları el emeği göz nuru mütevazı strüktür ayağa kalkınca öğrencilerin gözünde Titus tüneli yapmışçasına bir gurur. “Of çok büyükmüş!” diyorlar. Haklılar, ölçülebilir boyundan daha büyük işler bunlar aslında. Bu sene okuldan Hatay’da üç proje daha var. Onlar da karınca kararınca işler. Olsun, her yapılan işin gerçek Titus tüneli boyutunda olması gerekmiyor. Sonuçta koca tünel de tek tek çekiç vuruşlarıyla açılmamış mıydı? Gelerek verilen her katkının etkisi büyük. Herkes ama herkes gitmeli, işin bir ucundan tutmalı. Buradaki kahramanlara destek lazım.

Şantiyede sabaha karşı gökyüzünde beliren yengeç yeni ayı insana umut veriyor. Hepimizin temennisi, buralarda yaşayanlara, bu güzel gülümseyen güzel bakan insanlara, toza toprağa ortama hemen alışmış neşesini kaybetmemiş çocuklara iyilikler getirsin.

Vakıflı Köyü Kadın Kooperatifi satış yeri, Samandağ, Hatay, Temmuz 2023
Bu proje MEF FADA / MEF Üniversitesi Sanat, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi birinci sınıf öğrencilerinin katıldığı Tasarla Yap Stüdyosu kapsamında tasarlanmış ve uygulanmıştır.
{tüm fotoğraflar: İpek Yürekli}

deprem, Hatay, İpek Yürekli, MEF Üniversitesi, mimarlık