Mamure Hanım: Üsküdar’da Hiç

Gelemeyen kışın ılık bir gününde Üsküdar’ın tepelerindeki tekke [hankâh]1 binasının avlusundayım. Yaprakları dökülmüş ağaçların arkasında dev serviler yükseliyor. Avlunun dışındaki irili ufaklı kubbeler ve minareler, bir de apartmanlar çevrelemiş etrafımızı. Akşam mıydı sabah mıydı onu da bilmiyorum. Zaman durmuş gibi burada.

Atik Valide Külliyesi’nin (1582) tekke [hankâh] avlusu ve dışarısı.

Bu bina, Osmanlı sarayının gelmiş geçmiş en güçlü kadınlarından kabul edilen Venedik asıllı Nurbanu Sultan’ın Mimar Sinan’a yaptırdığı külliyenin parçası.2 Dershaneye çevrilmiş bir odada Mamure Hanım öğrencilerine tezhip sanatının inceliklerini gösteriyor. Uzakta bir yerlerde radyo alaturka çalıyor. Bize mis gibi taze demlenmiş çayla öğrencilerin getirdiği eklerden ikram ederken, köşede pürdikkat çalışan genç kadın telaşla yanına geliyor. “Yaldızları dağıldı gibi geldi, sorun var mı?” diyor. “Yok yok” diyor ustası “toz tanesi onlar, sen devam et.” Ben değil toz tanelerini, incecik, minicik motifleri ayırt edemiyorum. Hatayı fark edebilmek, ama hatasız olanı da görebilmek, belki de öncelikle hatalı olabilmeyi kabul etmek bu işin esası. Çok keskin gözleri var bu insanların.

Gözleriyle, elleriyle, kulaklarıyla, duyularıyla çalışanlar onlar. Hayalindeki en mükemmel çizgiye ulaşmaya çalışan ressam, en mükemmel sese ulaşmaya çalışan müzisyen, en mükemmel tada ulaşmaya çalışan aşçı gibi. Duyularla birlikte bir de doğruyu yanlıştan ayıran aklıselim gerekli. Bende pek olmayan bir azim, yoğunlaşma, sabır, hatasızlık arzusu ve ayarını bilme duygusu. Ne eksik ne fazla, ayarında. Dünya bu ayar duygusuyla dönüyor.

Etrafını tezhiple bezedikleri hat yazılarından bazıları; “hiç”. Hiç yazısı tasavvufta gurur, kibir gibi kötü huylardan arınmayı, egodan kurtulmayı anlatıyormuş. “Peki bu yok oluş imgesinin etrafını süslü püslü yapmak tuhaf değil mi?” diyorum. Yanımdaki ukala bana da ayar veriyor “Herhalde yüzyıllardır bunun felsefesini senden çok düşünmüşlerdir” diye. Doğrudur, belki tam tersi, etrafındaki kalabalık hiçliği iyice vurguluyordur. Tasavvuf kafamı karıştırıyor. Tam “Hah” diyorum söylenen bazı şeylere, “işte bu”. Sonra söyleyenin etrafındaki süs püs, pazarlama, like’lama, rating kalabalığı, hiyerarşi aşkı inancımı sarsıyor gene.

“Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken, sen hiç ol” diyen Mevlana bile fırsatını bulunca kadınları aşağılamaktan geri durmamış. “Mesnevi’de, akli melekeleri göreli olarak düşük olduğu için kadınların düşlerinin de erkeklerinki kadar gerçek olmadığını ima eder Mevlana.”3 Nerede kaldı gururdan, kibirden arınmak falan. Bu erkeklerin derdi nedir ya!

Tekke mesajı: “DISPLAY YOUR LOVE”

Tarihçi Cemal Kafadar, Kim var imiş biz burada yoğ iken adlı, Karacaoğlan şiirinden gelen isim seçimi gibi “çoğ” iyi olan kitabında mutassavıf Üsküplü Asiye Hatun’un 1630’lar tarihli rüya defterini aktarır. Ama bu aktarım, anlatıcının ve dönemin üst üste binmiş katmanlarıyla, bağlantılarıyla, ağlarıyla, yorumlarıyla, sorularıyla birlikte sunulur bize. Vurgulanan önemli bir detay, Asiye Hatun’un mütereddit bir mutasavvıf oluşudur.

Batılılaşma döneminden önce yazılmış, şimdiye kadar görebildiğimiz birinci şahıs metinleri arasında bir tek Asiye Hatun’unki baştan sona tereddütle örülmüştür. Diğerlerinin hiçbirisi, buradaki gibi kendisini sorgulayan bir içe bakış, hatta suçluluk duygusuyla karışık bir “itiraflar” havası yaratmaz. Hatun’un çağdaşı iki erkek mutasavvıfın, Seyid Hassan ve Niyazi-i Mısri Efendilerin anılarına bakarsak mesela, bu tür bir kendinden şüphe bulamayız.4

Ne varsa tereddütte var. “Çünkü kararlar, ama asıl, tereddütler hayatımızı belirler.” Tereddüt deyince büyük usta Michelangelo’nun Davut’unun yüzündeki ifadeyi hatırlamamak olmaz. Bir an kahraman olmak ile arkasına bakmadan kaçmak arasında kalan insanoğlu Davut.

Korkunç devi görmüyoruz bile, ama aslında çok da net görüyoruz; Davut’un sol tarafına bakışındaki iğrenmede, saldırsam mı kaçsam mı diyen sağ tarafa meyledişindeki tereddütte. Bu tereddüt, insan olmanın özeti.

Tarih bilgisi zayıf bir insan olarak ben de kendimce anlamaya çalışıyorum, kim var imiş biz burada yoğ iken diye. Tekke binasından çıkıp eski yeni, tipli tipsiz apartmanların arasından, gıcır gıcır bir avm’nin önünden, bol kornalı bağırış çağırış eşliğinde bakımlı kaldırımlardan, canlı Üsküdar çarşısının içinden geçip denize ulaşana kadar aklımda bu var.

En son Mihrimah Sultan Camisi’nin avlusundan geçiyoruz. Bu avluya açılan çift revaklar, ölçü olarak Tahtakale’deki Rüstem Paşa Camisi’nin avlusundakilerin neredeyse tıpatıp aynısı. İkisi de Mimar Sinan eseri olan bu avluların kamusal alanlar olarak şehirle kurduğu ilişki ise bambaşka. O kadar ki, ikisini yan yana getirip benzerliğini görmek şaşırtıyor insanı. Aynı modülü kalabalık, sıkışık bir çarşının ortasına da, deniz kıyısındaki eğimli bir topoğrafyaya da mükemmel şekilde yerleştirmek, farklı yönlerden ve kotlardan yaklaşılır, ulaşılabilir hâle getirmek, aynı derecede ama birbirinden çok farklı biçimde hayatın parçası yapabilmek ustalık değilse nedir. Ama Mihrimah Sultan Camisi’nin ortamı daha renkli, şehir içindeki algılanışı çok daha görkemli. Böyle bakınca da insanın nerdeyse, Mimar Sinan’ın Mihrimah Sultan’a gizliden deli gibi âşık olduğu dedikodusuna inanası geliyor.

Üsküdar’daki Mihrimah Sultan Camisi (1548) avlusu ve Tahtakale’deki Rüstem Paşa Camisi (1562) avlusu
İki caminin planlarının karşılaştırılması5

Kanuni Sultan Süleyman ile Ukrayna asıllı Hürrem Sultan’ın kızı olan Mihrimah Sultan, bugün Osmanlı padişah kızları arasında en tanınanı olabilir. Babası tarafından çok sevildiği, büyük bir servetinin ve politik gücünün olduğu biliniyor.6 Bilmeyenler de Muhteşem Yüzyıl’da görmüştür herhalde. Kocası Hırvat asıllı Rüstem Paşa için ise biraz huysuz ve suratsız deniyor. Osmanlı’ya ilk rüşveti getiren sadrazam olduğu iddia edilse de, buralarda rüşvet 16. yüzyıla kadar çoktan meşru hâle gelmiştir bence. Olsa olsa rüşveti itibarlı hâle getiren olabilir. Malum diziye bakarsak çok fena insanlar ikisi de. Gerçek kişiler ile dizilerdeki yansımaları ne kadar örtüşür bilemem. Ama mesela Kanuni ile Sinan arasındaki, “Çabuk bitir şu külliyeyi yoksa kafanı keserim”, “Ama biraz daha vakit verin daha iyi olsun” diyaloğu gerçekçi bir mimar-işveren diyaloğu olmuş. Sonunda işverenin mimara hak verip hayran oluşu ise hiç makul gelmedi bana.

Ben de çoğu İTÜ mimarlık öğrencisi gibi Mimar Sinan’la Taşkışla’da Sinan holündeki koca sarıklı büstüyle tanıştım. Oradaki Sinan gözlerini kısıp sürekli 50 metrelik koridorun diğer ucundaki Venüs heykelini seyreder. Taşkışla’da Sinan-Venüs aşkı Sinan-Mihrimah aşkını gölgeler.

Taşkışla’da Sinan ve koridorun öteki ucundaki arkadaşı Venüs

Mimar Ahmet Sezgin, Kayseri Ahıska –büyük ihtimalle Ermeni– kökenli devşirme olan Sinan’ın, mizacına ve özel hayatına dair bir bilgimiz olmadığını ama Kayseri’deki ailesiyle bağını koruduğunu bildiğimizi söylüyor. Çocukları ailelerinden koparan iğrenç devşirme sisteminin zaman zaman askerleri köksüzleştirme amacına ulaşamaması sevindirici. Sezgin, Avrupa merkezli sanat ve mimarlık tarihi yazımındaki oryantalist bakış açısını, Sinan dönemi mimarlığının değerini vermeme açısından şanssızlık olarak görüyor. Benzer bir değer bilememe örneğini biz kendimiz, Sinan camilerini onore etmek yerine Bizans Ayasofya’sını camiye dönüştürerek ve şehirdeki en önemli cami konumuna getirerek yapıyoruz.

Sinan mimarlığının topografyayla, doğayla kurduğu özel ilişki İstanbul’un büyük şanslarından biri olmuş. Sadece Sinan değil bütün Osmanlı döneminden bize ulaşan binaların en bayıldığım yerleri, içinden geçip gidilen, insanı yoldan, kaldırımdan içeri alıp doğayı hatırlatan avluları ve mimarlıkla arayüz oluşturan revaklar. Aynı anda hem ayırıp hem birleştiren avlu Osmanlı icadı değil elbette ama onlar da iyi yorumlayıp çeşitlendirmiş. Saray avlusu da, cami, medrese avlusu da, evin girişindeki minik avlu da başka başka şekillerde güzel. İçinde ağaç varsa daha da güzel. Kuyu varsa, o da güzel. Eskiden yokmuştur ama ben oraya bir de hamak koyarım. Ama belki de varmıştır. Benim gibi keyfine düşkün kadınlar eskiden de yaşıyordu herhalde buralarda.

Tarihçi mimar Zeynep Yürekli’nin Boğaziçi Üniversitesi Nafi Baba Merkezi’nin Tasavvuf Konuşmaları çerçevesindeki sunumunda anlattığı gibi, mesela erken modern Osmanlı dünyasının gezgin dervişlerini öncelikle kendini bulmaya, kalıpların dışına çıkmaya çalışan gençler olarak görebilmek geçmişin uzaklığını yakınlaştırıyor biraz.

Çizim: Osmanlı topraklarındaki gezgin dervişler, 1586-91 civarı, Bartholomӓus von Pezzen, Avusturya Ulusal Kütüphanesi.7 Fotoğraf: Londra’da Goth kültürü gençleri, 1980’ler-90’lar?, Rebecca Lewis, Museum of Youth Culture, Londra.

Kafadar gibi o da tarihe çoklu bir bakışla insani boyut getiriyor. Bu boyutta tarihin birbirini takip eden kopuk kopuk olayları yoğrulup bulamaç hâline geliyor, birbirine karışıyor, bütünleşiyor, hikâyeleşiyor, hayat gibi. Kişilikleri kaybolmuş sadece isim olan veya tarihte hiç olan isimsiz insanlar ise belirip yeniden var olmaya başlıyor. Dizi veya roman karakterlerinden farkları var elbette. Tarihçiler onları kafalarına göre uydurmak yerine, oraya buraya dağılmış toz tanelerini fark ederek, arşivlerde iz sürerek, alakasız görünen bilgi zerreciklerini bir araya getirerek, bütünleştirerek bugüne sunuyor. Resmi tarihte bize öğretilen, geçmişte yaşayan insanlar arasındaki önem hiyerarşisi de siliniyor. Darısı bugün yaşayanların başına diyelim.

Sonuçta benim bu tarih anlayışından anladığım, tarihin mühim, ciddi insanları da bizim kadar şapşaldılar, hatalıydılar, insandılar. Etrafları ne kadar süsle püsle bezenmiş olsa da bizim gibi “hiç”tiler.

Üsküdar Mihrimah Sultan Camisi’ne deniz tarafından bakış
{tüm fotoğraflar aksi belirtilmedikçe: İpek Yürekli}

1. “Sufilerin bir araya gelerek sohbet etmeleri ve zikir yapmaları, zaman zaman inzivaya çekilmeleri için 13. yüzyıldan itibaren hankâhlar kurulmuştur. Sonraki dönemlerde dergâh, tekke, zaviye gibi isimlerle de anılan ve oldukça farklı fonksiyonlar icra eden bu merkezlerin vakıflar yoluyla varlığını sürdürmesi sağlanmış, zamanla yanına kütüphane, dershane, revak, hastaların tedavi edildiği bir bölüm, misafirhane, ambar, bağ bahçe gibi birimler eklenmiştir. Zaman zaman hankâhlar medresenin işlevlerini de üstlenmiş, tarikat eğitiminin yanı sıra başta tefsir, hadis, fıkıh, akait, Arapça olmak üzere çeşitli konularda dersler verilmiş ve kitaplar yazılmıştır.”

2. “…Vakıfanın mezkûr cami kurbünde kubbeleri güzel, sahaları geniş birkaç hücreyi müştemil olarak hudud-i şeriyeye riayetkâr olan suleha ve fukaranın oturmaları için yaptırdığı hankâh ismiyle maruf ribat…” (Nisan 1582 tarihli vakfiyeden alıntı). Abdullah Kuran, Mimar Sinan (İstanbul: Hürriyet Vakfı Yayınları, 1986).

3. Cemal Kafadar, Kim var imiş biz burada yoğ iken: Dört Osmanlı: Yeniçeri, Tüccar, Derviş ve Hatun (İstanbul: Metis Yayınları 2019/2009).

4. Age.

5. Planlar: Kuran, age.

6. Firuzan Melike Sümertaş, Female Patronage in Classical Ottoman Architecture: Five Case Studies in Istanbul, Yüksek Lisans Tezi, ODTÜ, 2006.

7. Zeynep Yürekli, Architecture and Hagiography in the Ottoman Empire: The Politics of Bektashi Shrines in the Classical Age (Ashgate, 2012). 

avlu, cami, hiç, İpek Yürekli, mimarlık, Mimar Sinan, tarihyazımı, tekke, Üsküdar