Lizbon’daki Siza yapıları, hikâye anlatıcılığı, azulejo’lar ve Portekizli
üç güçlü kadın üzerine.
Belçika’yla tek tanışıklığım, Sıraselviler üzerindeki, her gün önünden geçtiğim konsolosluk binası. Caddede bu binayı sokaktan ayıran parmaklıklar ve üzerindeki jiletli teller kadar beni sinir eden bir şey yok. Üstelik caddenin çöpüne, pisliğine, yeni moda buram buram yayılan dayanılmaz Osmanlı kokularına, korna gürültüsüne, kaldırıma park eden Vito’larına rağmen bu birincilik. Dolayısıyla bu kadar sinir olurken neden Belçika’ya gideyim yani? Hayatta da gitmem, demişimdir hep.
Pek istikrarlı biri olmadığım için gittim tabii. Dört günde dört şehrini üstünkörü görüp, gene gelelim tadıyla ayrıldık Belçika’dan. Oradan oraya dolaşınca aklımda en çok birbirinden güzel tren istasyonları kaldı galiba. Tren istasyonlarının, bir anlamda gündelik hayatın bu kadar önemsenmesi şaşırtıyor insanı. Anonslarını anlamadığımız, yanlış peronlarda bekleştiğimiz, trene yetişmek için onlarca peron arasında koşturup durduğumuz ve makinistin yalvarmalarımıza dayanamayıp kapıyı açtığında etraftan büyük alkış aldığı güzelim istasyonlar. İçerde dışarda özenli duvar resimleri, çeşidi bol, genç, canlı, neşeli bir kalabalık.
Anvers kadar olmasa da Brüksel sokakları kozmopolit, enerjisi olan yerler. Her taraftan gelen var. Bizim grup da öyle oldu biraz, dört koldan gelip buluştuk, sonra da tekrar çil yavrusu gibi dağıldık. Bu şehri boşuna Avrupa başkenti yapmamışlar. Gerçekten merkezi bir yer galiba. Ay adeta Batı’nın İstanbul’u. Ülkenin üç resmi dili var. Flemenkçe, Fransızca, hatta bir de Almanca. Belçikalıları Frankofon ağırlıklı zannederdim, daha çok Flaman çıktılar. Her şehrin türlü türlü ismi var. Bir kargaşadır gidiyor. Yakın zamanda iki kere iki sene hükümetsiz kalıp pek de sorun yaşamamış olmayı bu alışılmış kargaşaya bağlıyorlar. Tabii esas hikâye yerel yönetimlerin kuvveti.
Brüksel’in düzenli şehir dokusu üzerinde René Magritte’in uçan adamlarına bakındım, göremedim. Onun yerine ara sokakta uçan bir bina gördüm ama. Tondo, iki binayı bağlayan bir köprü. Bildiğin uçuyor işte, yarın başka binaların arasında çıkabilir karşıma. Şaşırmamalı, buralıların sürrealizmle ilişkisi epey eski.
Aslında uçan insanlardan Chagall’ın âşıklarını, Magritte’in resimlerinde ise şapkalı paltolu adamlardan çok, yüzü örtülü öpüşen sevgilileri tercih ederim. Bu sürrealistler kadar dokunaklı resim yapan yoktur bence. Akımın “akım” adıyla ortaya çıkışının iki dünya savaşı arasına denk gelmesine şaşmamak lazım. André Breton’un 1924 yılında Sürrealizmin Manifestosu’nu yayımlaması başlangıç kabul ediliyor.
Halbuki daha oralara gelmeden iki Flaman ressam, 16. yüzyılda önce Hieronymus Bosch, daha sonra ise –baba– Pieter Bruegel, sürreal –muhtemelen o zamanki tanımıyla– “Aaa pek de tuhaf” resimleriyle gündemdeler. Bosch dini konuları işler ama onları kafasına göre yorumlar. Kafası da güzeldir hani. Baba Bruegel ise dini konularla pek de uğraşmaz, her zaman çok revaçta olan “Parayı veren düdüğü çalar” portreleri de yapmaz, sıradan insanların gündelik hayatını resmeder. Bir köy halkının hep beraber meydanda çocuk oyunları oynaması veya donmuş nehirde paten kaymaları onun konularıdır. Düğün resimlerinde bile gelinle damada değil dans eden köylülere odaklanır. Bu yüzden “köylü Bruegel” derler ona. Brüksel’de müzede hem Bosch’un “Aziz Antonius’un Baştan Çıkarılışı” tablosunun replikasını hem de Bruegel’in “Asi Meleklerin Yenilgisi” tablosunu görmek mümkün oldu. Bunlara biraz yakından baktıktan sonra, ressamlar yüzyıllarca neden hâlâ dini resim diye alık alık havaya bakan aziz resimleri yapmaya devam etmişler, anlamak mümkün değil. Sürrealist Max Ernst, 1942’de her iki ressamı favorileri arasında sayar.
Sürrealizm, İkinci Dünya Savaşı sırasında Naziler tarafından dejenere sanat [Entartete Kunst] olarak adlandırılıyor. Dejenere sanatçılar da Nazi avının hedeflerinden elbette. Yeni seyrettiğim dizi Transatlantic, Marc Chagall, Max Ernst, André Breton gibi sürrealistlerin Marsilya üzerinden Nazi işgali altındaki Avrupa’dan kaçışlarını anlatıyor. Dizinin sulandırılmış tarafları olsa da kaçanlara yardım eden Varian Fry, Mary Jayne Gold, Lisa Fittko gibi gerçek hayatta da kahraman olmuş kahramanları var. Varian Fry kitabında ölüm tehlikesi ve tehditlere rağmen, bir ay sonra dönerim dediği evinden ve ailesinden uzak, savaşın ortasında bir yıldan fazla kalışını “Kaldım, çünkü mültecilerin bana ihtiyacı vardı” diye çok sade bir biçimde açıklıyor.1 Bu insanları kendileri, aileleri, dahil oldukları topluluklar dışındakiler için bunca fedakârlık yapmaya zorlayan nedir? Vicdan denen sinir bozucu, huzur kaçırıcı muamma herhalde.
Alice Seeley Harris bu muammaya sahip huzursuz insanlardan biri. 19. yüzyıl sonunda İngiltere’de doğmuş Hıristiyan bir misyoner.2 Kendi çocuklarını bırakıp Afrika’ya, Kongolu yetim çocukları eğitmeye koşuyor. İsmini duymamış olsak da biz onun 1902–1908’de Kongo’da çektiği fotoğrafları gayet iyi biliyoruz. Kızının kesilmiş minik eli ve ayağına bakan baba Nsala’nın resmini bir görenin bir daha unutması mümkün değil. Fotoğraf bir sürreal tablo kadar dokunaklı ve gerçek. Belçika Kralı II. Leopold’un Kongo’da sebep olduğu vahşet, Seeley Harris sayesinde görünür olmuş. Avrupa açgözlülükle dünya kaynaklarını sömürürken II. Leopold da Kongo’yu kendi şahsi malı ilan ediyor ve fildişidir, kauçuktur, kakaodur, ne varsa Anvers limanına getiriyor. Kauçuk hırsı, toplamada tehditle, işkenceyle köle olarak kullanılan milyonların ölümüne, sakatlığına, açlığına, köylerin darma duman olmasına mal oluyor. Misyoner Alice anne bunları Kodak makinesiyle belgeliyor. Mark Twain 1905’te yazdığı “Kral Leopold’un Monoloğu” isimli hiciv yazısında şöyle der: “Kodak, başımıza gelen tek felaket oldu. Rüşvet veremediğimiz tek tanık oydu.”
Alice Seeley Harris’e 1933’te kocası lord ilan edildiğinde, lady unvanı vermişler. Kadın da herhalde “Ne leydisi ya, ben nelerle uğraşıyorum siz nelerle” demiş ki, “Bana lady demeyin. [Don’t call me lady]” sözüyle ünlenmiş. Tam da etrafta unvan meraklısı ne çok diye düşünmeye başladığım bir sırada buna rastlamak güzel oldu.
Alice Seeley Harris köleliğe karşı da çalışan bir misyoner. Ondan önce Afrika’ya giden İskoç David Livingston gibi. Bu arada Livingston gelmiş geçmiş en önemli Hıristiyan misyonerlerden biri kabul ediliyor. Hıristiyanlığa kazandırdığı insan sayısı: bir. O da sonradan vazgeçmiş zaten. Ama Livingston’ın çok sevdiği Afrika’da yaşarken kaydettikleri, coğrafya bilimi adına çok önem taşıyormuş.
Şimdi yani Belçikalılar yapmış da İngilizler, diğer sömürgeci ülkeler, öyle böyle gücü eline geçiren diğerleri yapmamış mı vahşet. Biliyoruz ki bütün milletlerin milliyetçisi, ırkçısı, sömürgecisi birbirinden iğrençtir. Avrupalıların sicili bu açıdan epey kabarık. Farkı yaratan, toplum içinde bu duruma karşı koyabilenlerin ortaya çıkıp çıkmaması. Beyaz adam kara kıtaya medeniyet götürüyor hikâyesini, çizgi kahraman Belçikalı gazeteci Tenten’in 1930’da çıkan Kongo’daki macerasında da görürüz. Gerçi tartışmasız berbat olan ilk bir-iki maceradan sonra Tenten de zamanla kendine gelir, daha makul bir insan olur. Hele Kaptan Hadok devreye girince maceraları epey güzelleşir.
Belçika’ya gitmişken oralara yerleşmiş eski öğrencilerimizle de buluştuk. Biri Gent’te iş hayatındaki ayrımcılıktan mustarip. Diğeri Brüksel’in etnik çeşitliliğine bayılıyor. Çoğu yerde olduğu gibi burada da her ikisi birlikte galiba. “Pazar sabahı bayram likörü almayayım” dedi bizim Brükselli, “zaten kanımda yüzde kırk oranında alkol var.” Şehirde partilerden gece kulüplerine akan çılgın hafta sonlarından biri yaşanmış. Ama bir yandan da çok çalışkan, aynı anda dünya kadar iş yapıyor. “Work hard play hard” durumu var buralarda. Nereye gitsek, lokantalarda çoğu zaman bir, bilemedin iki garson bütün masalara yetişiyor. İşverenler yüzünden diyorlar. Herkes masraftan kısıyor. Bu kış ağır geçmiş. Ekonomik kriz endişelendiriyor.
Ticaret erbabı Belçikalıların başkentinin büyük pazar meydanındaki lonca binaları, cephelerindeki altın varak kaplamalarıyla bir zaman ne kadar zengin olduklarını adeta bağırıyor. Karl Marx 1840’larda Fransa’dan kaçtıktan sonra üç yıl yaşadığı bu şehirde bu meydandaki “le Cynge” adlı kafede başlamış manifestosunu yazmaya. Altın varaklar ilham olmuştur eminim. Ülke için, “Belçika, zengin için bir cennet, fakir için bir cehennem” diyor. Anversli roman kahramanları yetim çocuk Nello ile köpek Patrasche ikilisinin acıklı hikâyesi de bu durumu aktarıyor. Açlık ve soğuktan öldükleri Anvers Katedrali’nin önünde anılarına dikilmiş olan heykel o kadar tatlı ki, hikâyeden habersiz ister istemez gülümseyerek bakıyor insan.
Çikolatacıların vitrinine yapışıp dehşet fiyatlara satılan, tuhaf şekillerdeki, nerdeyse sürreal tasarım çikolataları uzun uzun seyrediyorum. Dünyada gıdaya erişimde bunca eşitsizlik varken, gıdanın kusursuzlaştırılıp lüks tüketim malzemesi hâline getirilmesi etik olamaz herhalde. Gıda etiği konuları neleri kapsar? Hayranlıkla bakarken aklıma bunlar takılıyor. Zaten Belçika çikolatalarının uzaklarda bir kaynağı var, nahoş bir geçmişi hatırlatan.
Bir yandan da toplumun etnik çeşitliliği bu geçmiş sayesinde zenginleşmiş. Bitpazarındaki satıcıların çoğu Afrika kökenli. Senegal asıllı satıcı 100 avro istediği maskın fiyatını hop diye 10’a indiriveriyor Türk olduğumu öğrenince. Kocaman gülümseyip “bayram hediyesi” diyor da alamıyorum, daha iyi fiyata satsın başkasına, neme lazım. Bitpazarı her zaman olduğu gibi çok heyecan verici ama hüzünlü, dokunaklı ve düpedüz sarsıcı. Afrika tezgâhları rengârenk.
Anvers’teki MAS, herhangi bir müzenin, hatta kamusal yerin yapması gerektiği gibi, toplum-topluluk-birey ilişkisini kuvvetlendirmek için uğraşıyor. İçindeki en müthiş sergi biletsiz izlenebilen, katlar boyu duvarlara yayılan, QR kodla içine girilip, iyice büyüyüp küçülebilen, yakınlaşıp uzaklaşan Alles Van Waarde [Değerli Olan Her Şey] sergisi. Sergide yüzlerce Anverslinin resmi var. Resimlerde kendilerine ait, geleceğe taşımaya değer gördükleri bir şeyle, bu vesileyle ait oldukları toplulukla ve bireysel hikâyeleriyle, isimleriyle yer alıyorlar. Hem –baba Bruegel’in yaptığı gibi– sıradan insanların gündelik hayatları onurlandırılıyor, hem de Anvers ahalisinin muazzam çeşitliliği çıkıyor ortaya. Geçmişin sevimsizliğine inat, gelecek için toplumu güçlendirmenin örneği bu sergi. Benzer bir topluluk-toplum ruhu çalışması, Gent’in bir buluşma yeri olarak tasarlanan ve kullanılan de Krook kütüphanesinin önündeki sevimli heykel. İlki dev limanın başlangıcında, ikincisi ise nehir kenarında eski kömür indirme alanında yer alan iki bina da çok iyi işliyor. Akıllı kullanılmış az çeşitli malzeme ve bol hareket; uçan-kayan katlar, hafiflik, rahatlık.
Gittiğimiz şehirlerde kamusal alanlara yapılan ufak tefek mimari eklemelere rastlıyoruz. Gent’teki pazar saçağı gibi veya Brugge’deki otobüs durakları ve müze girişi gibi geleneksel mimariye selam veren mütevazı örnekler bunlar. Küçük veya büyük kamusal alanlarda yapılan her projenin yerle, toplumla ilişkisi öne çıkıyor.
Bize de mimarlık adına böyle projeler lazım. Çoktandır mimarlığın ana konusu, yepyeni mega projelerden çok, şehirleri –günlük hayatta mekânsal kalitesi yüksek, insana odaklanan, farklılıkları bir araya getiren, kullanıcı çeşitliliği bol, hatırlayan, ilişki kuran– medeni yerlere dönüştürmek oldu. İşimiz çok. İstanbul sokaklarının tek derdi konsolosluk parmaklıkları değil elbet.
{tüm fotoğraflar aksi belirtilmedikçe: İpek Yürekli}1. Varian Fry, Surrender on Demand, (SylviaFry ile), Plunkett Lake Press, 2017 /1945.
2. Judy Pollard Smith, Don’t Call Me Lady: TheJourney of Lady Alice Seeley Harris, AbbottPress, 2014.