Bias ve Smyrna:
Priene Adaleti

Priene’yi görüp de sevmeyene rastlamadım. On iki İyonya şehrinden biri olan bu küçük şehir, artık bir çam ormanı haline gelmiş olmasına rağmen halen okunaklı olan şehir dokusuyla ziyaretçilere binlerce yıl öncesini anlatır. Nasıl olduysa vahşi turizmden de vahşi arkeolojiden de nasibini pek almamış bir antik şehir.

Priene şehri rekonstrüksiyon çizimi,
A. Zippelius, 1908

Priene’yi ben de çok severim. Prienelileri daha da çok severim, çünkü şehirlerini bataklık ve sivrisinek dolu Menderes Nehri’nin ağzından kaçırıp, kayalarına bakmaya doyulmayan dağın sırtına, rüzgâra karşı yeniden kurmuşlar. Rüzgârsız yaşanır mı hiç? Tarihçiler, Miletli Pythius’un tasarımı olan şehir yapısının sosyal eşitlik, bir arada yaşama duygusu, hukuka saygı gibi değerlere uygun olarak geliştirildiğini vurguluyor. Meclis binası bouleuterion ile tiyatro kapasitesinin nüfusa oranı1 ve bütün evlerin dörde veya sekize bölünmüş bloklardaki sınıf farkı gözetmeyen yapısı,2 toplumun eşitlikçi düzeninin işareti olarak görülüyor. Saraysız bir şehirmiş burası. Üstelik Büyük Menderes Deltası’nın doldurduğu Söke Ovası’na bakınca hayal etmesi zor olsa da Priene bir zamanlar deniz manzaralı bir liman kentiymiş. Şehrin sonunu da delta getirmiş zaten.

Yüzyıllar sonra artık köyleşen Priene’de yaşamaya devam eden Rumlar mübadeleyle evlerini terk edince kalan Türkler aşağıya, sivrisineklere geri dönmüş ve Güllübahçe köyünü kurmuşlar. Antik şehri canla başla benimseyen Güllübahçe’yi bolca kullandıkları iyonik sütunlar da kesmemiş, köyü heykellerle bezemişler. Şehrin hemen aşağısındaki çay bahçesinin genç garsonu Priene’ye bakıp burun kıvırıyor: “Yukarda bir şey yok ki!”

Önde Güllübahçe heykelleri,
arkada Priene

Antik şehirlerin en müthiş gerilimi bu olsa gerek: Yok olanın var olması. Priene’nin çağdaşı Bergama’da dolaşırken her karşımıza çıkan turistin telaşla “Zeus nerde, Zeus?” diye sorarak sunağı aramasını, elden kaçıp yok olunca kıymete binenin peşinden gitmenin bir örneği olarak görebiliriz. Cevap “Olimpos Dağı’nda”, “Berlin’de”, “Tiyatronun yanında” olabilir. Bergama sırtını dik bir yamaca dayamış görkemli bir şehir; yolunu kaybetmek normal.3 Pergamon krallığının başkentinin yanında Priene bir minyatür şehir gibi kalıyor, ama boyundan büyük ünü var.

Priene tiyatrosu ve Bergama tiyatrosu

Ege Bölgesi’nin orta kısımlarında MÖ 700’lerde kurulan İyonya Birliği, politik işbirliği yanında kültürel fikir birliğini de işaret eder. Priene, birliğin şehir devletleri arasında çok etkili olarak kabul edilmese de, rakip tanımaz bir özelliği dikkat çekicidir. Priene adaletiyle meşhurdur. Antik Yunan’da Yedi Bilgeler olarak anılan düşünürlerden biri olan hukukçu Bias, Prienelidir. Yedi Bilgeler’in portrelerini Baalbek’teki bir 3. yüzyıl mozaiğinde görüyoruz. Lübnan’daki Baalbek nere, Priene nere? Antik dünyadaki iletişim sistemi internet bağımlısı bizleri şaşırtır hep.

Yedi Bilgeler mozaiği, Baalbek,
3. yüzyıl, Beyrut Ulusal Müze,
ortada Kalyope, yukarıdan saat yönünde sırasıyla Sokrates, Chilon, Pittacus, Periander, Cleobulus, Bias, Thales ve Solon

Dürüstlüğü ve kuvvetli adalet duygusuyla bilinen Bias, “herkesi dinlememizi”, “temkinli olmamızı”, “onurlu davranmamızı”, en güzeli de “değersiz insanlara sırf zenginler diye saygı duymamamızı” öğütler. İyi konuşan ama hep doğruyu konuşan bir hukukçudur. Haksızlıklara karşı adil duruşuyla nam salmıştır. Sayesinde zamanında İyonya’da “Allah sana Priene adaleti versin” benzeri deyişlerin olması boşuna değildir herhalde. Şu aralar hukuk fakültelerinde bahsi geçer mi bilmiyorum.

Bias “Sahip olduğum her şeyi yanımda taşıyorum” diyerek, insanın asıl değerli varlığının malı mülkü değil aklı ve vicdanı olduğunu vurgular. Ama en bilgece sözünün “Bütün insanlar onursuzdur” olduğu söylenir. Onurlu davranmanın ancak uğraşarak kazanılan bir yetenek olduğunu, çaba istediğini anlatır bu söz.

Priene’nin tiyatrosunda çam kokuları içinde otururken uzaklardan patlama sesleri geliyor, sonrasında sarı dumanlar yükseliyor bir yerlerden. Maden ocaklarıyla parçalanan dağların habercileri bunlar. Bu aralar Anadolu’nun neresine gitsen benzer yaralı yamaçlar kaplamış durumda her yeri. İnsanlığın doğaya karşı utancını paylaşıyoruz her noktada. Bias’ı dinleyip onurlu davranmıyoruz.

Eski İyonya’nın yeni yollarından geçerken buradaki günümüz mimarlığının doğayla ilişki kurabildiği durumların enderliği şaşırtıyor insanı. Yol boyu atılmış çöpler, lağım kokan sokaklar parçalanan yamaçlar kadar endişe verici. Bu kadim, güzelim coğrafyanın insan eliyle daha da güzelleşmesi gerekirken, asma altı gölgeye atılmış koltukların, etraftaki doğal ortama insan tarafından yapılan en kayda değer güncel katkı olması düşündürücü. Kamusal alanların, binaların araziyle ilişkileri içler acısı. Priene’de her biri farklı kota yerleşmiş kamusal binaları4 birbirine akarak bağlayan açık alanlarda yürüyoruz; herkesin güneş ve rüzgâr hakkına dikkat edilerek bir eğime oturtulmuş avlulu evlerin5 izlerine bakıyoruz. Burayı görüp de bugün topografyaya böyle yaklaşmak, daha doğrusu yaklaşamamak inanılır gibi değil. Her daim saygı duyulması gereken topografyanın da artık “yok hükmünde” kabul edilmesi, dünyaya bakışımızı özetliyor adeta.

Ege’nin “dağları denize dik”,
hareketli topografyası

Sonra bir anda ağaç dizili bir yoldan geçiyoruz, rüya gibi. Bir zamanlar biri, geleceği düşünüp dikmiş bu ağaçları; geçmişe teşekkürlerimizi gönderiyoruz. Zaten doğa kendi halinde bırakılınca coşuyor buralarda. Her türlü ağacın arasında selviler selam veriyor başlarını çıkarıp uzaklardan. Bir ağaç bir coğrafyaya bu kadar mı yakışır! Selvi ağacı, Latince ismini Apollon’un yakışıklı sevgilisi Kyparissos’tan alıyor. Efsaneye göre, doğasever Kyparissos yanlışlıkla çok sevdiği geyiğini vurduğu için üzüntüsünden kahrolur, ölmek ister. Apollon onu öldürmeye kıyamaz ama hep sevdiği doğa içinde kalabilsin diye selvi ağacına dönüştürür. Mezarlıkların simge ağacı, halen hayat ile ölüm arasındaki bu hüznü taşır. İyonya’nın favori tanrılarından Apollon’un hediyesi selvi ağaçları, dağları denize dik uzanan bölgenin hareketli topografyasını iyice vurguluyor.

Ege’de günümüz mezar taşlarında selviler, İzmir civarından

İyonya birliğine sonradan katılan şehirlerden biri de Smyrna. İsmini Ephesos gibi bir Amazon kraliçesinden aldığı söyleniyor. Bir yoruma göre, Antik Yunan’daki Amazonlar efsanesinin ilham kaynağı, Ege’ye gelin gelen güçlü Hitit prensesleri. Hitit tarihçileri, genelde kadını sadece evin içindeki iffetli hanım veya fahişe ya da köle olarak gören Yunanistan’dan gelen Helen kültürünün, Anadolu’daki Hitit toplumunda ana tanrıça, yüksek rütbeli din görevlisi veya yönetici olan kadın kimliğini yadırgamamış olmasının zor olduğunu söylüyorlar. Bu iddiaya göre, Amazonlar efsanesi bu yüzden ortaya çıkıyor ve hatta bu kadınlara, “oiorpata” [erkek öldürenler] denerek korku ve nefretle anılıyor.6 Aynı bugün patriarkal dilde feministlere erkek düşmanı denerek reva görülen tavır gibi. Doğu-Batı ekseni biraz ters dönmüş sadece. 

Bugünün İzmir’i renk ve hayat dolu sokaklarıyla isminin kadın kökeninin hakkını veriyor. Geçen yüzyıl başının Smyrna’sının zarafetinden pek de bir şey kalmamış olsa da, dağ taş gecekondu ve konut gökdelenleri arasında, kamusal alanları doya doya kullanan bir şehir halkı; her ne kadar “bitti” dense de cıvıl cıvıl Alsancak, Kemeraltı semtlerinin canlılığı, Konak’tan Bostanlı’ya günün her saati yaşayan Kordon kültürü; Göztepe asansöründen Kültür Park Paraşüt Kulesi’ne özgün yapılar, bol balkonlu sade modern apartmanlar halen yerli yerinde. Sohbetlerinde bir yanda neşeli bir ferahlık, diğer yanda epeydir duymadığım “varoş” tanımının aşağılayıcı tonu var. İzmir’in de işi zor. Hepimiz gibi o da bu hayatta hakkının yendiğini düşünüyor.

Allah bize Priene adaleti versin, ne diyelim. Ama verirse zararlı çıkarız diye de korkmuyor değilim.

Bu yalan dünyaya geldim geleli
Ne çocukluğumu bildim ne gençliğimi
Işığı olmayan bir tüneldeyim sanki
Karanlıklar içinde yürüdüm ileri

Ben de bu dünyadan böyle geçtim.

Mezar taşı yazısı, İzmir civarı, 1998.

İzmir 2020 
{fotoğraflar aksi belirtilmedikçe İpek Yürekli}

1. “...Mesela Priene’nin nüfusunun 3.000-5.000 arasında olduğu tahmin ediliyor ama şehrin meclisi 700 kişilik. Aynı büyüklükteki meclis binaları Efes’te ve Atina’da var ama bu şehirlerin nüfusları 250 bin civarında. Bu nedenle Priene’deki meclisin büyüklüğü şu anlama gelmekte: Prieneli her hane mecliste temsil ediliyormuş.
Priene’nin başka ilginç bir özelliği ise tiyatro binası. Ortalama bir Yunan kentinde, tiyatro/nüfus oranı 1/5 olmakta. Bu oran en fazla 1/10 olarak görülüyormuş. Ama Priene’nin nüfusu 5.000, tiyatrosu da 5.000 kişilik. Priene’deki 1/1 oranının nedeni, tiyatronun zaman zaman “halk senatosu” olarak kullanılmasıymış. Sahnede zaman sınırlayıcı bir su saatinin de bulunması bu teoriyi destekler nitelikteymiş, çünkü hiçbir sanat gösterisi zamanla sınırlandırılmaz. Bu da sahneye çıkan kişinin belli bir konuşma süresinin olduğunu gösteriyor ve Priene tiyatrosunun, aynı zamanda halk senatosu olarak kullanıldığını kanıtlar nitelikte…”

2. Spiro Kostof, The City Shaped: Urban Patterns and Meanings Through History (Londra: Thames & Hudson, 1999/2017).

3. Şehirde dolaşırken Yadegar Assisi’nin Pergamon Panaroması ile şehrin yok olan yapısının izlerini eşleştirmeye çalışmak çok eğlenceli.

4. A.E.J. Morris, History of Urban Form: Before the Industrial Revolutions (New York, John Wiley&Sons, 1979/1982).

5. Ekrem Akurgal, Priene evlerini, megaron tipi evlerin Pers etkisiyle avlulu peristil ev tipine dönüşmesi olarak tanımlıyor. “…Eski İzmir’de başlayıp Priene ve Kolophon’da megarondan peristil eve ulaşan bu gelişme, Anadolu için karakteristiktir…” Ekrem Akurgal, Batı Anadolu’da Konut, Yerleşme ve Kent Planlaması (MÖ 3000-30), Tarihten Günümüze Anadolu’da Konut ve Yerleşim, Habitat II (İstanbul: Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı, 1996).

6. Ersin Doğer, İzmir’in Smyrna’sı: Paleolitik Çağ’dan Türk Fethine Kadar (İstanbul: İletişim Yayınları, 2006).

antik şehir, İpek Yürekli, İzmir, Priene