Toprağın Hafızası

Topraksız Venedik’te toprağı tartışmak şaşırtıcı olmuş. Ben zaten Venedik tepetaklak demiştim,1 hep bir ters köşe. Mimarlık bienali açılışında şehir, her yerden çıkan tanıdıklarla San Marco meydanındaki İstanbul atları kadar aşina. 

İşgal altındaki Venedik’in çilesi biziz; turistleri. Turizmin getirdiği pahalılık ve yapaylık yüzünden nüfusu sürekli azalıp sakinlerinin sayısı 2009 yılında 60.000’in altına düşünce, Venedikliler şehirleri için bir cenaze töreni düzenlemiş. Bugün sayı 50.000’in de altında ve tarihte ilk defa turistik yatak sayısı Venediklilerin sayısını aşmış durumda. Bienal yardımcı olmuyordur bu duruma herhalde ama en azından kültürel zenginliği de getiriyor beraberinde. Daha beteri günlük hayata hiçbir getirisi olmayan zengin düğünleri. Ben demiyorum, Venedikliler diyor. Bazı politikacılar çok para gelecek diye ellerini ovuştururken, sıradan Venedikliye hayatı zorlaştırmaktan başka etkisi olmayacağını iddia eden de çok. Pahalılık, kalabalık; şehirleri şehirlikten çıkarmakta turizmin üstüne yok. Gene de hâlâ sürprizli burası. Şehri baştan başa gezmek ve en tepetaklak yerlerini görmek için, bir vaporetto bileti ile bol bol yürümeye hazır olmak yetiyor.

Max Ernst 1954 Venedik Sanat Bienali sırasında vaporetto’da [Max Ernst sul vaporetto], fotoğraf: Ugo Mulas, 1954

Bu bienalde konu, tabiatın aklı ile teknolojinin aklını bir arada işletebilme becerisi. Aslında doğrusu Intelligens. Natural. Artificial. Collective. [Zekâ. Doğal. Yapay. Kolektif.] Ana sergide sergilenenler dünyanın hâli gibi, alt alta üst üste. Malzeme ve strüktür denemeleri, projeler, maketler, ekranlar, grafikler, ışıklar ve gölgeler birbirine geçmiş durumda. Bu karışıklıkta SO? ile MEF Üniversitesi Mimarlık, Boğaziçi Üniversitesi İnşaat ve Sosyoloji bölümlerinin birlikte geliştirdiği Sudaki Umut projesi de var, kolektif demişken.

Venedik Bienali 19. Uluslararası Mimarlık Sergisi: İlk fotoğraf ana sergiden, diğeri Türkiye pavyonundan: “İn”,
küratörler Ceren Erdem ve Bilge Kalfa, fotoğraf: Cem Kocacıklıoğlu, 2025

Sale d’Armi’deki Türkiye pavyonu sergisi Yerebasan’ın bulunduğu odaya gelince, tam ortada yükselen kapalı bir strüktür karşılıyor gelenleri. İsmi “İn”. Yarıklardan içeri sızılan inin içinde toprak, koku, doku, titreşim ve karanlık var. Dışında envai çeşit toprak-lı denemeler. Toprağın potansiyelini arayan, yapı elemanına dönüştüren, iyileşmesine, tedavi edilmesine çalışan denemeler; eleştiren, arayan, merak eden, heyecan veren, umut veren denemeler. Önemli bir özellik, çok kapsayıcı olması. Mimarlık derken sanat, mühendislik, jeoloji, biyoloji, ekoloji, arkeoloji hep işin içinde.

Venedik Mimarlık Bienali Türkiye pavyonundan, Anti-Ruin, OZRUH,
fotoğraf: Şebnem Yücel, 2025

İnsanlık, hastalıklarına, arızalarına mimarlıkla da şifa bulmayı deniyor. Bienaller, sergiler bunu aradığında gezmeye değer. Türkiye pavyonu geçen seferki gibi bu sene de bu iyi niyetin içinde yer almış. Ceren Erdem ve Bilge Kalfa’nın küratörlüğünde Yerebasan, konuyu dağıtmasıyla, yaymasıyla, hem teori hem uygulamayla ilişkilendirmesiyle, çoğaltmalarıyla, yansımalarıyla çok güçlü. Bende özellikle “toprağın hafızası” kavramı takıldı kaldı. Biz insanlar hep unuturuz, toprak unutmaz.

Bienal açılırken bir yandan da mevsim bahar; paskalya kutlanmış, hıdrellez dilekleri yazılmış nehre atılmış, toprak olan her yerde yeşiller, çiçekler tomurcuklar sarmış dört yanı. Kanalda annelerinin zapt etmeye çalıştığı ördek yavruları oraya buraya serseri mayın gibi yüzüyor. Kışın hiç izi yokken taptaze yapraklar, rengârenk çiçekler, unuttuğumuz kokular sardı etrafı. Tabiat hatırlatıyor bize, toprağın hafızası ortaya çıkıyor. Yoksa biz unutmuştuk baharı.

Baharda Oxford kanalı kuşları

Neyse ki yürümek var. Üç ay öncesinin kuru dallarının önce minik minik yapraklandığını, sonra coşup çiçeğe boğulduğunu, yavaş yavaş çiçekten meyveye döndüğünü nasıl görür insan dışarılarda yürümese? Burcu Serdar Köknar’ın Yerebasan kitapçığında yer alan “Biriktiren, Kaydeden ve Aktaran – Ortakyer” başlıklı o çok güzel yazısında2 vurguladığı “toprağın bağlayıcılığı ve bütünü içeriş hâli”nin yarattığı süreklilik, yürüdükçe daha iyi kavranıyor sanki.

Fransız filozof Frédéric Gros yürümenin kitabını yazmış.3 Diyor ki Nietzsche, Thoreau ve Rousseau haklı olabilir, yürümek illaki de yalnız yapılan bir iş, başkasının yürüyüş ritmine uymak zor. Ayrıca odaklanmak lazım. Hoş, bu benim çok şüpheyle yaklaştığım bir kitap oldu. Kitapta seksene yakın yazar, düşünür, bilim insanınına referans verilmiş. Sadece dört kadının adı geçiyor, üçü önemli birilerinin âşık olduğu kadınlar olarak ve neden âşık olunduklarını bile öğrenemiyoruz. Hangi yüzyılda yazılmış diye merak edip tarihine baktım bir müddet sonra. Böyle kitaplar bende kutsal kitap hissi yaratıyor; önemli gibi ama benim için yazılmadığı kesin, neden okuyorum ki ben bunu şimdi hissi. Neyse, oflaya poflaya yarım akıl okuduğum kitaptan öğrendiğime göre bazı erkekler yalnız yürüyüp, yürürken hayatın anlamı gibi büyük büyük şeyleri çözmekte veya öyle zannediyorlar. 

Kadın yürüyüşü bundan farklı olmalı. Bir kere tek düşünceye odaklanmak zor. Ne yemek pişirsem, çarşafları yıkasam mı, toplantıya hazır mıyım, kredi kartı borcumu nasıl öderim, o iş buldu mu, diğeri sevgilisinden mi ayrıldı, biriken çöp dağları ne olacak, bütün mesajlara cevap verdim mi, aranacakları aradım mı, neden savaşlar var, evde maydanoz var mıydı, teslimlere ne kadar kaldı, cep telefonu faturası neden bu kadar yüksek geldi, dünyanın sonu mu geliyor, saçımı kestirsem mi, çocuğu kaçta alacaktım, kaç kişi tutuklandı, ortancalar neden hâlâ açmadı, işe geç mi kaldım, çok mu yaşlandım, geçen günkü filmdeki oyuncunun ismi neydi, sevdiğim herkes mutlu mu gibisinden irili ufaklı günlük hayat soruları peşini bırakmaz kadınların. Bir de nerede yürürsen yürü, önünü arkanı kollaman gerek. Hayatın anlamını bulmak zor bu meşgul zihinle. Biz gündelik şeyleri çözmeyi severiz, anlamı bulunamasa da hayat yaşanabilir olsun diye.

Şehirde, kaldırımda, vitrinlerin ve içerde ışık yanan evlerin olduğu aşina sokaklarda yürümeyi seven Londralı illüstratör Lizzy Stewart odaklanmanın tam tersi, yürümeyi dağıtan, kendi kafasının içinden çıkıp dünyaya katılmasını sağlayan, kendini hayata karşı güçlü hissettiren, güven veren bir eylem olarak görüyor. Ve bütün gündelik hayat ıvır zıvırlarının, yapılacaklar listelerinin de nedense ancak yürürken aklına geldiğini anlatıyor. Zihnini kemiren dünya sorunları yüzünden tamamen kafayı yemeden yaşamaya çalışmaktan, iyice delirip bir şeyleri değiştirmek için uğraşmaya geçişin yolunu da yürüyüşte buluyor.4

Lizzy Stewart, Hometown ve Wrap’in

8. sayısı için illüstrasyon

Biraz da Jane Austin ile Virginia Woolf’a kulak vermeli, ne de olsa ikisinin de kahramanları yürüyüp durur. Pride and Prejudice’da [Gurur ve Önyargı] başkahraman Elizabeth, Mr Darcy’ye, kızkardeşleriyle evden köye yaptıkları yürüyüşlerin nasıl yeni tanışıklıklar edinmek için mazeret olduğundan bahseder.5 Yürüyüş yapmak sosyalleşmektir o dünyada. Woolf’un kendisi ise gece gündüz, yaz kış, kırda şehirde sıkı yürüyüşçü olarak bilinir.6 Çayırlarda kilometrelerce yürümek düşüncelerini yayacak geniş alanlar sunar ona. Günlüğündeki notlarda “büyüleyici” olarak tanımladığı Londra’nın sokaklarını ise sihirli halıya benzetir. Bir haziran sabahı evinden çıkıp çiçek almaya giden kahramanı Mrs Dalloway7 gibi şehrin her köşesinde bambaşka hikâyeler bekler Virginia Woolf’u. Ölümüne de yürüyerek gitse bile, yürümek esasında bir yaşama biçimidir onun için. Soğuk havalardaki gece yürüyüşlerine bayılır. Yürürken düşünür, kitaplarının strüktürünü kurar, detaylarını çözer. 

Şehirde de olsa tabiatta da olsa, içe dönük veya dışa dönük, odaklayan veya dağıtan, keşfetmenin heyecanını veya tanıdıklığın güvenini veren, kafa boşaltmak veya doldurmak için, öyle ya da böyle yürümenin zihin açıcı ve ilham verici bir tarafı var muhakkak. Öncelikli olan sağlığın elvermesi olsa da, bu işteki çok kritik iki nokta da rahat ayakkabı ve yolda temiz tuvalet bulabilmek.

Wim Wenders’in Perfect Days [Mükemmel Günler] filmi yalnızlığa övgü, ama aynı zamanda şehirde tanımadığımız insanlarla birlikte yaşamaya da. Hayatını basit tutmaya kararlı kahraman Hirayama’nın tercihleriyle filmin zihnime kazınan çok anı var ama göründüğü her sahnede rol çalan Tokyo umumi tuvaletlerini anmadan olmaz. Temiz, ulaşılabilir, güvenli ve sağlam tutulabilen umumi tuvaletler medeniyetin, dolayısıyla mimarlığın en üst seviyelerinden biridir herhalde.

Wim Wenders’in Perfect Days’inde (2023) Hirayama rolündeki Kōji Yakusho’nun temizlediği on iki umumi tuvaletten dokuzu, filmden kareler

2018’de başlayan Tokyo tuvalet projesi için bugüne kadar 16 tasarımcı şehrin 17 noktasında tuvalet tasarlamışlar. Parlak kırmızı renkteki tuvaletin tasarımcısı Nao Tamura bu rengi acil durum işareti olarak seçmiş. Aciliyet umumi tuvaletlerin en önemli konularından biri olsa gerek; “İhtiyacım yok ama hadi gireyim şuraya” diyen pek olmaz. Bunun yanında Tamura da diğer tuvalet tasarımcılarının çoğu gibi güvenliğin en önemli konulardan biri olduğunu söylüyor. Maksimum mahremiyeti olan bir işi toplumun ortasında yapmanın kırılganlığını çözmeye uğraşıyorlar. Filmde Hirayama bütün gün bu tuvaletlerin sürdürülebilir olması için çalışırken fırsat buldukça kafasını havaya kaldırıp güneşin ağaç yaprakları arasından süzülüşüne bakar.

Tasarımcı Nao Tamura ve kırmızı tuvaleti

Filmin Japoncadaki ismi Komorebi, ağaç yaprakları arasından güneş ışığının sızması ve bunun yarattığı ortam anlamına geliyormuş. Böyle basit ama yoğun durumların tek kelimeyle tarif edilmesi beni büyüler. İngilizcedeki petrichor gibi; yağmur sonrasının toprak kokusu.

Oxford’da bir haziran akşamında
komorebi anı

Petrichor ve yürümek, birlikte çamurlu ayaklar anlamına geliyor herhalde. Yerebasan kitapçığında küratörlerden Bilge çok kişisel, içten yazısında “her gün çamurlu gelmenin normal olduğu” çocukluk evini anıyor.8 Dışarlarda oynayıp gelen çocuğun mis gibi toz toprak kokması ne güzeldir. O toprakla, çamurla birlikte petrichor da evin içine gelmiş gibi olmalı, beraberinde tertemiz bir huzurla. Hava, su ve toprağın muhteşem birlikteliği evimizde. İşin içine ağaç ve güneş de girince bir yandan gökkuşağı, diğer yandan buyrun size komorebi.

Neden bu kelime her dilde yok bilmiyorum. Almanların mayıs ışığı [Maienschein] belki yaklaşabilir bu kavrama. Toprak olan her yerde ağaç, ağaç olan her yerde komorebi olmalı. Güneşin yakıcılığına siper olmuş narin yaprakların farklı geçirgenlikteki katman katman gölgeleri ve aralarından sıyrılıp sızan keskin güneş ışığı; en basitinden, en sıradanından bir tabiat fenomeni. Her şeyi önümüze seren ışık ve onun nezaketle karşı koyulan yakıcı gücü. Bir anda fark ediverdiğimiz o güç.

L’Empire des lumières [Işık İmparatorluğu], modern sanat tarihinin önemli bir resmi. Bir de değil aslında, bir sürü resmi. Rene Magritte 1950’lerde bu ismi taşıyan onlarca resim yapmış. 1954’te konusu sürrealizm olan Venedik Sanat Bienali’nde ilk defa sergilenen resim o kadar çok koleksiyoncu tarafından istenmiş ki, ressamın bu talebe dayanamayarak yaptığı türevler dünyanın dört bir yanına dağılmış. Sergide olan da fazla uzaklaşamamış, bienalden birkaç kanal ötedeki büyük koleksiyoncu Peggy Guggenheim’ın evinde duvara asılıvermiş. Fikir aynı olsa da, orada burada sergilenen ışık imparatorlukları arasında boyut, kompozisyon ve detay farklılıkları var.

Venedik Peggy Guggenheim müzesinde L'Empire des lumières [Işık İmparatorluğu], Rene Magritte, 1954

Brüksel’deki Magritte Müzesi’nde sergilenen Işık İmparatorluğu, evin pencerelerinden gözüken, sokaktaki gece lambasından yayılan, –Venedik’tekine ek olarak– yerdeki su birikintisinden yansıyan gece ışıkları ile hepsine inat beyaz bulutlu mavi gökyüzündeki gündüz ışığının bir arada yarattığı tekinsizliği gösteriyor diğerleri gibi. Resmi çoğaltıp durmak bu tekinsizliği iyice artırmış. Gerçek Işık İmparatorluğu hangisi acaba? Tam Magrittelik bir durum.

Brüksel Rene Magritte Müzesi’nde
L'Empire des lumières [Işık İmparatorluğu], Rene Magritte, 1954

Müzede, bu kılık kıyafetiyle iş adamı gibi görünen sürrealist ressamın, hayatının ve sanatının ayrılmaz parçası karısı Georgette’la birlikte aile dostlarının da katıldığı, evlerinde çekilmiş filmler gösteriliyor. Kravatlı ceketli beyler ile tayyörlü hanımlar, durmuş oturmuş hâllerinden beklenmeyen oyunlar oynayıp duruyor filmlerde. Magritte, hâlâ anlamadıysak diye, şaşırtmaya devam ediyor. Gerçek ile imgenin farklı olduğuna şaşırmaya şaşırmalıyız belki de. Hayatta en bildik şeyler, en sıradan durumlar, en basit ilişkiler, gün geliyor bir de bakıyoruz “Aslında o öyle değilmiş meğerse” çıkıyor.

Bu kargaşada insanlık olarak kendi algımıza, kendi hafızamıza hiç güven olmayacağından, güneş, hava, su ve toprak neler saklıyor hafızalarında, onları bulmaya çalışıyoruz ki yola devam edebilelim. Olmadı, ne yiyelim, ne giyelim, ne yazalım diye yapay zekâya güveniriz. Biz gene aralarda bir yerde kaldık, zannettiğimiz kadar güçlü değil miyiz yoksa? Ya da en büyük gücümüz mü bu tereddüt?

Brüksel’de beyaz bulutlu mavi gökyüzü ve duvar resmi
[fotoğraflar aksi belirtilmedikçe İpek Yürekli]

1. İpek Yürekli, “Tepetaklak”, Gülsün Karamustafa – Oyuk ve Kırık Dökük: Bir Dünya Hâli, 60. Venedik Sanat Bienali Türkiye Pavyonu yayını (İstanbul: İKSV, 2024).

2. Burcu Serdar Köknar, “Biriktiren, Kaydeden ve Aktaran – Ortakyer”, Yerebasan, Venedik Bienali 19. Mimarlık Sergisi Türkiye Pavyonu yayını (İstanbul: İKSV ve YEM Yayın, 2025).

3. Frédéric Gros, A Philosophy of Walking [Marcher, une phlosophie], 2023/2014.

4. Lizzy Stewart, Walking Distance (Avery Hill Publishing, 2024).

5. Jane Austen, Pride and Prejudice (Oxford University Press, 2008/1813).

6. Alexandra Harris, Virginia Woolf (Thames & Hudson, 2023/2011).

7. Virginia Woolf, Mrs Dalloway (Penguin, 2018/1925).

8. Bilge Kalfa, “İn”, Yerebasan, Venedik Bienali 19. Mimarlık Sergisi Türkiye Pavyonu yayını (İstanbul: İKSV ve YEM Yayın, 2025).

İpek Yürekli, ışık, kadın, mimarlık, toprak, tuvalet, Venedik Bienali, Venedik Mimarlık Bienali, Yerebasan, yürümek